1 Ocak 2018 – Adalet Zemini 2017 Etkinlikleri

0

Adalet Zemini 2017 Etkinlikleri

ÖZET:
Aralık 2014 tarihinde çalışmalarına başlayan Adalet Zemini 2017’de İstanbul, Ankara, İzmir ve Tekirdağ’da çeşitli toplantılar düzenledi, Galatasaray meydanında darbe karşıtı, demokrasiden yana bir basın açıklaması yapıldı. Tutuklanan adalet savunucuları, Emin Şakir, Osman Kavala, KHK ile atılan akademisyenler, Adalet Yürüyüşü, Mescidi Aksa, 28 Şubat, Newroz, Kudüs ve Mescidi Aksa, KHK’larla gelen adaletsizlikler konularında basın açıklamaları yapıldı. Yeni Dönemde Siyasetin Temel İlkeleri başlıkılı bir metin yayınlandı.

Türkiye’de Demokrasi ve Adalet Arayışları ve Olağanüstü dönemler ve toplumsal barış konularında iki panel düzenledi. Türkiye’de Barışın imkânları, Adalet Yürüyüşü ve Aliya İzzetbegoviç’in düşünceleri konularında Meclis toplantıları yaptı. 16 Nisan referandumu için bilgilendirme toplantıları düzenlendi.

Tekirdağ’da Emre Bağce’nin katılımı ile Referandum Paneli, Öjeni Höllüksever ile söyleşi düzenlendi. İzmir’de Türkiye’de Barışın İmkanları Paneli yapıldı.

ETKİNLİKLER:
•9 Ocak 2017’de “ADALET ve BARIŞ İSTEMEK SUÇ DEĞİLDİR” başlıklı bir basın açıklaması yapıldı.
Darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL mevzuatı içerisinde çıkarılan kararnamelerle, darbecilere yönelik yürütülen haklı mücadelenin yanında, farklı kesimlerden birçok kurum ve kişi de haksız biçimde cezalandırılmaktadır. “Yeni” siyasal konsept olarak belirlenen “milliyetçi” perspektife dayanan bir strateji doğrultusunda iktidarın dizaynını amaçlayan ve çoğu yerde ihbarcılıklara dayanılarak veya fırsat ele geçmişken muhalifleri de “temizleme” gayretkeşliğiyle, darbecilerle veya “terör örgütler”iyle hiçbir ilgisi bulunmayan birçok kişi işinden atılmakta veya itibarsızlaştırılmaya yönelik linç kampanyalarına maruz bırakılmaktadır. Fatma Bostan Ünsal gibi Ak Parti’nin kurucularından, Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi Mazlumder eski başkanlarından, Halil İbrahim Yenigün gibi İDE’nin kurucularından, Cuma Çiçek gibi Barış Vakfı kurucularından, Selim Temo gibi bir edebiyat insanı olan isimler ve bunlara eklenebilecek daha pek çok kişi de, son dönemde haksız bir biçimde işlerinden ihraç edilmişlerdir.

Bu kişilerin işten uzaklaştırılmalarında, somut ve hukuki dayanaklardan ziyade, haklarında yürütülen dedikodular, kampanyalar, ihbarlar veya “algı operasyonlarından” hareket edilmektedir. Sonuçta hukukilikten ziyade siyasi olan bu kararların geriye döndürülmelerinde de, yine hukuki karinelere, soruşturmalara, dayanaklara ve savunma haklarına değil, yasallıktan uzak şekilde araya tanıdık koymalara, muteber kişilere başvurulara, iktidar çevrelerinde aklanma çabalarına itibar edilmektedir.

Açıktır ki somut suça dayanmayan bir ceza olamaz. Ve yine savunma hakkı elinden alınmış olan bir kişinin cezalandırılması ne demokratik değerlere uygundur, ne de İslamî teamüllerle bağdaşır. Öte yandan günümüzde bir kişinin lisans haklarının iptaline kadar varan bir şekilde çalışma hakkının elinden alınması, onun en ağır biçimde cezalandırılmasından, çevresiyle birlikte açlığa mahkûm edilmesinden başka bir anlam ifade etmez. Bu çok açık bir zulümdür ve hiçbir inanç ya da anlayış açısından kabul edilebilir değildir.

Tıpkı geçmişte Fethullahçılığa verilen aşırı primle birçok mağdurun yaratılması ve sonuçta travmatik bir biçimde bu yanlışlıklardan rücu etmek zorunda kalınması gibi, günümüzdeki süreç de farklı bir biçimde de olsa aynı minvalde sürmektedir ve er geç bu yanlışlıktan, ifrata karşı tefritten de dönülecek ama toplumsal vicdanda açılan yaraların telafisi mümkün olamayacaktır.

O nedenle, henüz bu yaralar çok derinleşmeden, hukuk dışı isnatlara dayanılarak oluşturulan haksız ve hukuksuz mağduriyetlere yol açmakla sonuçlanan uygulamalardan bir an önce vazgeçilmeli ve mağdurlara hakları iade edilmelidir. Bu konuda atılacak ilk adım, OHAL uygulamasının sona erdirilmesi ve “terör örgütleri”ne yönelik hukuki mücadelenin bir an önce aslî mercii olan yargıya bırakılmasıdır. Ama bunun için yargının da siyasal baskılarla hareket eden, kendi temel işlevlerinin icrası için iktidar çevrelerinin (veya geçmişte olduğu gibi başka çevrelerin) işaretlerine dikkat kesilen bir bağımlılıktan kurtarılması, yani kelimenin tam anlamıyla bağımsızlaştırılması gerekmektedir. Bu ise hiç de ağır olmayan bir maliyeti; yani sadece hakkaniyete, adalete, liyakate ve objektif bir kamu siyasetine riayeti gerektirmektedir.

Tüm bunların yapılabilmesinin ne kadar güç olduğunu bilmekteyiz elbette. Ama kendi halkına olduğu kadar çevresine de ışık tutacak bir ülkenin “yeniden” kurulabilmesinin yolu adalet ve barışın yeniden inşasından geçmektedir.

•13 Ocak 2017’de Adalet Zemini İzmir Gönüllüleri “İŞKENCE İNSAN ONURUNU HEDEF ALAN MUTLAK BİR YASAKTIR, ENGELLENMELİDİR” başlıklı basın açıklaması yaptı.

İnsanlığın ortak değerlerinden sayılabilecek bir metin olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2.maddesinde işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele açıkça yasaklanmıştır. Bu savaş zamanlarında bile askıya alınamayacak mutlak bir yasak durumundadır.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra, darbeye karşı birleşen yığınların iradesinin daha özgür, daha mutlu, daha eşit yurttaşlardan oluşan bir topluma evrilmesi gerekirken, “Darbecilerle Mücadele” bahanesiyle tüm muhalifleri budayan, açlığa mahkûm ederek boyun eğdirmeye çalışan bir aşamaya dönüşmüştür. On binlerce insan sıradan bahanelerle, hiçbir hukuka göre suç sayılamayacak gerekçelerle, gözaltına alınmış, tutuklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5.maddesinde ifadesini bulan “kişi özgürlüğü ve güvenliği” keyfi bir şekilde ve kolaylıkla ihlal edilmiştir. Adeta topluma, “bir sabah ansızın gözaltına alınabilir, 30 gün tutulabilirsin, iyisi mi ses çıkarma ve itaat et” ihtarı yapılmıştır.

Gözaltına alınanlar için de, insan onuruna yönelik en vahim saldırı olan işkenceye karşı insanlığın ortak hikmeti olarak tespit edilen tüm koruma mekanizmaları askıya alınmış ve etkisizleştirilmiştir. Uygulamada ise, kolluk görevlileri ve diğer görevliler bu güvenceleri, KHK’larla sağlanan geniş hareket alanını bile aşacak şekilde zayıflatmaktadırlar. Gözaltındakiler, yasal dokunulmazlık kılıfına büründürülen, oradaki memurların “keyfine ve insafına” bırakılmıştır. Şöyle ki;

667 sayılı KHK’nın (Madde 9 (1)).hükmü, “Bu Kanun Hükmünde Kararname kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz” demektedir Bu hüküm polis memurları ve diğer görevlilere, herhangi bir hukuki ya da başka türlü bir sonuç doğmasından korkmaksızın gözaltındakilere kötü muamele yapabileceklerine ve haklarını ihlal edebileceklerine dair net bir mesaj vermektedir.Ayrıca bir şikayet vuku bulsa bile ceza almayacaklarının teminatı oluşturulmaya çalışılmaktadır.

667 sayılı KHK, terör ve organize suçlar için azami gözaltı süresini, uluslararası hukuku açıkça ihlal eder biçimde dört günden 30 güne çıkarmıştır. Halbuki, Türkiye daha önceki bir olağanüstü hal dönemindeki 14 günlük gözaltı süresi sebebiyle sözleşmeyi ihlalden mahkum edilmişti. Bu şekilde gözaltı süresinin uzunluğu işkence ve kötü muameleye müsait bir zemin ve hem de gözaltındakilerin tehdit edilmesine uygun bir durum oluşturmaktadır.

667 sayılı KHK ile beş güne kadar avukata erişimin kısıtlanabiliyor. Ayrıca bir terör veya suç örgütüne bilgi ilettiği ortaya çıkan bir avukatın müvekkiliyle görüşmesini yasaklanırken, yetkili makamlar zaman zaman bunu, hükmün sınırlarını aşar biçimde tüm özel avukatları kapsayacak genişlikte uygulayabilmektedirler. Veyahut oluşturulan korku ortamı sebebiyle özel avukatlar bu suç iddiasıyla sanık olanları savunma imkânını bulamamaktadırlar. Bunların savunması yetkililerin barodan avukat talep etmesi üzerine yapılabilmekte, medya tarafından çok öne çıkarılan zanlılarda atanan CMUK avukatları bile istifa ederek temel bir hak olan savunma görevini yapmaktan kaçınabilmektedirler.

668 sayılı KHK’ya göre, avukatın dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecekse Cumhuriyet savcısı kararıyla kısıtlanabilir. Hâlbuki yetkililerin darbe soruşturmasıyla ilişkili belgelerin tamamının gizli olduğuna karar verdikleri anlaşılmaktadır. Bu bağlamda zanlının gözaltına girişte, yer değiştirmede ve çıkışta alınması gereken sağlık raporlarından kendisinin veya avukatının örnek alma talepleri dahi bu bahane ile yerine getirilmemektedir.

667 sayılı KHK’da, terör ve organize suç vakalarında, tutukluyla avukatı arasındaki görüşmeler, bu görüşmeler yetkililer tarafından güvenliği tehlikeye düşüreceği veya “terör örgütü veya diğer suç örgütlerine” mesaj veya talimat iletilmesi ihtimali olduğu düşünüldüğü hallerde, savcının kararıyla görüşmelerin kaydedilebileceği, izlenebileceği, kısıtlanabileceği veya durdurulabileceği hükmü yer almaktadır. Koşullara bağlı olan bu kısıtlama da yetkililer tarafından genel olarak uygulanmakta, fiilen zanlıların savunma hakkı ciddi şekilde ihlal edilmektedir.
667 sayılı KHK, tutuklu olanların aile ziyaretlerini ve telefon görüşmelerini yasaklamasa da önemli ölçüde sınırlandırmaktadır.
1 Eylül tarihli 672 sayılı KHK ile hükümet, üyelerini ağır ceza mahkemeleri yargı çevresinde görev yapan adalet komisyonlarının atadığı tüm ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurullarını dağıtmıştır. Türkiye, tüm kapatılma yerlerini ziyaret edecek ulusal önleyici bir mekanizma kurulmasını öngören BM İşkenceye Karşı Sözleşme’nin Ek Protokolünü 2012 yılında imzaladıysa da, hükümetin Ocak 2016’da Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nu kapatıp İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nu kurması nedeniyle hali hazırda çalışır durumda bir ulusal koruma mekanizması bulunmamaktadır.

Tüm bu düzenlemeler gözaltındaki zanlıları, işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muameleye karşı savunmasız bırakmaktadır. Sonuç olarak buna ilişkin yüzlerce iddia korku ortamı sebebiyle “fısıltı” olarak dillendirilmekte ve medyada yer almaktadır. Hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir zaman diliminde, korku ikliminin hafiflemesi ile bu iddiaların çığ gibi toplumun gündemine akacağı öngörülmektedir. En son, İnsan Hakları İzleme Örgütünün 13 somut vakıa üzerinden düzenlediği rapor bunun örneklerindendir. Bu rapora göre, ihlal iddiası vakaları arasında zorlayıcı pozisyonlarda tutmak, yiyecek / içecek vermeme ve uykusuz bırakmaktan ağır dayak, cinsel taciz ve tecavüz tehdidine varan çeşitli kötü muamele yöntemleri yer almaktadır.

Hükümeti acilen dikkat çekilen konularda, işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muamelenin önlenmesine dönük düzenlemeler yaparak tedbirler almaya, mutlak yasak olan işkenceye karşı “sıfır tolerans” ilkesini uygulamaya koymaya davet ediyoruz.

Kamuoyuna saygıyla arz ederiz.

•15 Ocak 2017’de KHK ile atılan Ömer Faruk Gergerlioğlu ziyaret edildi.

•21 Ocak 2017’de AZ Tekirdağ gönüllüleri, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emre Bağce’nin katılımı ile Başkanlık ve Parlamenter sistemi konulu bir panel düzenledi.

21 Ocak 2017 – Tekirdağ Adalet Zemini Toplantısı

•26 Ocak 2017’de AZ İzmir gönüllüleri, Ege Üniversitesi eski öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Nilgün Toker, Muş Alparslan Üniversitesi eski öğretim görevlilerinden Fatma Bostan Ünsal ve Mazlumder Genel Başkan Yardımcısı M. Arif Koçer’in katılımıyla “Türkiye’de Barışın İmkânları” konulu panel düzenledi.

26 Ocak 2017 – İzmir Adalet Zemini Toplantısı

•4 Şubat 2017’de Türkiye’de Demokrasi ve Adalet Arayışları konulu toplantı Taksim Hill’de yapıldı:
Açılış konuşmaları: Hidayet Tuksal, Ferhat Kentel, Yıldız Önen;
Siyasal krizden çıkma çabası ve demokrasi arayışları – Alev Erkilet, Emre Bağce, Fatma Akdokur, Hayri Kırbaşoğlu;
İktisadi kriz ve adalet arayışları – Alpkan Birelma, Cem Somel, Sezai Temelli, Ümit Aktaş;
Akamete uğrayan barış süreci ve çözüm arayışları – Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ufuk Uras, Yıldız Önen

4 Şubat 2017 – Türkiye’de Demokrasi ve Adalet Arayışları Toplantısı

•14 Şubat’ta “Tasfiyeye Hayır, Hakkaniyete Evet” başlıklı yazılı basın açıklaması yapıldı.

Cumhurbaşkanlığının aşırı yetkilerle donatıldığı anayasa teklifi tartışmaları sürerken yayınlanan yeni KHK, üniversitelerde oldukça ağır ve haklılığı kuşkulu bir tasfiye dalgasına yol açtı.
Sözgelimi Cihangir İslam, İbrahim Kaboğlu, Yüksel Taşkın ve isimlerini zikredemediğimiz, hiçbir “terör” örgütüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan daha pek çok kişinin de bu tasfiye sürecinden nasiplerini almış olmaları, sadece bir dikkatsizlik veya yanlışlıkla izah edilebilir mi? Ki, daha önce yayınlanan KHK’larda da birçok benzeri isim, muhtemeldir ki kendilerinden bir şekilde “kurtulmak” isteyen itaatkârlık heveslisi yönetici zevat tarafından bu listelere eklenmişti.

Oysa bu yöntemle tasfiye olunan, sadece birilerinin hoşlanmadığı bazı isimler değil, bizzat üniversitenin, kültürün, bilimin, sanatın kendisi olacaktır.

Eğitim öğretimin, Türkiye’nin aslî bir meselesi olduğunu unutarak; ilköğreniminden üniversiteye kadar, bin bir emekle ve meşakkatle yetişmiş hocalarımızı basit gayretkeşliklerle, ihbarlarla, intikam ve haset duygularıyla harcayarak; okullarımızı kışlalara çeviren bir korku ve itaat kültürünü, temelde özgür ve eleştirel düşüncenin üretilmesi gereken bu mekânlara yerleştirerek, geçmişte de olduğu gibi, güdük ideolojik şartlanmışlıklardan öte bir şey elde edemeyiz.
Hiç de adil ve makul olmayan bu tip uygulamalar, kuşkusuz ki başka kurumsal tasfiyelerde de yaşandı ve eğrilerin içerisine doğrular karıştırıldı. Oysa “hak” ve “adalet”, sadece parti ve dernek isimlerine eklenen basit retorik ifadeler olmadığı gibi, kendi özgül nitelikleri içerisinde her biri apayrı değerler olan “insan”lar da, sadece birer sayısal işlem nesnesinden ibaret değildir.

Hz. Ebubekir, halife seçildiğinde yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “Benim nezdimde sizin en kuvvetliniz, hakkını alıncaya kadar zayıf olan kimsedir. En zayıfınız da ondan başkasının hakkı alınıncaya kadar güçlü olan kimsedir.”

Dolayısıyla hakkaniyet ve adalet, basit iktidar hesaplarıyla ve kısa vadeli çıkarlarla geçiştirilemeyecek kadar önemli değerlerdir. Ve üstelik hakkaniyete ve adalete riayetsizliklerin ağır bir maliyeti bulunmaktadır; çünkü haksızlık ve adaletsizlik ateşi, sadece düştüğü ocağı değil, bütün toplumu yangın yerine çevirir.

Şimdilik belki sadece duyarlı ve vicdanlı birkaç yürek hakkaniyetin ve adaletin değersizleştirilmesine tepki gösteriyor olabilir. Ama bu tepkilerin, bin yıl süreceği iddia edilen yönetimleri bile birkaç yıl içerisinde tarihin çöp sepetine fırlatıp attığına defalarca tanık olduk, hem de en yakın tarihimizde.

Ama sorun sadece bundan ibaret de değil; meselenin bir de duyarlı yüreklerden ziyade, akıl ve basiret ehli yöneticilerin mesuliyetlerini ilgilendiren yönü var.

Türkiye’nin eğitim ve öğretim performansının yerlerde süründüğü, iktidar çevrelerinin de itiraftan kaçınmadığı bir gerçek. Hele üniversitelerimiz, bırakın bilim, düşünce, kültür ve sanat üretimini, var olan birikimimizi, bir başka deyişle aslî değerlerimizi muhafazadan bile uzak. Oysa üniversite bunun, yani düz anlamıyla bir “korumacılığın” da çok ötesine gitmesi, yepyeni değerler üretmesi gereken bir kurumdur.

Bu nedenle, henüz telafi fırsatı varken ve korku bariyerleri aklımızı büsbütün kuşatmamışken, gidişatı tersine çevirerek tarihi yeniden yazalım: Okullarımızı, üniversitelerimizi içerisine düştüğü bu sıradanlıktan kurtaralım.

Bu kurumlarımızı daha önce hiç yaşanmadığı şekilde özgürce düşünebilen, bilim üreten, estetik değerlerimizi yenileyen, toplumsal barışın imkânlarını tartışabilen, kapitalizme eleştirel bir karşı çıkışın yollarını konuşan platformlara dönüştürelim.

Bu amaç için de, üniversitelerimize bir değer katan hocalarımızı, hangi fikre mensup olurlarsa olsunlar, düşüncelerini ve zihniyetlerini beğenmesek de, hayata bakışlarından hoşlanmasak da, sudan bahanelerle üniversitelerden uzaklaştırma aymazlığından artık vazgeçelim! Farklılıklarla birlikte yaşayabilmenin insanî ve İslamî bir değer olduğunu hatırlayalım! Onları yeniden talebeleriyle buluşturarak, Türkiye’nin önüne yeni bir sayfa açalım!

•18 Şubat 2017’de AZ Tekirdağ “Öjeni Höllüksever” ile söyleşi düzenledi.

•28 Şubat’ta “28 Şubat mı? Bir daha asla!” başlıklı basın açıklaması yapıldı.

Askeri müdahale geleneği içinde cereyan eden 28 Şubat sürecinin üzerinden 20 yıl geçti. Aradan geçen sürede e-muhtıralara, paramiliter yapıların hesaplaşmalarına ve son olarak 15 Temmuz darbe girişimine şahit olduk.

Dün olduğu gibi bugün de darbelere karşı “bir daha asla” derken; zinde güçleri bu tür bir kötülükten kati surette men etmenin öncelikle, hâkim zihniyetin değişmesine ve sistemin yapısal sorunlarının toplumsal mutabakata dayalı bir zeminde çözülmesine bağlı olduğunu anladık.

28 Şubat, egemen sistem tarafından siyasete ve toplumsal muhalefetin farklı bileşenlerinden gelen siyasal taleplere yönelmiş bir baskı süreciydi. 90’lı yılların karanlığında vuku bulan faili meçhul suikastlarla, köy yakmalarla, çatışmalarla kimlik eksenli bir bölünmeye götürülen toplumun; başörtüsü ve din eğitimi yasaklarıyla, fişlemelerle, katsayı engelleriyle bir kez de hayat tarzı üzerinden ayrıştırılmasıydı.

28 Şubat, Türkiye’nin, kuruluşundan beri siyasal ve kamusal alanından kovulmaya çalışılan kimliklerin, her türlü temsiline ve siyasal talebine egemenler tarafından uygulanan şiddet dalgasının devamıydı.
28 Şubat; toplumu devlet eliyle dizayn etmeyi kendisine vazife gören egemen zihniyetin, askeri bürokrasi komutasında harekete geçmesiydi. 20 yıl sonra, o dönem yaşananları hatırlarken, aynı zamanda bugünle yüzleşme ihtiyacını hissediyoruz.

28 Şubat sürecinde temel insan haklar ihlal edildi, toplum kutuplaştırıldı, siyasi partiler hedef gösterildi, siyasetçiler yargılandı. Medya koro halinde tek ses çıkardı. Brifinglendirilmiş hâkim ve savcılar, siyasi yargılamalarla hukuksuz kararlar aldı. Akademi, YÖK aracılığıyla emir-komuta zincirine alındı ve akademisyenlerle, öğrenciler baskılandı. Eğitim tek tip bir zihniyetle yeniden kurgulandı. Kamuda tasfiyeler yapıldı. Sivil toplum örgütleri ideolojik devlet aygıtına dönüştürüldü. O dönemden bugüne baktığımızda, aslında sistemin yapısal sorunlarının devam ettiğini görebiliyoruz.

28 Şubat’tan bugüne belki mağdur olanlar değişti; mağrur olanlar da değişti ama mağduriyet üreten düzen özünü muhafaza ediyor. Yönetenler, toplumu kendi ideolojik kodlarına göre birbirine karşı konumlandırmaktan hâlâ imtina etmiyorlar. Devlet yönetiminde olanlar, hâlihazırda toplumun tüm kesimlerine karşı hakkaniyet, liyakat, adalet ve özgürlükler temelinde hizmet etme sorumluluğunu üstlenmeyi başaramadılar.

Farklı kimliklerin siyasal hak ve özgürlükleri ya da toplumsal muhalefetin kamusal alanda temsili söz konusu olduğunda, eski ve yeni iktidar seçkinlerinin aynı kodlarla hareket edebildikleri anlaşılıyor.

28 Şubat’ta olduğu gibi, bugün de, iktidar sahipleri; toplumu kocaman bir ikna odasına almayı kendisine hak görebiliyor. İşte bu sebeple, asıl değişmesi gerekenin vasiler değil, vesayet sistemi olduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde, bir kesimin 28 Şubatı biterken, başka bir kesimin 28 Şubat’ı başlıyor.

12 Eylül’den 28 Şubat’a ya da 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a geçen süreçler, devlet gücüyle toplumsal mühendisliğe soyunmak isteyenlerin hep var olduğunu ortaya koymuştur. Darbeleri tamamen tarihe gömmek, öncelikle toplumun tüm kesimlerinin adalet zemininde buluşmasını, kalıcı bir mutabakat sağlamasını ve barış içinde özgürce yaşamasını sağlamakla mümkün olacaktır.

28 Şubat’ın yıldönümünde, her türlü darbe ve vesayete karşı sözümüzü yükseltiyor, hep birlikte “Bir daha asla” diyoruz.

•21 Mart’ta “Newroz Nevruzla El ele Tutuşsun, Barış Baharla

Filizlensin!” başlıklı basın açıklaması yapıldı.
Toprağın altında çetin bir kış geçiren tohumun yeşillendiği, kar ile boranın zorluğuna direnebilen dalın çiçek verdiği, yeniden doğuşun, dirilişin, ümidin adı bahar Newrozla geldi, hoş geldi.

Yeni doğuşlara, yeniden doğuşlara en çok yakışan mevsimlerden Bahar, bundan tam 4 sene önce bir barış müjdelemişti, Newroza, Nevruza, herkese. El birliği ile kıymetini bilemediğimiz o bahar, çok çetin bir kışa mahkum edildi. Biz baharı getirme sorumluluğu yüklenenlerin karşılıklı suçlamalarını seyrederken kış uzadı, bahar gelmez oldu.
Geç bulup tez yitirdiğimiz barış baharı, istendiğinde barışı tesis edebilecek bir irade olduğunu gösterdi. Biz Türkler, Kürtler, Müslümanlar, Gayrimüslimler… hepimiz bu barışın gölgesinde serinledik, suyundan içtik. Barışın aramızda dolaştığı günler, ağızlarımıza bir parmak bal çalıp kara kışa teslim edildi ancak biz o tadı unutmadık, nasıl bir şey olduğunu çok iyi biliyoruz.

Barışın gelir gibi olduğu ‘yalancı bahar’ bu kadar güzelse, hiç gitmemek üzere gelip aramıza yerleşmesinin güzelliğini tahmin edebiliyoruz, bu yüzden onu en uzak olduğu zamanda dahi, kara kışa direnen tohumun ısrarı ve inadıyla istiyoruz. Baharların birinde başını topraktan çıkarıp etrafı yeşillendireceğini biliyoruz, istiyoruz ki o bahar bu bahar olsun!

Gelin vazgeçmeyelim! Küllenen barış közüne birlikte üfleyelim. Barışın ateşini harlayalım. Newrozla Nevruzun en güzel durduğu yerde, eşitlik ve adalet zemininde, bir arada durmaya inat edelim.
Gelin savaş inadından vazgeçin! Üç nesli kurşun sesleri altında kışa teslim ettiğimiz kara zamanları kara toprağın bağrına gömün, topraktan barış yeşermesi için üzerinize düşeni yerine getirin. Silahları, saldırıları, çatışmaları, operasyonları terk edin, barışın serin ve selamet yurduna yerleşin.

Umudumuz inadımızdır, umutla ve inatla çağırmaya devam edeceğiz: Bijî Barış!

Newrozunuz Kutlu olsun! Nevruz Pîroz be!

•25 Mart 2017’de Tekirdağ’da Siyasal Kriz ve Adalet arayışları paneli yapıldı. Cihangir İslam, Can Irmak Özinanır katıldı.

•1 Nisan 2017’de İstanbul’da Olağanüstü dönemler ve toplumsal barış paneli yapıldı. Can Irmak Özinanır, Cihangir İslam, Fatma Bostan Ünsal, Merve Diltemiz ve Ömer Faruk Gergerlioğlu katıldı.

1 Nisan 2017 – Olağanüstü Dönemler ve Toplumsal Barış

•20 Mayıs’ta Ankara’da Adalet Zemini Toplantısı yapıldı.

•13 Haziran 2017’deki Meclis toplantısında Yıldız Önen, Türkiye’de Barışın imkânları konulu sunum yaptı.

3 Haziran 2017 – Türkiye’de barışçı bir düzen kurmanın önündeki en büyük engel Kürt Sorununun demokratik bir yöntemle çözülememiş olmasıdır.

•26 Haziran’da “Demokrasiye Evet, Adalete Evet” başlıklı basın açıklaması yapıldı.

Adalet Zemini olarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a başlattığı “Adalet Yürüyüşü”nü destekliyoruz. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek veren, Demirtaş’ın 7 aydır hapiste olmasına tepki göstermeyen CHP’nin, sonunda adaletin herkes için gerekli olduğunu anlaması memleketimiz için hayırlı olmuştur.

Hükümet OHAL ilan ederek ve KHK’lar yayınlayarak yargı sistemi üzerinde yoğun bir baskı kurdu. Hak ve adalet duygusu ayaklar altına alındı, FETÖ ile mücadele gerekçesi ile siyasi muhaliflere karşı adaletsiz uygulamalar sıradanlaştı.

Hak ve adalet, basit iktidar hesaplarıyla ve kısa vadeli çıkarlarla geçiştirilemeyecek kadar önemli değerlerdir. Ve üstelik hakka ve adalete uymamanın ağır bir maliyeti vardır; çünkü haksızlık ve adaletsizlik ateşi, sadece düştüğü ocağı değil, bütün toplumu yangın yerine çevirir.

Kılıçdaroğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü toplumdaki hak ve adalet talebinin somut bir yansımasıdır. Deniyor ki, bu yürüyüş hükümetin lütfudur, toleransıdır. Hayır, yürümek bir insan hakkıdır. Hak ve adalet arayışını insanlara öğretenler de peygamberlerdir. Firavunlar insanlara haklarını kendi lütufları olarak gösterirler. Hak aramanın lütuf olarak tanımlanmasını asla kabul edemeyiz.

Adalet Yürüyüşü, adalet şiarıyla kamusal vicdana seslenen, meşru zeminde ve barış içinde sürdürüleceği duyurulan demokratik bir hakkın kullanılmasıdır. Bunun etrafında menfi bir hava yaratılması ve yasalar çiğneniyormuş gibi bir söylem geliştirilmesi hem doğru değildir, hem de kimseye bir fayda sağlamaz.

Söylemlerindeki sertliğe rağmen hükümet de şimdiye kadar yürüyüşü fiilen engelleyici bir tavır içine girmemiştir. Bu son derece olumludur ve sonuna kadar böyle sürmelidir. Bu yürüyüş herkes için bir demokratik olgunluk sınavıdır.

Kılıçdaroğlu ve ona katılan herkesin ‘adalet’ için attığı adımlar bu ülkenin demokratikleşme serüveni içinde kıymetlidir. Hükümetin de bu yürüyüşten olumlu bir ders çıkararak OHAL dahil adaletsizce uygulamalarından vazgeçmesini umut etmekteyiz.

Adaletten, demokrasiden, barıştan, kardeşlikten, tarafsız ve bağımsız yargıdan yana olan bizler, Adalet Zemini gönüllüleri olarak Adalet Yürüyüşünü destekliyoruz ve hak ve adaletten yana olan herkesi de destek vermeye çağırıyoruz.

•5 Temmuz’da önce Sakarya Adalet ve Özgürlükler Platformu basın açıklamasına, ardından Adalet Yürüyüşü’ne katıldı.

•11 Temmuz’da Büyükada’da gözaltına alınan insan hakları savunucuları için “İnsan Hakları Savunucularının Acilen Serbest Bırakılmasını Talep Ediyoruz” başlıklı basın açıklaması yapıldı.

Barışçıl gösteri ve toplantı yapmak en temel insan haklarındandır. İnsan hakları evrensel bildirgesinde, Türkiye Cumhuriyetinin onayladığı ve içtihatları anayasanın 90.maddesi gereğince anayasa üstü nitelik kazanmış olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında bu hak koruma altındadır. Hukukun bu açık korumasına rağmen, Büyükada’da “insan hakları alanında” bir eğitim çalışması için toplantı yapan insan hakları savunucularına “ihbar” var gibi sıradan bir gerekçe ile keyfi gözaltı uygulanmıştır.

On yıllardır insan hakları alanında çalışan ve bu alanda rüştünü kanıtlamış Uluslararası Af Örgütü, Kadın Koalisyonu, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Yurttaşlar Derneği, Eşit Haklar İzleme Derneği, Hak İnisiyatifi kuruluşlarının temsilcileri eğitim çalışmasının 3. gününde apar topar gözaltına alınmış, ikişerli gruplar şeklinde karakollara dağıtılmış, dosyaya gizlilik kararı konmuş, zanlıların kendilerinden esirgenen bilgiler ve hatta belki dosyada bulunmayan iftira niteliğindeki hiçbir somut delili bulunmayan iddialar, tetikçi konumunu kendisine yakıştıranlarca çeşitli yöntemlerle yayılmaya çalışılmıştır. Gözaltına alınanların uluslararası hukuka göre en temel hakkı olan suçlanma sebeplerinin kendilerine bildirilmesi, gözaltının yakınlarına iletilmesi gibi temel koruma mekanizmaları ise yerine getirilmemiştir. İnsan hakları savunucularına yönelik linç ve yıldırma göz altısı bununla da kalmamış, bazı medya organlarında “terör örgütü üyesi olmakla” suçlanmışlardır. Bu gün gözaltı süreleri bir hafta daha uzatılmıştır.

Toplantı yapmak, sosyal hayatın bir gereğidir. İnsanlar istedikleri konularda serbestçe toplantı yapabilirler. İnsan hakları dernekleri kendi alanlarında toplumun sorunlarını ve çözüm yollarını konuşur, kamuoyuna açıklamalar yaparak, daha yaşanabilir bir dünya için çabalarlar. Yapılan yanlışlar, haksızlıklar, zulümler, evrensel hukuka zıt uygulamalar, hiç kimse tarafından dile getirilmediğinde tüm sorunların yok olacağı mı zannedilmektedir. Bilakis bu sorunlar yok saymakla yok olmamakta, katmerlenerek büyümekte, toplumsal travma derinleşmektedir. Toplum hayatında önemli yeri olan insan hakları kuruluşlarının çalışmalarını engellemek bu travmaları derinleştirilmektedir.

Adalet zemini olarak, bu toplumda insanların onuru ile yaşamasının gayretinde olan gözaltındaki insan hakları savunucularının, arkadaşlarımızın, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi ve evrensel hukuk gereği acilen serbest bırakılmalarını talep ediyoruz.

Kamuoyuna saygıyla arz ederiz.

•15 Temmuz’un birinci yıldönümünde Adalet Zemini Galatasaray meydanında kitlesel basın açıklaması yapıldı.

Ümit Aktaş tüm askeri darbelere karşı olunduğunu 15 Temmuz’un bir daha yaşanmaması gerektiğini söyledi.

Basın açıklamasını okuyan Yasin Altıntaş “Biliyoruz ki darbelerin panzehiri demokrasidir. “Ama”sız, “fakat”sız tüm darbelere karşıyız. 15 Temmuz benzeri darbe girişimlerinin bir daha tekrarlanmasına hayır! Kutuplaşma değil kardeşlik! OHAL değil özgürlük!” dedi. Ardından Cihangir İslam 15 Temmuz’da darbeye karşı çıkan biri olarak geçen hafta Maltepe’de sonlandırılan “Adalet” yürüyüşüne neden katıldığını anlattı.

Basın Açıklaması metni:

15 Temmuz bir daha asla! Darbelerin panzehiri demokrasidir
15 Temmuz’un birinci yılında, darbeye karşı direnirken yaşamını yitiren tüm kardeşlerimizi saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz. Bundan tam bir yıl önce gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi çok korkunç, kanlı bir saldırıydı. 249 yurttaşımız öldü, binlerce insanımız yaralandı, Meclis binamız bombalandı. 15 Temmuz darbesi halkın direnişi sayesinde atlatıldı. Her on yıla bir darbe sığdıran askeri vesayet heveslileri 15 Temmuz 2016’da umduğunu bulamadı. Halk sokağa çıktı, direnme hakkını kullandı.

15 Temmuz darbesinin sokakta, mücadele edilerek engellenmesi, darbe girişimi öncesinde derinleşen kutuplaşma ortamını aşmak için de güçlü bir toplumsal zemin yarattı. Fakat başlangıçta “devlet içinde suç işleyenlere karşı” ilan edilen OHAL uygulamaları kısa sürede 15 Temmuz darbesiyle, bu darbeyi örgütleyenlerle hiçbir ilgisi olmayan kesimleri de hedef almaya başladı. OHAL’in bu türden her uygulaması, soruşturmaların alanlarının maksadı aşan bir biçimde genişletilerek, muhalif kesimleri cezalandırmanın ve muhalif basın organlarını, sivil toplum kuruluşlarını susturmanın, muhalif yurttaşlarımızı korkutmanın bir yolu hâline getirildi. 15 Temmuz darbesini püskürterek kutuplaşmadan kurtulma ve yeni, güçlü bir çoğulcu demokrasi inşa etme fırsatı tercih edilmedi.Şuna eminiz ki darbecilerin hükmettiği bir Türkiye, baskının, işkencenin, geri kalmışlığın, adaletsizliğin, kaosun ve yoksulluğun Türkiye’si olacaktı. Bu uçurumun kenarından dönüldü, fakat bu sefer de OHAL uygulamalarıyla demokrasinin alanı, düşünce, ifade, gösteri ve örgütlenme özgürlüğünün sınırları daraltıldı. OHAL süreklilik kazandı.

Büyük bir cesaretle darbeyi durdurmayı başarmış Türkiye toplumunun, içinden geçmekte olduğumuz bu zor süreci de atlatacağına, adaletten, demokrasiden, hukuk devletinden, barıştan, kardeşlikten, tarafsız ve bağımsız yargıdan yana olacağına inanıyoruz. Darbe ve darbecilere “Bir Daha Asla” demenin yolu adalete, demokrasiye ve çoğulculuğa sahip çıkmaktan geçiyor.

Biliyoruz ki darbelerin panzehiri demokrasidir.

“Ama”sız, “fakat”sız tüm darbelere karşıyız

15 Temmuz benzeri darbe girişimlerinin bir daha tekrarlanmasına hayır!

Kutuplaşma değil kardeşlik!

OHAL değil özgürlük!”

•22 Temmuz’da yapılan meclis toplantısında Cihangir İslam Adalet Yürüyüşü konulu sunum yaptı.

22 Temmuz 2017 – Cihangir İslam’ın Adalet Yürüyüşü Sunumu

•29 Temmuz’da “KUDÜS VE MESCİDİ AKSA BİLDİRİSİ” başlıklı yazılı basın açıklaması yapıldı.

Mescidi Aksa’da iki hafta önce üç Filistinli gencin hayatını kaybetmesi, iki İsrail polisinin öldürülmesiyle başlayan olaylar, İsrail yönetiminin Dünya Müslümanlarının ilk kıblesi olan bu kutsal mekânı ibadete kapatmasıyla sonuçlandı.

İsrail yönetimi, Müslümanlara ve Hıristiyanlara ait dini mekânlarda uzun süredir çeşitli baskılar uygulamaktadır. Bunu teyit eden ifadeleri Başbakan Benyamin Netahyahu olmak üzere birçok İsrailli siyasetçinin de açıklamalarında görmek mümkündür. Filistinlilerin katledilmesi gerektiği, Arapların böcek olduğu, Gazze’ye atom bombası atılması gerektiği gibi ifadeler Savunma Bakanı Liberman ve Hahambaşı olmak üzere birçok siyasetçi ve din adamının dilinden işitmek, rutin bir eylem halini almış bulunmaktadır.

“Yahudileştirme operasyonu” olarak nitelenebilecek bu tutumlar sadece Mescidi Aksa’ya karşı değil aynı zamanda Kudüs kentine yönelik de uygulanmaktadır. Geçtiğimiz hafta İsrail Parlamentosu aldığı bir kararla, birleşik Kudüs kentini İsrail’in ebedi başkenti olarak gören bir yasa tasarısını oylamaya sunmuştur.

Öte yandan işgal yönetimi, Müslümanların bu kutsal mescidinin girişlerine dedektörler yerleştirerek her ne kadar insanların güvenliğini sağlamaya çalıştığı gibi bir izlenim vermeye çalışsa da aslında yapmaya çalıştığı şey, Mescidi Aksa’yı tahakküm altına almak ve buranın idaresini ele geçirmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Hâlbuki Mescidi Aksa uluslararası anlaşmalarla özerk bir statüye sahip olup hiçbir şekilde İsrail’in tasarruflarına açık değildir.

İsrail işgal yönetiminin aldığı bütün kararlar, Batı Kudüs’ün 1948, Doğu Kudüs’ün ise 1967 yılında işgal edildiği gerçeğini değiştirmez ve değiştirmeyecektir. Buradaki mesele, sadece bir takım kısıtlayıcı teknolojik uygulamalara indirgenemez. Mesele ne dedektörler ne kameralar ne de Mescidi Aksa’ya giriş gibi sadece ibadet özgürlüğünün ihlali anlamına gelebilecek icraatlardan ibaret olmayıp, bunun çok daha ötesinde bir işgal sorunudur.

Zaten BM’nin kültür teşkilatı olan UNESCO’nun geçtiğimiz aylarda aldığı kararda da açığa çıktığı gibi Mescid-i Aksa ve çevresi, tamamen İslam kültür ve tarih mirasının bir parçası olduğu uluslararası platformlarda da tescil edilmiştir. Dolayısıyla İsrail işgal yönetiminin Filistin halkını ve değerlerini yok etme çabaları ve bu yönde aldığı bütün kararlar haksız ve geçersizdir.
Bütün bu tarihi gerçekler ve insan haklarına ilişkin değerler, Filistin sorununun çözümünün ancak İsrail işgalinin sona ermesi ve bölgedeki tüm inanç gruplarının birlikte yaşayabileceği bir “darusselam”ın inşası ile mümkün olabileceği gerçeğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Tam da bundan dolayı başta Türkiye olmak üzere bütün bölgesel ve küresel aktörleri, haklı bir dava olan Filistin davasının yanında yer almaya ve Filistin halkının işgale karşı verdiği haklı mücadeleye omuz vermeye çağırıyoruz. Bu tarihi sorumluluğu yerine getirme noktasında üzerine düşen görevi yerine getirmeyen ulusal ve uluslararası aktörleri uyarmanın öncelikli görevimiz olduğunu da hatırlatmak istiyoruz.

•27 Eylül’de AZ üyeleri Mazlumder genel merkezini ziyaret etti.

•11 Ekim’de Hak savunucuları için “Büyükada’da Tutuklanan Hak Savunucuları Acilen Serbest Bırakılsın” başlıklı ikinci bir basın açıklaması yapıldı.

Üç aydan uzun süredir tutuklu bulunan Büyükada’daki insan hakları örgütleri çalışanları hakkında iddianame nihayet ortaya çıktı. 10 Hak savunucusu için “silahlı terör örgütüne yardım etme” suçundan 5’er yıl, daha önce tutuklanıp bu davaya eklenen 1 hak savunucusu için de “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 15 yıl hapis cezası isteniyor. Şimdilik casus oldukları iddiasından vazgeçilmiş gibi, ama savcılıktan casuslukla ilgili bir suçlama da her an gelebilir.
İddianamede “bylocklu aradı, email geldi, bilgisayarından harita çıktı” gibi “deliller”in yanı sıra çok ilginç yeni “deliller” sunulmakta. Toplantıda stresle baş etme eğitimi verecek olan Ali Gharavi’nin, toplantı katılımcılarına Özlem Dalkıran aracılığı ile gönderdiği whatsapp mesajındaki “Adalara vapurla gelirken telefonlarınızı kapatıp, etrafı seyrederek, keyfini çıkararak, seyahat ederek otele gelin” önerisi en önemli gizlilik delili olmuş.
Büyükada’daki toplantıyla hiçbir ilgisi olmayan, orada konuşulmamış, bir ay önce yapılmış başka bir toplantıda Şişecam işçilerine destek amacıyla yapılan bir öneri notu, toplantı katılımcılarını suçlamak için iddianameye alınmış.

Kadın Koalisyonu koordinatörü İlknur Üstün’ün bilgisayarında bulunan, içinde toplantının kaç kişiden oluştuğu, otelin ne tür özelliklere sahip olduğu ve toplantının konu başlıklarının yazıldığı “Büyükada Macerası” başlıklı yazı örgütsel delil olmuş.

Hepsi insan hakları örgütlerinde çalışan sanıkların cep telefonlarının şifresini söylememiş olmaları örgütsel tavrın göstergesi sayılmış. Toplantı koordinasyonu için oluşturulan whatsapp grubu örgütsel ilişkiye delil olarak gösterilmiş.

Adalet Yürüyüşü 15 Haziran’da başlayıp 8 Temmuz’da bittiği, Büyükada toplantısı 5-7 Temmuz arasında planlandığı halde, hak savunucuları, Adalet Yürüyüşünü “Gezi Parkı benzeri şiddet içeren ve toplumda kaos oluşturacak” olaylara dönüştürmek için plan yapmakla, çaba harcamakla suçlanmışlar.

Bu ipe sapa gelmez delillerin yanı sıra, hak savunucularının çeşitli hizmetleri karşılığı aldıkları ücretler ve derneklere, ihtiyaç sahiplerine yaptıkları yardımlar, bu ücretleri almayan veya bu yardımları yapmayan diğer sanıkları da kapsayacak biçimde genelleştirilmiş, örgütsel faaliyetin delili sayılmış.

Yaşamı boyunca şiddeti, şiddet içeren mücadele yöntemlerini kesinlikle ve kararlılıkla reddeden, bunu bir yaşam biçimine dönüştüren hak savunucularının, ülkeyi kaosa ve şiddet ortamına sürüklemek üzere planlama yapılan bir toplantı düzenlemiş ve katılmış oldukları iddiası, iddianamedeki delillerden de anlaşılacağı üzerine gülünç ve komik durmaktadır.

Bu gözaltı, tutuklama ve iddianameyle yargılama aşamasına gelen süreç Türkiye’yi hem kendi vatandaşlarına hem de dünyaya bir kez daha rezil etmek üzere atılmış bir adımdır. Üç ay sonra ortaya çıkan bu iddianame, bu türden suçlamalar için, bu kadar insanı aylardır tutuklu tutmaya, dünyanın en büyük insan hakları örgütlerinden birini Türkiye aleyhine kampanya yaptırtmaya değer miydi?

Hangisi adalete sığar kısmını bir tarafa bırakalım, çünkü adalet bazıları için artık hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bari şöyle soralım; bunun neresi vatanseverlik, neresi ülkesinin iyiliğini düşünmek? Yoksa “vatanseverlik” şapkası altında başka hesaplar mı var?
Büyükada’da tutuklanan hak savunucularının acilen serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

•7 Kasım’da “Osman Kavala bir an önce serbest bırakılmalıdır” başlıklı basın açıklaması yapıldı.

İnsan haklarını, adaletli ve özgür yaşamı kendisine dert edinen, elinden geldiği kadar ihtiyaç sahiplerine destek olmaya çalışan Osman Kavala 18 Ekim’de gözaltına alındı, 1 Kasım’da tutuklandı. Osman Kavala Gezi olaylarının yöneticisi ve organizatörü olmak ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimine katılmakla suçlanıyor!

Kavala ile ilgili soruşturmada ‘gizlilik kararı’ bulunmasına ve bir insanın mahkeme karar verinceye kadar suçsuz olması ilkesine, masumiyet karinesinin esas olmasına rağmen bir kısım görsel ve yazılı basında kendisi hakkında her türlü karalama, iftira yapıldı, yapılmaya devam ediyor.

Osman Kavala, tutuklanmasına neden olan delilleri toplayan örgüt üyeleriyle birlikte darbe teşebbüsüne kalkışmış olmakla suçlanıyor. Bu durum akla ve mantığa aykırıdır, trajikomiktir. Yani kısacası onun hakkında her türlü tezvirat ve karalamayı yapanlar Fetöcülerle aynı dili konuşmaktalar.

Osman Kavala’nın hangi eylemlerle, hangi para hareketleriyle, hangi delillerle Gezi olaylarını finanse ve organize ettiği ortaya konamazken ve o tarihten bu yana hiçbir soruşturma ve suçlamaya maruz kalmazken bugün bu gerekçelerle tutuklanması düşündürücüdür.
Osman Kavala’nın tutuklanması farklılıklarımızla bir arada yaşama kültürünün gelişmesine, çoğulcu demokrasiye, ayrım gözetmeksizin herkesin eşit haklara sahip olduğu, bu hakları kullandığı hukuk düzenine, sivil toplumun güçlenmesine, kültürel mirasımızın korunmasına, kültürlerarası diyalogun hakim olduğu barışa, sanata ve kültüre hayatını adamış “sorumlu vatandaş”a olan inancımıza bir saldırıdır.

Osman Kavala yıllardır barış ve demokrasi için, ezilen, dışlanan, ötekileştirilen kesimlerin savunuculuğu için çaba gösteren birisidir. Onun asla bir darbeci olmadığına inanıyoruz ve bir an önce serbest bırakılmasını istiyoruz.

•20 Kasım’da ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE SİYASETİN YENİ İLKELERİ başlıklı açıklama yayınlandı.

Tespitler

Türkiye 2000’li yıllarda özgürlükçü laiklik ve çoğulcu demokrasi doğrultusunda üç önemli fırsat yakalamıştı, ancak son iki yılda bu süreç akamete uğradı ve fırsatlar kaçırıldı:
1. Daha demokratik bir ülke olma doğrultusunda geçtiğimiz on yılda önemli mesafeler alındı, ancakson zamanlarda demokratikleşme çabalarından uzaklaşıldı.
2. AK Partinin iktidara gelmesi ile dindarların uğradığı haksızlıklar azaldı, ama Laikler ile İslamcılar arasındaki kutuplaşmanın sönümlenmesi sağlanamadı.
3. Kürt meselesinin çözülmesi yolunda önemli adımlar atılmasına rağmen cesaretli tutum devam ettirilemedi. Çözüm süreci Suriye’deki savaşın sınırlarına hapsoldu.
Türkiye bugün dış politika yönelimleri, Suriye meselesi, Çözüm süreci, Azınlık hakları, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı, meclisin yetkileri ve demokratik işleyişi, askeri vesayetin ortadan kaldırılması, yeni anayasa, ekolojik sorunlar, insanın sahip olduğu tüm haklara ulaşabildiği bir kentleşme, işsizlik, hayat pahalılığı, geçim sıkıntıları, teknolojik ilerleme, eğitim gibi birçok alanda her bir vatandaşı ilgilendiren bir dizi sorunla ve tercihle karşı karşıya. Ancak meclisteki partilerin çoğunluğuna bakıldığında, bir yaklaşım farkı değil, sadece yönetici elitin kimliği açısından bir tercih farkı bulunduğu görülmektedir.

Adalet Zemininde bir araya gelen bizler, 2019 seçimlerine Türkiye’nin köklü sorunlarına kalıcı çözümler üretecek bir fırsat olarak bakılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu topraklarda sadece bugün değil, yarın da barış, huzur ve refah içinde yaşayabilmemiz için özgürlükçü laiklik ve çoğulcu demokrasi temelinde oluşturulacak bir “demokrasi bloğu”nda birleşme çağrısı yapıyoruz.

Söz konusu seçimde önemli olan Cumhurbaşkanı adayının kim olduğu değil, bu kritik dönemeçte nasıl bir tavır takınacağı ve hangi politikaları benimseyeceğidir. Türkiye için doğru bir program ortaya koyan bir adayın mevcudiyetinin tüm seçim sürecini etkileyeceğini ve alternatif bir siyaset zemini açabileceğini düşünüyoruz.
Adalet Zemini olarak bu doğrultuda aşağıda vurguladığımız politika ilkelerinin tüm demokrasi bloğu tarafından benimsenmesinin toplumsal yarılmayı gidermek ve kopan parçaları birbirine yeniden teyelleyebilmek için önemli bir yeni politikayı inşa fırsatı oluşturacağını umuyor; oy kullanacak herkese, aşağıda vurgulamaya çalıştığımız siyaseti tercih etmelerini öneriyoruz.

Yeni Siyaset

İdeal Cumhurbaşkanı Adayı

1. Tarafsız ve adil olmalı.
2. Türkiye toplumunu sadece kendi seçmenine indirgememeli.
3. Seçildiği takdirde, eğer varsa, parti genel başkanlığından ve
parti üyeliğinden ayrılmalı.
4. Kutuplaştırıcı bir dil kullanmamalı ve kutuplaşma anlayışına dayalı siyaseti reddetmeli.
5. Eşitlik, adalet, demokrasi ve barış için çalışmalı; geçmişle yüzleşip, “devr-i sabık” yaratmadan yeni sayfalar açmalı.
6. İnsanların birbirine saygı duyarak bir arada yaşayacakları bir Türkiye doğrultusunda adımlar atmalı.
7. Meclisin yetkilerini daraltan ve Cumhurbaşkanı’na denetimsiz yetkiler veren son düzenlemeler yerine, yeni ve demokratik bir anayasa yapılması amacıyla halkın kurucu meclisini seçmesi için çalışmalı.
8. Her adımda açık, şeffaf ve hesap verir olmalı.
9. Cumhurbaşkanı aşağıdaki programı uygulamalıdır:

a. Darbe ve Darbecilerle Mücadele
1. 15 Temmuz darbe girişimi tüm yönleriyle açığa çıkartılmalı, sorumluları cezalandırılmalı ve devlet kadroları darbecilerden ayıklanmalıdır.
2. Gelecekteki darbe girişimlerinin önünü kesmek için, demokrasi alanı genişletilmeli; düşünce, gösteri, örgütlenme ve ifade özgürlüğü tavizsiz sağlanmalıdır.

b. Toplumsal Sözleşmenin Yenilenmesi
1. Türkiye’de yeniden bir barış, huzur ve istikrar ortamının sağlanması için mutlaka sivil ve demokratik bir anayasa yapılması gerekir. Bu yeni anayasada meclisin yetkileri artırılmalı, meclisin demokratik bir işlerliğe kavuşması sağlanmalı, başta Kürt sorunu olmak üzere dinî özgürlükler, Alevilerin hakları, askeri vesayet sorunu, işçi hakları, kadın hakları, engelli hakları, kent ve çevre hakları, bireysel özgürlükler gibi tüm kutuplaşmalara dair köklü çözüm önerileri olmalıdır.
2. Yeni anayasanın tasavvuru, 2000’li yıllara kadar ülkenin yönetiminde ayrıcalıklı bir konumda bulunan “Kemalist zihniyet”in Türkiye’sine geri dönmek olamaz. Tam tersine, siyasi, toplumsal ve ekonomik hayata katılım, başta bu süreçlerden dışlanan toplumsal kesimler olmak üzere, görüşü ve yönelimi ne olursa olsun, tüm kesimler için eşit imkânlar üzerine kurulu olmalıdır.
3. Fiilen AK Parti tarafından başlatılan ve halen devam eden aşağıdaki uygulamalar anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır.
o Sosyal yardımlar
o Başörtüsü ile öğrenim ve çalışma hakkı, siyasal katılım hakkı
o Azınlıklara tanınan haklar
o Kürtlerle ilgili yapılan olumlu düzenlemeler
o Alevi açılımı
o Kadınların bireysel ve toplumsal haklarının geliştirilip tanınması
4. Kürtlerle 2013 yılında başlatılan Çözüm Süreci dinamiğine geri dönülmelidir.
5. Yukarıdaki ilkeler ışığında yeni bir Anayasanın yazılması için Kurucu Meclis seçilmesi gerekir.

c. Yönetim, Yargı ve Atama Kuralları
1. Bütün sivil ve askerî yönetim organlarında ve görev tevdiinde liyakat esası güçlü biçimde tesis edilmelidir.
2. Askeri vesayetin ortadan kaldırılması için sistem yeniden yapılandırılmalı, askerlerin siyasi karar mekanizmalarındaki etkisi azaltılmalı ve her türlü ayrıcalıkları kaldırılmalıdır.
3. Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı sağlanmalıdır. Yargılama sürecinde masumiyet karinesi esas olmalı; suçun ve cezanın şahsiliği dikkate alınarak, adil yargılanma ve savunma hakkı ihlallerinden, işkence ve kötü muamele gibi, soruşturmaların haklılığına ve meşruiyetine gölge düşürecek adımlardan uzak durulmalıdır.
4. İdamın geri gelmesi asla söz konusu olmamalıdır. “İdama hayır” net biçimde savunulmalı, demokrasi mücadelesi veren toplumsal hareketler güçlendirilmelidir.
5. Haksız tutuklamalara ve işten çıkarmalara son verilmeli; darbeye doğrudan karışanlar dışında tüm tutuklular serbest bırakılıp, işlerinden atılanlar geri döndürülmelidir.

d. Eğitim ve İstihdam
1. İşsizlik, hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısı geniş kesimleri derinden etkilemektedir. Sıkıntıların nedeni konjonktürel değil, yapısaldır. Bu sıkıntılar kredi dağıtarak aşılamaz. Çözüm, üretim ekonomisine dönmektir. Tüm vatandaşların insan onuruna yaraşan bir yaşam standardına kavuşması için üretim kuvvetli biçimde desteklenmeli ve yeni iş alanları yaratılmalıdır.
2. Üniversite mezunu gençler arasında işsizliğin yaygınlığı gelecek için çok ciddi bir sorundur. Genç işsizliğinin önlenmesi için üniversitelerde öğrenim kalitesi arttırılmalı, teknolojiden yararlanılmalı ve mesleklendirme politikalarına öncelik verilmelidir. İş bulamayan herkese, yeni iş alanları için uygun beceriler kazandırılmalıdır.
3. Sosyal yardım programları “temel anayasal gelir” uygulaması çerçevesinde kurgulanmalıdır.
4. Eğitim, sağlık gibi temel alanlarda hizmetlerin ulaşılabilirliği kolaylaştırılmalı; maliyet düşürülerek hizmet kalitesi artırılmalıdır.
5. Örgütlü toplum teşvik edilmeli, bir yandan işyerlerinde sendikal örgütlenmenin önü açılmalı öte yandan da sivil toplum örgütlerinin güçlenmesini sağlayacak yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir.
6. Türkiye kaçırmakta olduğu dijitalleşme çağına süratle adapte olabilmek için bilim, eğitim, teknoloji, düşünce ve ifade özgürlüğü politikalarında radikal dönüşümler yapmalıdır.

e. Yerleşim Politikası
1. Kentlerin beton yığınına çevrilmesine son verilmeli; şehirleşme, sanayileşme ve tarım politikaları, insan-doğa-geçim dengesi gözetilecek şekilde oluşturulmalıdır.
2. Kırsal dönüşüm politikaları oluşturulmalı, köyler ve kırlar her kesimden ve her yaş grubundan bireylerin yaşamak isteyeceği yerlere dönüştürülmelidir.

f. Dış Politika
1. Batı’ya da Doğu’ya da önyargısız yaklaşılmalıdır; her iki dünya ile de yapıcı ve barışçı ilişkiler geliştirmeye çalışılmalıdır.
2. Komşu ülkelerle ilişkileri içişlerine saygı, dostluk, barış ve ortak çıkarlar temelinde yeniden düzeltme niyet ve girişimciliğinde olunmalıdır.
3. Türkiye hegemon ülke iddiası yerine gerek dış, gerekse iç politikasında barışçı politikalar geliştirmeli, komşularıyla sınırları ortadan kaldırmaya yönelik yeni uyum modelleri için çalışmalıdır.
4. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının dünyanın tüm ülkelerine vizesiz gidebilmesi, diğer ülke vatandaşlarının da Türkiye’ye vizesiz gelebilmesi sağlanmalıdır.
5. Türkiye’ye sığınmış tüm dünya insanları ve geçmişte çeşitli nedenlerle Anadolu’dan göç etmek zorunda kalmış, bırakılmış aileler ve onların çocuklarının vatandaş olmaları kolaylaştırılmalıdır.

•3 Aralık’ta AZ web tasarımcısı tutuklu Emin Şakir için “Arşivci, gazeteci Emin Şakir’e özgürlük!” başlıklı basın açıklaması yapıldı.

Adalet Zemini aktivisti, Adalet Zemini web sitesinin teknik destekçisi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) üyesi, Türkiye’de çıkmış tüm sol, sosyalist, devrimci yayınları arşivleyen solyayin.com adlı web sitesinin editörü Emin Şakir 26 Kasım, Salı akşamı tutuklandı.

Emin Şakir Türkiye’deki tüm sol, sosyalist yayınların arşivini, bir gazeteci titizliği ile yıllardan beri oluşturmaktaydı. Bu yayınların büyük bir çoğunluğu ile her hangi bir ideolojik yakınlığı olmamasına rağmen Emin, bir hizmeti yerine getirme duygusu ve sorumluluğu ile davrandı. Emin Şakir’in hazırladığı bu arşiv, yerel ve uluslararası alanda pek çok araştırmacı için önemli bir kaynak oldu.

Emin Şakir’e yöneltilen başlıca suçlama, sitede yayınlanan bazı yayınların “yasaklı yayınlar” listesinde olmasıydı. İki yıldır yürütülen soruşturması esnasında Emin, pek çok defa yurt dışına gittiği halde, adalete olan inancı sebebiyle her defasında geri geldi.

Esasta ifade özgürlüğünün açıkça ihlali anlamına gelen bu tutuklama, bizlerin hukuka ve adil yargılanma hakkına olan güvenimizi sarsmış, adalet duygumuzu yaralamıştır.

Emin’in yaptığı arşivcilik suç değil, çok önemli bir gazetecilik faaliyetidir; cezalandırılmayı değil, ödüllendirilmeyi hak etmektedir.

Çağrımız, yapılan yanlıştan dönülmesi ve Emin Şakir’in biran önce özgürlüğüne kavuşması içindir.

•10 Aralık’ta “İsrail’le tüm diplomatik, siyasi, askeri ve ticari ilişkiler dondurulmalıdır” başlıklı basın açıklaması yapıldı.

Kudüs tarihten gelen özellikleri bakımından Ortadoğu’nun en önemli kentidir. Gerek kadim dinsel gerekçeler, gerekse siyonist İsrail’in temellerinin atıldığı Balfour Deklarasyonu sonrası siyasi ve toplumsal gerekçelerle bir merkez haline gelmiştir.

Kudüs herhangi bir dinin değil insanlığın ortak değeri olarak kabul edilmelidir. Filistin’de İsrail’in sistematik yerleşim/işgal faaliyetleri ve Kudüs meselesi birbirinden bağımsız düşünülemez. Kudüs ve Filistin meselesi sadece bir partinin, bir devletin veya bir dinin değil bütün insanlığın kırmızıçizgisidir.

ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını açıklaması, işgal ettiği topraklardan hiçbir şekilde geri çekilmeyen İsrail’in işgal alanını genişleten bir adım olmuştur.
İsrail’in işgalciliği BM kararları ile tescillenmiş olmasına rağmen şimdiye kadar hiçbir yaptırım uygulanamamıştır. İsrail işgal ettiği topraklardan çekilmeden, bölgede barış bir hayal olarak kalmaya devam edecektir.

Trump önderliğinde ABD’nin attığı bu pervasız adıma karşı bunun bir “insanlık ortak meselesi” olduğu bilinci ile tüm halkımızı tepki göstermeye davet ediyoruz. Türkiye’deki hak ve adalet savunucuları olarak bizler Filistinli kardeşlerimizin haklı davalarının sonuna kadar yanındayız.

Hükümet edenlerin ise samimi ve gerçekçi bir tavır koymak adına aşağıdaki tedbirleri almasını talep/teklif ediyoruz:
 ABD ve İsrail’le diplomatik ilişkiler en alt düzeye indirilmelidir.
 ABD’ye nota verilerek bu kararından dönmesi istenmelidir.
 ABD ile yapılan başta son 11 Milyar dolarlık anlaşma olmak üzere tüm silah alım anlaşmaları iptal edilmelidir.
 İsrail’le yapılan tüm anlaşmalar (Mavi Marmara anlaşması dâhil) iptal edilmeli, tüm diplomatik, siyasi, askeri ve ticari ilişkiler dondurulmalıdır.
 Tepkimiz işgalci İsrail ve ABD’ye karşıdır, asla Yahudi karşıtlığı değildir.

•16 Aralık’ta yapılan meclis toplantısında Cihangir İslam ve Alev Erkilet, Aliya İzzetbegoviç’in görüşleri ile ilgili sunumu yaptılar.

•28 Aralık’ta “KHK’lar adaletsizlik getirdi” başlıklı basın açıklaması yapıldı.

Yeni KHK’lar ilk adaletsizliği Meclis’e yaptı. Meclis’in yasa yapma yetkisi hükümsüz bırakıldı. Olağanüstü hâl kapsamında değerlendirilemeyecek, Meclis tarafından düzenlenmesi gereken pek çok konu KHK ile düzenlendi. Taşeron işçi kadroları, Yargıtay, Danıştay kadro düzenlemeleri, Gemlik ilçesinin coğrafi sınırları vb. pek çok konu KHK’nin içerisinde yer aldı.

KHK’larla bir diğer adaletsizlik işinden atılan memurlara yapıldı. Çok sayıda kamu emekçisi ihraç edildi, bu kişiler aileleri ile birlikte açlığa ve sefalete terk edildi.

KHK’larda en çok dikkat çeken adaletsizlik, “terör eylemlerini bastıran kişilerin” cezai sorumluluğu olmamasına ilişkin maddedir. 15 Temmuz darbesine karşı direnen insanları korumak amacıyla yazıldığı söylenen bu madde, muğlâklığı nedeniyle bundan sonraki bir takım olaylarda yer alabilecek kişilere de cezasızlık öngörebilir. Nerede başlayacağı ve biteceği kestirilemeyecek böyle bir yetki, telafisi imkânsız olaylara yol açabilir. Bu tehlike pek çok uzman kişi tarafından açıkça ifade edilmektedir.

KHK’ların yol açtığı diğer bir adaletsizlik, tek tip kıyafet uygulamasıdır. Geçmişte özellikle hapishanelerde yoğun tepkilere sebebiyet veren “Guantanamo” tutsaklarını hatırlatacak uygulamalar tekrar büyük infiallere yol açabilir, bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir.

Bütün bu adaletsizliklere karşı, toplumun kanaat önderlerinin ve hukuk dünyasının önde gelenlerinin inisiyatif alması, hükümet nezdinde girişimde bulunmaları ve düzenlemelerin iptal edilmesi için gerekli bütün adımların atılması talebimizdir. Bu ülkenin vatandaşları ve bu toplumun bireyleri olarak, adil ve demokratik bir hukuk düzeninde yaşamak en büyük dileğimizdir.

Share.

About Author

Comments are closed.