11 Ağustos 2018 – Allah’ın lütfu’ bitmez

0

Ohannes Kılıçdağı

Mahmut Şevket Paşa’yı bilirsiniz, II. Meşrutiyet’in ilanından sekiz ay sonra patlak veren 31 Mart Ayaklanması’nı (1909) bastırmak için Selanik’ten İstanbul’a gelen Hareket Ordusu kumandanı, ondan sonra da siyasetin önde gelen figürlerinden biri oluyor; ta ki İttihat Terakki’nin Ocak 1913 Bab-ı Ali darbesinin ardından sadrazamlığa getirilip, aynı yılın 11 Haziran’ında da suikasta kurban gidene kadar. Ama İttihat Terakkicilerle de arası limoni. Suikastın ardından, aralarında Prens Sabahaddin’in de olduğu yüzlerce kişi tutuklanıp sorgulanmış; kimi gıyabında, 24 kişi idama mahkûm edilmiş, tetikçiler dahil 12’si idam edilmiş. Bu olaydan sonra, İttihat Terakki’ye muhalif Hürriyet ve İtilaf Partisi tamamen ortadan kalkmış, daha doğrusu kaldırılmıştır.

Diyeceksiniz ki, “Bu suikastı konuşmak nereden icap etti şimdi?” Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Sahnenin Dışındakiler’ adlı romanını (ilk defa 1950’lerde tefrika olarak yayımlanmış) okurken rastladığım, yazarın, romanın kahramanı Cemal’e söylettiği sözler bana bu suikastı tekrar düşündürttü. Tanpınar’a bırakalım sözü:

“İttihat ve Terakki bu cinayeti, memleketi kendi prensipleri altında toplamak için fırsat bilmişti. Böylece muhakeme bir nevi gizli darbe-i hükümet şeklini almış, muhalefet denen şey birdenbire yıkılmıştı.

Dirilmesi ancak dışarıdan bir hadise ile kabildi. Nasıl Suavi vakası Abdülhamid’in mutlakıyetine fırsat vermişse bu cinayet de, aradaki insan, haklı prensipler, memleket birliği farkları hariç, öylece İttihat ve Terakki’nin dizginleri ele almasına imkan vermişti. Cemal Paşa ve Azmi Bey’in himmetiyle mesele birkaç günde halledilmiş, suçlular asılmış, daha az suçlular veya tehlikeliler ya hapsedilmişler veya şuraya buraya gönderilmişler, istenmeyenlerin memlekete bir daha girememesi için tertipler alınmıştı.”

Mezkûr suikasttan sonra tabii ki Örfî İdare ilan edilmiş ve bir hafta sonra da ‘güvenlik açısından daimi tehlike oluşturanlar’ın ve ‘muhalefet adı altında sükûneti bozanlar’ın İstanbul’dan Sinop’a sürgün edilmesine karar verip, mahkemesiz, savunmasız, canlarının istediğini sürgün etmişler. Böylece ortada muhalefet yapacak, muhalefeti örgütleyecek insan kalmamış.

Tanpınar’ın satırlarını okurken aklıma gelen ise şu oldu: İktidarda kim veya hangi görüş olursa olsun, ister İslamcı, ister ‘Allahsız pozitivistler’, muktedirler ‘işini biliyorsa’, onlar için ‘Allah’ın lütfu’nun sonu yok, daima gelip onları buluyor. Yeter ki, sen fırsatı geri tepme, gerekirse azıcık da talihe yardım et. Tabii bu, Osmanlı-Türk siyasetine özgü bir durum değil (bilmem teselli olur mu?), evrensel bir olgu desek yeridir sanırım. Tarihte bu ‘lütuf’ların en bilinenlerinden biri, 1933’te Almanya’da yaşana Reichstag (Alman Parlamentosu) Yangını ki Nazilerin iktidarlarını konsolide etmeleri açısından bir dönüm noktasıdır. Çok daha uzun süreli ve çok daha kuvvetli olsa da, sonrasında Mahmut Şevket Paşa suikastına benzer bir süreç işlemiştir.

Bir noktanın altını çizelim. Bu ‘lütuf’lar her zaman iktidar eliyle oluşturulur diye değişmez bir kaide yok ama iktidarlar, yani o anki devlet gücü çıkan fırsatı sonuna kadar kullanır, daha doğrusu istismar eder. Peki, bu evrensel bir durum olduğuna göre, buna karşı ne yapılabilir? Bazı bağlamlarda pek bir şey yapılamaz, çünkü artık çok geçtir. “Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.” Sorun, işi o raddeye getirmemektir. Bunun için de genel bir savunma, kim, hangi ülkede veya hangi siyasi görüşten olurlarsa olsunlar, iktidar sahiplerinin, özellikle hak ve özgürlükleri kısıtlamakla ilgili söylediklerine her zaman şüpheyle yaklaşmak olabilir. Bu kısıtlamaların belli bir zümre ve süreyle sınırlı olacağını söylüyorlarsa örneğin, inanmayın. Başka bir deyişle, vatandaşlar devlete karşı her zaman uyanık, hatta biraz da nemrut olmalılar. Son birkaç yüzyıldır öyle ama artık günümüzde insanlar ve kitleler için devletlerden daha tehlikeli bir örgüt yok. Devletler arasında da denklik yok tabii, ama herhangi bir toplumda yöneten-yönetilen çelişkisine baktığımızda muazzam bir asimetri görüyoruz. Devletler, hiç olmadıkları kadar güçlüler. Üstelik bu güç, askerle, polisle de sınırlı değil. Devletler, izliyor, kaydediyor, sınıflıyor, hayatın her alanını kontrol ediyor, itiraz olanaklarını minimuma indiriyor veya indirmeye çalışıyor. Bunu yaparken her zaman kaba kuvvet kullanmıyor. Bunun hepimiz için en iyisi olduğuna bizi ikna ediyor. İşte, her şeye öyle kolay ikna olmamak lazım. Yoksa, bir gün gelir, bir bakarız ki iktidar sahipleri canlarının istediğini yapmak için artık bizi ikna etmeye dahi gerek duymuyorlar.

not: Togay Seçkin Birbudak, Bilig dergisinin Bahar 2013 tarihli 65. Sayısı için, dönemin basınını tarayarak Mahmut Şevket Paşa suikastını ve sonrasının gelişmelerini derlemiş. Bu yazıyı yazarken ben faydalandım, konuyla ilgilenenlere de faydalı olabilir.

(Agos)

Share.

About Author

Comments are closed.