10 Ağustos 2019 – Zor zamanlarda özgürlüğe kapı aralamak – Vahap Coşkun

0

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın derlediği ABD Yüksek Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü başlıklı bir kitap var (**). Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Arslan ifade özgürlüğünün teorik temellerini, bu özgürlüğün Amerikan sistemi içindeki yerini ve Yüksek Mahkemenin ifade özgürlüğüne dair yaklaşımını irdeliyor. İkinci bölümde ise Yüksek Mahkemenin ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarından örnekler veriliyor.

Arslan’ın giriş mahiyetindeki uzun makalesinde en çok üzerinde durduğu konulardan biri, zor zamanlarda Yüksek Mahkemenin ifade özgürlüğüyle alâkalı nasıl bir tavır aldığı ve alınan bu tavrın siyasi, hukuki ve toplumsal düzeyde ne gibi bir etki yarattığı. Arslan’ın kaleminde derinlikli bir “zor zamanlar” betimlemesi var:

“Zor zamanlar korkunun hâkim olduğu, belli belirsiz bir düşmandan kaynaklanan bir korkunun yeniden üretildiği ve bunun bir politikaya dönüştüğü dönemlerdir. Korkunun kamçıladığı baskı politikası bu dönemlerde paranoyayı yansıtan boyutlara ulaşabilmektedir. Politik paranoya, doğal olarak, dost düşman ayrışmasını keskinleştirmekte, düşmanın gücü olduğundan fazla gösterilerek korku politikalarına meşruiyet kazandırılmak istenmektedir. Böyle dönemlerde sadece devletin karar alma mekanizmaları değil, toplumun hemen her kesimi korkunun ve onun arkasındaki tehdidin esiri haline gelmektedir.”

Cadılardan korkup kadınları yakmak

Korkunun dayanaksız olduğu, aslının astarının bulunmadığı, en küçük bir gerçekliğe tekabül etmediği söylenemez. Zira her paranoyanın altında bir parça gerçek yatar. Paranoya, bu gerçeği olduğu halden çıkartır, çarpıtır ve büyütür. Böylece korku, toplumun tamamını veya kahir ekseriyetini tesiri altına alır. Bunun sonucu ise aklın tutulmasıdır.

Akıl tutulması büyük çaplı mağduriyetlere yol açar. Çünkü toplumu korkudan bütünüyle kurtarmak için yetkililerin hareket alanları genişletilir ve elleri kuvvetlendirilir. Hedef, korkunun kökünü kurutmak olarak belirlenir ve iktidar var gücüyle sahaya iner. Mücadele çetindir; iş bir varlık-yokluk meselesine dönüştürüldüğü oranda suçlu-suçsuz ayrımı belirsizleşir. Sadece korkuya dayanak olarak sunulan konuyla/olayla ilgisi olduğu düşünülenler veya ilgisi tespit edilenler değil, uzaktan yakından bir irtibatı olmayanların da canları yakılır. O çok bilinen deyimle, “kurunun yanında yaş da yanar.”

“Yargıç Brandeis 1927 yılında yazdığı bir karşı oy yazısında ‘insanoğlu cadılardan korktu ve kadınları yaktı’ diyordu. Brandeis’in korkunun irrasyonel sonuçları konusunda Amerika’yı uyarmasına rağmen McCarthy döneminde histerik boyutlara ulaşan ‘Kızıl Korkusu’ yüzlerce kişinin işini kaybetmesine, aşağılanmasına ve hapiste yatmasına sebep olmuştur.”

Kızıl Korkusu ve Yeşil Korkusu

Amerika’nın yakın tarihinde korku, iki dönemde politik paranoyaya dönüşür.  İlki, 1940’lı ve 1950’li yıllardır. Senatör McCarthy Amerika’yı kasıp kavurur. Onun yaktığı “Kızıl Korkusu” ateşi, özgürlükler ülkesini esir alır. İkincisi ise, 2000’li yılların başıdır. 11 Eylül saldırılarından sonra yükselen “Yeşil Korkusu” sadece Amerika’nın değil bütün dünyanın kaderine damga vurur.

“Korku, her türlü baskıcı politikayı ve özgürlük ihlâlini haklılaştırmada kendisine başvurulan psikolojik bir silaha dönüşmektedir. Ronald Dworkin’in 11 Eylül sonrasında vurguladığı gibi ‘korkutuldukları vakit insanların temel insan haklarına ve sivil haklara itibarı/saygısı çok kırılgandır ve Amerikalılar çok korkmuştur.’”

İktidarlar ile hukuk arasında her zaman bir mesafe bulunur. Mamafih zor zamanlarda bu mesafe olabildiğince açılır. Bir ölüm-kalım davasının yaşandığı günlerde hukuk, alınması lâzım gelen tedbirlerin hayata çabucak geçirilmesini önleyen bir bariyer olmaktan çıkarılmalıdır. Tamam, normalde devlet, hukuka bağlı olabilir. Fakat zor zamanlarda işler farklı yürür; böyle günlerde yapılması icap eden, hukuku devletin emrine koşmaktır. Hukukun üzerine engel konulmadığı takdirde devlet, düşmanlara gerektiği gibi cevap verme olanağından mahrum kılınmış olur.

Düşmanın esnekleştirilmesi

Hülâsa devlet, zor zamanlarda iki şey yapar. Birincisi, bir taraftan düşman belledikleriyle mümkün olan her türlü araçla mücadele etmesi, diğer taraftan bu mücadelenin zorunluluğunu halka benimsetmeye çalışmasıdır. Devlet, halkın “olur”unu almak için çeşitli araçlara başvurur: Milliyetçiliği kışkırtır, basının manipülatif gücünü kullanır, düşmanı azmanlaştırır. Böylece özgürlükleri sınırlandırmanın ne denli mecburi olduğuna halkı ikna eder. Tarih, devletlerin bu konuda gayet başarılı olduklarını gösteren birçok örnek kaydetmiştir.

İkincisi ise, düşman tanımının esnekleştirilmesi ve düşman kategorisinin genişletilmesidir. Böyle dönemlerde hedef tahtasındakiler sadece düşmanlar değildir. Özgürlük kısıtlamalarına ve baskı politikalarına karşı çıkanlar da atış menziline alınır. Hattâ denebilir ki, devletin özgürlük savunusu yapanlara duyduğu öfke düşmana duyduğundan daha fazladır. O nedenle kendisini eleştirenlere karşı çok sert davranır. Onları teröristlere yardımcı olmakla, güvenlik güçlerinin azimlerini kırmakla, halkın moralini bozmakla, devleti dışarıya şikâyet etmekle, düşmanlarla ortaklık yapmakla itham eder. İtibarlarını sarsmaya, saygınlıklarını yok etmeye dönük kampanyalar yürütür, devlete karşı durmanın cezası olarak onlara maddi ve manevi birçok bedel ödetir.

Peki, böyle bir vasatta yüksek yargı ne yapabilir, nasıl davranabilir? İki yol vardır önünde: Ya araziye uyar, baskının katmerleşmesine ve bir süre daha egemen olmasına neden olur. Ya da risk alır; siyasi ve içtimai baskıya karşın hukukun yanında durur; demokrasiye nefes aldırarak halka ve siyasilere yeni bir ufuk çizer. Mesela Amerikan Yüksek Mahkemesi 1954 tarihli Brown Kararı ile siyah ve beyaz öğrencilerin ayrı okullarda öğrenim görmesini öngören uygulamayı kaldırmıştır. Mahkemenin ırkçılığa attığı bu esaslı tokat, Amerikan demokrasinin kaderini belirlemiştir.

Domino etkisi

Türkiye’de zor günler eksik olmaz. Memleket olarak hep “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günler”den geçeriz. Bununla birlikte son beş-altı yılda ardı ardına yaşanan hadiseler zorluğun derecesini artırdı. İnsanlar korktu. Devlet bu korkudan istifadeyle kuvvetini tahkim etti. Özgürlükleri aşağıya çekti. Hakların çıtasını düşürdü. Çok sayıda insanı mağdur etti. Ve dahası, herhangi bir tercihine tenkit eder bir nazarla bakmayı düşmanlıkla, terörizm yandaşlığıyla eşdeğer kıldı.

Anayasa Mahkemesi “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi ile ilgili kararını böyle bir vasatta verdi. Mahkemenin 8 üyesi, iktidarın ve aparatlarının bütün güçleriyle yüklendiği aşırı hassas bir davayı — yaylım ateşine tabi tutulacaklarını bilerek — hak ve özgürlük eksenli bir yorumla incelediler ve Mahkemenin tarihinde iftiharla anılacak bir karara imza attı.

AYM bu kararıyla hem düşmanlık söyleminin altını boşalttı, hem özgürlük taraftarlarının pozisyonunu güçlendirdi, hem de bir domino taşı etkisi yaşanıp birçok alanda iyileştirmeler yapılmasına zemin hazırladı. Denilebilir ki AİHM için Handyside Kararı ve Amerikan Yüksek Mahkemesi için Terminello Kararı ne ise, AYM için de bu karar odur. Artık çok sağlam bir dayanağa kavuşan ifade özgürlüğüne ilişkin dâvâlarda hiçbir şeyin eskisi gibi olma şansı yok.

Aşırı zor bir zamanda AYM’nin özgürlüğe bu şekilde kapı aralaması, son derece kıymetlidir. Hâkimler üzerlerine düşeni yapmıştır; bundan sonraki süreçte sivil toplum ve siyasi aktörler devreye girmelidir. Onlara düşen de, AYM’nin araladığı bu kapıyı genişletecek bir irade ortaya koymalarıdır. Zira demokrasiyi ve özgürlükleri savunmak sadece AYM’nin değil herkesin sorumluluğudur.

Independent Türkçe

Share.

About Author

Comments are closed.