1 Ağustos 2021 – Tasada ve kıvançta zıtlaşma üzerine – Berrin Sönmez

0

Gelen son haberlere göre 70 orman yangınından 11’i halen devam ediyordu yazıya oturduğumda. Beş kişi ölmüştü ve çok sayıda yaralı vardı. Ölenlere rahmet yaralılara şifa dileyerek, devam eden yangınların en kısa sürede kontrol altına alınıp, söndürülmesini umarak, pek çoğumuzu derin düşüncelere boğan bir soruna dikkat çekmek istiyorum. Öncelikle yangından doğrudan etkilenen yerlerin afet bölgesi ilan edilmesini çok yerinde bir karar olarak gördüğümü belirteyim. Gazete Duvar’da yer alan habere göre Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi ilan edilen iller şöyle:

Antalya: Malatya, Akseki, Alanya, Gündoğmuş ve Gazi Paşa ilçelerinde yangından etkilenen tüm mahalleler

Mersin: Aydın ve Silifke ilçelerinde yangından etkilenen tüm mahalleler

Osmaniye: Merkez ve Kadirli ilçelerinde yangından etkilenen tüm mahalleler

Muğla: Marmaris, Bodrum, Milas, Köyceğiz ve Seydikemer ilçelerinde yangından etkilenen mahalleler

Adana: Aladağ, İmamoğlu, Karaisalı ve Kozanlı ilçelerinde yangından etkilenen tüm mahalleler.

Gerçi afet bölgesi ilanında seçilen yerlerin isabetli olup olmadığı; kararın neleri içerdiğinin henüz muğlak oluşu; uygulanışı esnasında yaşanabilecek olumlu, olumsuz etkenler ayrıca tartışılmalı kuşkusuz. İlk anda öncelikli olarak verilen kararın, afeti yaşayanlar üzerindeki ferahlatıcı etkisini dikkate almak gerekir. Afetlere, olağanüstü hallere karşı tedbirli olmak, üstelik kriz anında acil müdahaleyi organize edecek iyi tasarlanmış çalışma ekiplerine sahip olmak şüphesiz iktidarın görevi ama bizde zor işler bunlar. Çoğulcu ve kapsayıcı karar alma süreçleri işletilmediğinden söz konusu kararın da eksik, yanlış yönleri olabilir zamanla düzeltilme ihtiyacı duyulabilir. Tasada toplum olarak duygusal ortaklaşmayı getirmez belki ama afetin maddi bedelini kamu kaynaklarıyla karşılamak söz konusu olduğu için kaçınılmaz, somut bir ortaklık oluşturacaktır. Aynı gemideyiz denilen yer işin bu kısmı ama duygudaşlık değil tersine zıtlaşma için kullanılıyor, çoğunlukla.

Çok sayıda yerde ve bazıları aynı anda ama birbirinden uzak alanlarda başlayan yangınların kundaklama ihtimalini düşündürmesinde hemen herkes aynı görüşte. Mesele şu ki iktidar yanlıları, #ZilletinOçocuklarıYaktı başlığıyla yürütülen kampanyada yangınların, terör eylemi olduğunu düşünerek faturayı hem HDP’ye hem de Millet İttifakına kesmeyi ve bunu da Devlet Bahçeli’nin isimlendirdiği şekilde gerçekleştirmeyi seçiyor. Diğer kesimin, arazi rantı için kundaklandığı yönündeki iddialarla birlikte önlem almamak ve kriz anını iyi yönetememekle suçladığı iktidarı savunmaya geçiyorlar. Orman yangınlarını söndürmek için kullanılan amfibi uçak sayısı karşılaştırmaları da birilerini suçlama yarışına girmek, ezbere ‘olağan şüpheli’ linçine girişmek de aslında aynı acının sonucu. Aynı acının etrafında kavgaya tutuşmak, insani dramları partizanca yorumlamanın getirdiği sonuç. Partizanlık ve tarafgirlik ülkemizde iktidarların beslediği ortamlar yazık ki. Darbe dönemlerinde darbecilerin şimdi AKP ve küçük ortağının kışkırttığı, kutuplaşmadan siyasal fayda umduğu kör dövüşü, tasada zıtlaşmayı marifet bilen toplum yaratıyor.

Partizanlığın perdeleyemediği gerçeklerse gün gibi ortada. Örneğin 28 Temmuz tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan ve torba yasayla getirilen orman ve kıyıların, talana, yağmaya açılması, iktidarı savunmayı zorlaştırmalı. En azından toplumsal sorunlara partizanca olmayan, sağduyulu bakışı mümkün kılmalı. Murat Yetkin’in şu satırları iktidar eleştirisi için geniş kesimlere ışık tutmalı: “Tesadüf bu ya, 7334 sayılı ‘Turizmi Teşvik Kanunu ile bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’, tam da orman yangınlarının başladığı 28 Temmuz 2021’de Resmî Gazete’de yayınlandı. Kanunun 1’inci maddesi ‘d’ fıkrasına göre, ‘Kültür ve Turizm gelişme Bölgeleri dışında kalsa bile’ orman arazileri ‘kamu yararı’ kapsamına alınarak turizm yatırımcılarına açılabilecek. ‘Yeri, mevkii ve sınırları Cumhurbaşkanı kararıyla tespit ve ilan’ edilecek bu alanlardaki bütün devlet taşınmazları da turizm kapsamına alınabilecek.”

Ucube yönetim sistemi için 16 Mart referandumundan önce “seçilecek kişiye ülkenin tapusunu beş yıllığına devretmek” anlamı taşıdığını yazmıştım yıllar önce ve yazık ki yıllardır her düzenlemeyle arttırılan yetkiler sonucunda, o tapunun üzerinde tepinildiği gerçeğiyle yaşıyoruz. Sadece ülkenin talana ve yağmaya açılması değil üstelik sorunumuz. Kurumların çökertilmesi ve kuralsızlığın hüküm sürmesi de ekleniyor buna. Ucube yönetim sistemini kurarken yandaşı ikna için kullandıkları “vesayeti kaldırmak” iddiasının gerçekte “vesayete çökmek” anlamına geldiğini utanarak yazıp, söylemiştim. Böyle mafyatik, argo bir tabirden daha iyi bir söyleyiş bulamadığım için utanmam da hayli yersizmiş meğer her şey gerçekten ‘çökmek’ üzerineymiş. Maalesef insanların duyuş ve düşünüşleri de dahil iktidarın üzerine karabasan gibi çöktüğü kaynaklara. İnsan sermayesi de partizanlıkla ele geçirilip yönlendirilebilen kaynaklar olarak görülüp, sonu hiç düşünülmeden kullanılıyor.

Örneğin Konya Meram’da neler oluyor diye bir düşünmek gerek. Vaktiyle ‘Trabzon’da neler oluyor?’ sorusu ciddiye alınmamıştı ama şimdi Konya üzerinde ciddiyetle durulsa keşke. 21 Temmuz’da çobanlıkla geçimini sağlayan ve yirmi yıldır aynı yerde yaşayan Kürt aileden Hakim Dal öldürüldü. Çobanlar arasındaki mera kavgası olduğuna inanmamız istendi ama aynı günlerde Afyon ve Ankara’da da benzer olaylarla Kürtlere saldırılar gerçekleşmişti. Şimdi yine Konya Meram’da Dedeoğlu ailesi katliamı yaşandı. Savcılık soruşturmanın sürdüğünü belirtirken aynı anda “etnik nedene dayanmadığı” hükmüyle toplumu ikna edeceğini sanıyor. Yoksul Kürtlere belki saldırganların algısında en zayıf halka olarak görülenlere yönelik katletme hevesi var. Bu sorunu gizleyerek, konuşma yasaklarıyla değil açık açık tartışarak çözmek mümkün olabilir ancak. Ve tabi iktidarın oy hesabıyla Halkların Demokratik Partisi’ne yönelttiği “düşmanlaştırma” politikasının topluma Kürt düşmanlığı olarak yansıdığını görüp göstermek gerekir. Toplumdaki ırkçılık potansiyelini kışkırtmaktan siyasi fayda ummanın, toplumsal felaketlere kapı aralamak olduğunu ve bu ihtimalin herkes için yıkıcı sonuçlara yol açacağını bilmek zorundayız.

Kıvançta ortaklığı engelleme çabasını da Tokyo 2020 Olimpiyatları vesilesiyle bir kere daha gördük. Birlikte sevinmeyi önleyecek kışkırtıcı, ayrımcı ve cinsiyetçi saldırılar yöneltildi Kadın Voleybol A Milli Takımı’na. Üstelik büyük bir başarı sonrası, Çin takımını 3-0 yendiği zaman. ‘Gelinim sana söylüyorum kızım sen anla” hesabı kadınları İslam olan ve olmayan şeklinde ayrıma tabi tutarak, İslam dışı olarak tanımladığı kadınlara hakaret sopasını İslam’ın kızı saydıklarını hizaya çekmek için kullandı. Fallussantrik din yorumcuları benzerini hep yapıyor. Kadını ruhu, aklı, iradesiyle tam ve erkekle eşit insan olarak görmüyor ve bedenden ibaret cinsel nesne saydıkları için beden politikalarıyla kontrol etmeyi dindarlığın tek göstergesi olarak sunuyorlar. Bunu da özellikle bir kadın başarısına karşı yapmaları hedefleri açısından başarıyı gölgelemek zorundalar. Yoksa kadın başarısının bütün kadınlar ve kız çocukları için ilham verici ve güçlenmeye destek verici yönünü görmemiş olmaları gerekirdi. Ataerkil ve aynı zamanda fallussantrik din yorumlarıyla kadınları kuşatıp kontrol altında tutmak isterken aynı zamanda toplumun genel olarak çok ihtiyaç duyduğu bir sevinç anına gölge düşürmeleri de yaşadığımız zıtlaşmanın bir parçası. Ortak toplumsal değerle ulaşmaktan her seferinde bir adım daha geriye götürüyor bu yaklaşımlar.

Sonrası da havada kalan içi boş Türk/Türkiyeli gerilimi… Mine Kırıkkanat’ın yarı tehditkar sözde eleştiri mesajını Ruşen Çakır ve Medyascope’a yöneltmesinden önce de hep vardı bu tartışma. Ve Türkiyeli isimlendirmesi sadece tek gazeteciye tek yayın organına özgü bir durum değil. Ancak saldırı altında olana vurmanın dayanılmaz cazibesi kolaylık sağlamış gibi duruyor. Tasada ve kıvançta ortaklaşmayınca isimde ortaklaşmak da mümkün görünmüyor. Saksonlar, Brötonlar, Franklar, Katalanlar ve daha birçok etnisite neden gururla kendisini Fransız olarak tanıtır, sorusuna cevap bulmak gerek bu tartışmayı anlamak için. Bu ülkede yaşayan herkesin ait olmaktan gurur duyup kıvançla kendini anacağı bir isim için Dedem Korkut’un gelip soy soylaması, boy boylaması gerekiyor. Yani herkesin beğenip gıpta edeceği değerler üretmek. Kişiler için beceri, toplumlar için uygarlık mertebesi diyebiliriz buna. Toplum olarak bir gün insani değerlere anlamlı katkı sunmamız mümkün olursa o zaman herkes heves eder Türküm demeye, değilse yaşadığı coğrafya ile isimlendirir kendisini. Devletimizin adı Latin usulü türetilmiş da bir coğrafi isim nitekim. Hem de bizim verdiğimiz bir coğrafi isim değil yabancı tarihçilerin, 1176’dan sonraki yıllarda Kilise kayıtlarından aldıkları bir isim Türkiye. Başka bir deyişle Dedem Korkut o zamanlar da uğramamış bizim diyara. Bu yazıda verdiğim birkaç olayın örnekliği gösteriyor ki epey bir zaman daha uğramasını beklemek ham hayal olacak.

(Gazete Duvar)

Share.

About Author

Comments are closed.