10 Şubat 2018 – Mahmut Bozarslan’la OHAL’de Gazetecilik Üzerine

0
Reha Ruhavioğlu

“Son yıllarda yaşadığım zorluk 22 yıllık meslek hayatımdan daha fazla”

Diyarbakır merkezli Özgür Gazeteciler İnisiyatifi, Ocak ayında medyadaki hak ihlalleri raporunu açıkladı. Başbakan Yıldırım’ın Afrin’e düzenlenen askerî harekâta ilişkin “medyadan beklentileri”nin eleştirildiği raporda hak ihlallerinin dökümü paylaşıldı. Gazeteci Mahmut Bozarslan ile hak ihlalleri raporundan hareketle OHAL’de gazeteciliği konuştuk…

12 Kasım 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından Olağanüstü Hâl (OHAL) Kanunu’nun 11. maddesi kapsamında faaliyeti durdurulan Özgür Gazeteciler Cemiyeti’nin üye ve gönüllüleri Özgür Gazeteciler İnisiyatifi ismiyle çalışmalarını sürdürüyorlar. Basına yönelik ocak ayı hak ihlalleri raporunu kamuoyu ile paylaşan inisiyatifin dökümüne göre 2018 yılında 5 Şubat itibariyle; 17 gazeteci gözaltına alındı, bu gazetecilerden 7 kişi tutuklandı. Yargılaması süren 6 gazeteciye toplam 10 yıl 8 ay hapis cezası verilirken 1 TV kanalına da para cezası kesildi. 1 gazetecinin Kuzey Kıbrıs’a gitmesinin engellendiğini duyuran raporda Evrensel Gazetesi’nin Diyarbakır Bürosu’na giren hırsızın haber ekipmanlarını çaldığı ve Afrin’e düzenlenen askerî operasyonu takip eden Ronahî TV muhabirinin yaralandığı bilgisi de yer aldı. Yine raporda yer alan bilgilere göre yeni yılda Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından JinNews bugüne kadar 6 kez, 1HaberVar 1 kez, Mezopotamya Ajansı 1 kez ve Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi 8 kez erişime kapatıldı. Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’nin internet sitesi Ocak ayı itibariyle toplam 51 kez erişime engellenirken, haberin hazırlandığı esnada erişim engeli 56 olmuştu. P24’ün çetelesine göre hâlihazırda Türkiye’de 156 gazeteci tutuklu bulunuyor.

21 Ocak’ta Afrin’e düzenlenen ve halen devam eden askerî harekât ile ilgili gazetecileri davet ederek medyadan beklentilerini anlatan Başbakan Binali Yıldırım’ın 15 maddelik beklentiler listesine de tepki gösteren inisiyatif, hükümeti “basın üzerindeki baskılarına son vermeye”, gazetecileri de “hükümetin askerî politikalarına karşı basın-yayın ilkeleri çerçevesinde hareket etmeye” ve basın kuruluşlarını da “hükümetin bu tutumuna sessiz kalmamaya” çağırdı. Tutuklu bütün gazetecilerin serbest bırakılmasını isteyen inisiyatifin açıklamasında şu ifadeler yer aldı: “’Savaşta önce gerçekler öldürülür’ düsturuyla 21 Ocak’ta Başbakan Binali Yıldırım’ın medya temsilcilerine verdiği 15 maddelik “yayın tavsiyesi” sadece geçmiş iktidarların yaptığı bir “hizaya çekme” alışkanlığından öte gazetecilik mesleğine açık bir tehdittir. Bu direktiflerin amacı, medyayı hükümetin ve onun savaş emellerinin hizmetine sokmaktır. Gazetecilerin bu tür tehditlerle “hazırola” konulması hiçbir zaman sonuç alıcı olmamıştır, olmayacaktır da. Yine gerçekler bu tür yöntemlerle asla sümenaltı edilemez.”

2015’in yazında başlayan çatışmalarla birlikte bölgede giderek zorlaşan gazetecilik, 15 Temmuz Darbe Girişimi ve ardından ilan edilen OHAL ile birlikte yapılması çok güç bir mesleğe dönüştü. Özgür Gazeteciler İnisiyatifi’nin açıklaması vesilesiyle Sivil Sayfalar’ın mikrofonunu bölgede 20 yıldan fazladır gazetecilik yapan Mahmut Bozarslan’a tuttuk.

Çözüm süreci günlerinden bu günlere nasıl savrulduğumuzu anlamlandırabiliyor musun, ne düşünüyorsun?

Çözüm sürecinde bugünlere gelinmesinin nedenini iki kelimeyle özetlersek, güvensizlik ve samimiyetsizlik. İki taraf da süreç boyunca bir birine şüpheyle baktı. Devlet karşısında illegal bir örgüt vardı, doğal olarak tam güvenemedi. Örgütün karşısında da, tarihi tecrübeleri hiç te iyi olmayan bir devlet vardı. Haliyle örgüt de devlete güvenemedi. İki taraf da güven sağlayıcı adımlar atmadı. Devletin atacağı basit bir iki adım Kürtlerin güveninin sağlar, bu güven PKK üzerinde baskı oluştururdu ama yapılmadı. Bir yandan PKK ve İmralı ile görüşmeler yapılırken, bir yandan bölgedeki askeri mevziler tahkim edildi. PKK güçlerini dışarı çekerken, yerel birimleri Lice yolu gibi yerlerde hendek eylemlerine başladı. İki taraf da samimi değildi. Eğer samimiyet olsa güven sağlayıcı adımlar da atılırdı.

“1996 yılından beri aralıksız gazetecilik yapıyorum. Bu süreçte bölgede yaşananların ‘tanığı, mağduru, sanığı’ oldum. 2015 yılına kadar yaşadıklarım bir yana, 2015 yılında bugüne kadar yaşadıklarım bir yana. Son 2-3 yılda yaşadığım zorluklar, bütün meslek yaşamımda yaşadıklarımdan çok daha fazla. Özellikle hendek çatışmaları sürecinde, sadece benim için değil bölgede görev yapan bütün gazeteciler için durum aynıydı. Buna hükümet yakın olanlar da dâhil.”

İki taraf bir birine salvolar yaparken bu kez Rojava meselesi patlak verdi. Türkiye’nin, yüzyıllardır değişmeyen devlet refleksi Kürtlere karşı yine harekete geçti. Türkiye Suriye’de Kürt oluşumuna karşı çıkınca Türkiye’deki süreç de tehlikeye girdi. Aslında girmesi iki tarafın da işine geldi ya da iki taraf da öyle olmasını istedi. Hükümet güç kaybını buradan telafi etme yolunu seçti. PKK de, yeniden çatışmalı süreci başlatarak hem taban kaybetmekten kurtulmayı, hem de devleti burayla meşgul ederek Rojava’dan uzak tutmayı hedefledi. Gerginlik arttıkça Kürtler PKK etrafında daha da kenetlenecekti. Örgütün Rojava’daki çatışma sürecinde insan kaynağına oldukça fazla ihtiyacı vardı. Bu dönemde PKK Türkiye’deki güçlerinin çoğunu oraya kaydırdı. Çözüm süreci başarıya ulaşsa, kenetlenme zayıflar ve insan kaynağı azalırdı. PKK’ye göre zeminin legal siyasete kaymaması gerekiyordu. Türkiye açısından ise AK Parti kaybettiği oylarını milliyetçi kesimden almanın hesabını yaptı. Bunun en iyi yolu da yeniden çatışmaların başlamasıydı. Sonuçta Ceylanpınar’da iki polisin şaibeli bir şekilde öldürülmesiyle her şey altüst oldu.  Biz bu eleştirileri yaptığımızda PKK cenahının ilk tepkisi ‘Ama devlet zaten savaş istiyordu’ oluyor. Evet, istiyordu ama PKK tuzağa düşmemeliydi.

“Ulucami önünde halk röportajı yapmak istiyoruz. Polis hemen başımızda bitiyor ve yasak olduğunu söylüyor. Yasağın STK’ları ve basın açıklamalarını kapsadığını söylesek de anlatamıyoruz. Tansiyon yükselince vazgeçiyoruz. OHAL sonrasında Dağkapı meydanında yine halk röportajı ve yine polis. Başımıza insanlar toplandığı gerekçesiyle izin vermiyorlar. Zar zor iki röportaj yapabiliyoruz.”

Bölgede uzun yıllardır gazetecilik yapıyorsun, kişisel gazetecilik geçmişini göz önüne alarak son bir iki yılın gazeteciler açısından nasıl geçtiğini anlatır mısın bize?

Ben 1996 yılından beri aralıksız gazetecilik yapıyorum. Bu süreçte bölgede yaşananların ‘tanığı, mağduru, sanığı’ oldum. 2015 yılına kadar yaşadıklarım bir yana, 2015 yılında bugüne kadar yaşadıklarım bir yana. Son 2-3 yılda yaşadığım zorluklar, bütün meslek yaşamımda yaşadıklarımdan çok daha fazla. Özellikle hendek çatışmaları sürecinde, sadece benim için değil bölgede görev yapan bütün gazeteciler için durum aynıydı. Buna hükümet yakın olanlar da dâhil.  Biz serbest çalışanlar olarak herkesin hedefi olduk. Muhalif medya devletin ve ona yakın olanların, hükümete yakın medya örgütün ve ona yakın olanların hedefi haline geldi. Zaman zaman fiziki saldırılar dahi oldu. Midyat’ta bir bombalı saldırıyı haber yapmaya giderken saldırıya uğradık örneğin. Gözaltı ve tutuklamalar zaten artık sıradanlaştı.

Açık havada sivil toplum etkinlikleri bölgenin neredeyse tamamında OHAL nedeniyle yasaklı, dışarıda insanlardan görüş almak bile engelleniyor çoğu zaman, bu durum sizi nasıl etkiliyor?

Bu yasak Diyarbakır için OHAL’den önce ilan edildi. Ağustos 2015’te ilan edilen bir valilik genelgesiyle yasaklandı. Bir iki örnekle durumumuzu anlatayım: Ulucami önünde halk röportajı yapmak istiyoruz. Polis hemen başımızda bitiyor ve yasak olduğunu söylüyor. Yasağın STK’ları ve basın açıklamalarını kapsadığını söylesek de anlatamıyoruz. Tansiyon yükselince vazgeçiyoruz. OHAL sonrasında Dağkapı meydanında yine halk röportaj ve yine polis. Başımıza insanlar toplandığı gerekçesiyle izin vermiyorlar. Zar zor iki röportaj yapabiliyoruz. HDP’nin önünde basın açıklaması yapılacak. Polis izin vermiyor. Hem onlara hem gazetecilere. OHAL gerekçesiyle yasak olduğunu iddia ediyor. Polisi böyle olmadığı konusunda ikna etmeye çalışsak da, iş bizi gözaltına alma tehdidine kadar gidiyor. Sonrasında bir polis müdürü gelip böyle olmadığını memuruna anlatınca sorun çözülüyor. Ben hendek çatışmalarının yaşandığı süreç boyunca, her kimlik kontrolünde kimliğimin sahte olmadığını ispatlamaya çalıştım.  Artık sokakta çekim yaparken bile çekinir hale geldi.

OHAL’i bir gazeteci için başkalarından farklı kılan nedir? Son bir ayda gazetecilere dönük ihlaller bazı yılların genel toplamından fazla, bu durumu nasıl okuyorsunuz?

Aslında bu bölgede OHAL normal yaşamdır bizim için. Çünkü nerdeyse hiç OHAL’siz zaman görmedik. OHAL demek daha rahat gözaltına alınabilmek demek, daha fazla korku demek, daha az seyahate edebilmek demek, haber yazarken bile korkmak demek… Gazeteciler için son günlerdeki en önemli etken Afrin operasyonudur. Maalesef Afrin ile ilgili kim ağzını açıp hükümetin belirlediği çizgi dışında konuştuysa gözaltına alındı, hakkında soruşturmalar açıldı. Afrinle ilgili neredeyse konuşulmaz bir durum oluştu. Sadece havuz medyası konuşabiliyor. Sadece haberler değil paylaşım yapanlar da bundan nasibin aldı. Ayrıca bazı gazeteci arkadaşlarımız hakkında yıllar önce açılan ama sonuçlanmayan soruşturmalar da, ne hikmetse bu dönemlerde yeniden gündeme alındı. Bu soruşturmalar özellikle muhalif isimler üzerinde tehdit unsuru gibi kullanılıyor.

Gazeteciliğin yapılması çok güç bir döneminden geçiyoruz, bu dönemde senin motivasyonun nedir, ne kadar dayanabilirsin?

İyi kötü hala bir şey yapabilmek beni motive ediyor. Hala sessizlerin -olabildiği kadar- sesi olabilmek güç veriyor bana. Birkaç kez Avrupa’ya gitme/yerleşme teklifi aldım. Ama yüreğim gitmeme el vermedi. Doğduğum toprakları bu halde bırakıp gitmek içime sinmedi. Bu nereye kadar gider açıkçası tahmin etmek zor. Bugünkü şartlara bakarak konuşursak çok uzun sürmez diye tahmin ediyorum. Ben, yakın bir can güvenliği sorunu yaşamadığım sürece, burada kalıp bu işi yapmayı istiyorum.

Son olarak; Afrin’e düzenlenen askerî operasyon Türkiye’de gazeteciliği de yeniden tartışmaya açtı. Binali Yıldırım’ın “medyadan beklentileri”ni nasıl değerlendiriyorsun, Türkiye medyası nasıl bir sınav veriyor, nasıl yaklaşmalıydı?

Türkiye medyası kriz dönemlerinde hiçbir zaman iyi bir sınav vermedi/veremedi. Geçenlerde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına baktım, Türkiye’nin en güvenilir kurumları arasında medya son sıralarda. Başbakanın taleplerini iletmesi de aslında yeni bir uygulama değil. Eskiden de yapılıyordu. Yani kısacası Türkiye medyası cephesinde yeni bir şey yok. Böyle olunca hem güvenilirlik sarsılıyor hem bilgi kirliliği ortaya çıkıyor.  Bu uygulamalar belki 20 ya da 30 yıl önce -devlet bakış açısıyla- işe yarardı. Ama bugün internet çağındayız. Siz basına istediğiniz kadar sınır koyun, o sınırlar yabancı basına işlemiyor. İnsanlar gerçekleri yabancı basından öğreniyor. Artık vatandaş gazeteciliği diye bir durum var. Akıllı telefon kullanmayı bilen herkes bir gazetecidir. Yani bilgi artık telefon sinyallerinin ucundadır. Basına koşul getirirseniz, haklı dahi olsanız inanılırlığınız kalmaz. Türkiye basını açısından ben çok şaşırmadım. Sadece çıtayı biraz yükseltmişler. Medya kuruluşlarının sahipleri işadamı olunca böyle durumlar kaçınılmaz oluyor. Bununla birlikte çok da komik durumlar dikkat çekiyor. Mesela geçen bir görüntü izledim, muhabir yere yatmış güya çatışma bölgesinden anons geçiyor, arkasında asker ayakta, sigara içiyor.

Bu yazı Siivil Sayfalar web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.