11 Mart 2018 – Veysi Dündar Ömer Faruk Gergerlioğlu ile görüştü: ‘’Herkes için adalet istemeliyiz’’

0

Hak ve adalet kavramları

Veysi Dündar (VD): Hiç bir renk dil din ideolojik yapı ayrımı gözetmeksizin tüm mazlum ve mağdurlara yürek olmaya, ses olmaya çalışan birisiniz. Bu minvalde; “Hak ve Adalet” kavramları ülkemiz için ne ifade ediyor, açıklar mısınız?

Ömer Faruk Gergerlioğlu (ÖFG): Hak ve adalet kavramları ülkemizde maalesef iyi bir yerde değil. Ülkemizde kimlikler daha çok kendilerine Müslüman. Kendileri için hak ve adalet istiyorlar. Hak ve adalet kavramları uzun bir süredir taraftarlık duygusunu yenemiyor. Yüzyıllardır oluşmuş dini, etnik cepheleşmeler hakkaniyet kriterlerine göre giderilmediği için bu olumsuz hal, daha da kötüleşti. Osmanlı’nın yıkılışı, savaşlar, dini, etnik kavgalar, kutuplaşmalar olumsuzluğu artırdı. Siyasi gelişmelerin çok yoğun yaşandığı, konuşmadan ziyade kavganın hakim olduğu bu iklimde hak ve adalet kavramlarının yara alacağı belliydi. Ayrıca dini düşünce ve algının hak ve adalet özünden koparak formel unsurlara tahsis edilmesi de dindarlar arasında bu kavramların zayıflamasına yol açtı.

Herkes için adalet istemeyen bir toplum iflah olmaz.

VD: Bir çok darbeye tanık oldunuz. 15 Temmuz sonrasında; “tespit ettiğiniz”, görülen hak ihlallerini öncekilerle kıyaslar mısınız?

ÖFG: Türkiye tek parti iktidarı ve darbeler ülkesidir. Askeri vesayetin uzun müddet egemen olduğu bir ülkedir. Vesayet el değiştirdiğinde değişen bir şey olmuyor. Zira gücü ele geçiren vesayetin hakkı olduğunu düşünüyor. 15 Temmuz hain darbesi sonrası oluşan tablo çok ağır. Lanetli darbe girişimi sonrası anayasanın 121. maddesine uygun olarak OHAL ilan edileceği belirtildi. Ancak OHAL süre, yer, konu itibariyla anayasaya uygun olmalıdır, uygulanan pratikte öyle olmadı. KHK ile kalıcı olarak kamu görevlilerinin işten atıldığı, 30 gün içinde TBMM’de görüşülmesi gerekirken 31 KHK’da da usule uygun olmayan zaman aşımlarının olduğu, 26’sının neredeyse 1 yıl sonra TBMM onayı aldığı KHK’lardan bahsediyoruz. Ayrıca konusu itibariyla kış lastiği uygulamasının, rektör seçimi usülünün katıldığı torba yasa gibi işlev gören KHK’lar anayasaya uygun değil. En başta anayasal sorun var ve Anayasa Mahkemesi anayasa 148’i bahane ederek KHK’ların konusu olmadığını söylüyor. Ancak 1991’de böyle düşünmemişti ve iptal etmişti. Maalesef mahkeme siyasetten etkileniyor ve bariz hukuk dışılığa müdahale etmiyor. Bundan dolayı büyük mağduriyetler var, insanlar sorgusuz sualsiz işlerinden ihraç edildi. Bunlar çok büyük sayılarda. Ayrıca hukuk kavramı büyük yara aldı. Zira suçlamalarda, gözaltına almalarda, yargılamalarda, cezaevindeki kötü koşullarda çok önemli insan hakları ihlalleri yaşandı. Yasal kriterler suç unsuru kabul edildi. Bu tarz yargılamalar, belki şu an mahkumiyetlere yol açıyor ama çok ağır tazminatlarla AİHM’den dönebileceği kanaatindeyim.

Yargının siyasallaştığı çok açık, bundan herkes şikayetçi en çok da hukuk insanları şikayetçi. Son zamanlarda bilhassa hukukçuları çok karamsar, bedbin, umutsuz görüyorum. Önceki darbeler de milleti perişan etti, ancak bu dönemde de hukuksuzluk ve keyfilik diz boyu.

Medya özgürlüğü anlamında çok büyük sorunlar yaşıyoruz. Düşünce özgürlüğü tehdit altında, yüzü aşkın gazeteci tutuklandı. Uzun tutukluluk süreleri inanılmaz boyutlarda, cezalandırmaya dönmüş durumda. Ülkede önemli bir korku iklimi var. Çok kişi sosyal medya hesabını kapattı veya görüşlerini yazmıyor. Muhalif medya organları çok az ve zor koşullarda. İktidara yakın olan medya çok büyük imkanlara kavuşabiliyor. Yöneticilerin uygulamaları çok ağır şekilde cezalandırılıyor. Düşünce özgürlüğü alanında yaşanan olumsuzluklar uluslararası endesklere de yansıyor. İnsani ve hukuki gelişim endekslerinde son yıllarda büyük bir hızla son sıralara düştük.

Yasama dokunulmazlığının kaldırılması toplumun bazı kesimlerinin kendilerini dışlanmış hissetmesine yol açıyor. Milletin vekilleri kendilerini özgür hissetmiyor. Referandumda tek adamın hakimiyetine yönelik bir taslağın kutuplaştırma sonucu kabulü daha kötü bir geleceği işaret ediyor. Hak ve Adalet Platformu sözcüsüyüm, 18 ayın en büyük OHAL araştırmasını 2173 kişiyle yaptık, 487 sayfa tuttu. Türkçe ve İngilizce yayımladık. İnanılmaz dramlar var orada, ancak mağdurların ifadesiyle tam anlayacağınız çok vahim tablolar var. Bunlar feci bir dönemden geçtiğimizi gösteriyor.
OHAL ve sonrası

VD: Türkiye’de mağduriyetin nesnesi neden hep Solcular, Kürtler ve bazı inanç grupları…

ÖFG: Statükonun istediği tip değilseniz, yandınız. Tornacının yonttuğu şeklinize itiraz ediyorsanız, yandınız. Statükonun dayatmalarına itiraz eden kim olursa olsun ona dersi veriliyor. Bu itirazı solcular, Kürtler, Aleviler, dindar Sünniler yaptı ve mağduriyetin nesnesi oldular. Sağcılık, statükoyu korumaya endeksliydi ve maalesef muhafazakarlar bu tuzağa çok düştü. Statükoyu muhafaza hastalıklarını hiç sorgulamıyorlar. Hak, adalet isteğinin dışlanması çok kötü ama bu mağdurlar için bir işaret olmalı ve sadece kendileri için değil, herkes için adalet istemeliler, bunu başardıklarında yanmaktan kurtulurlar. Biz araştırmamızda mağdur muhafazakarların, diğer muhafazakarlardan gördükleri muamele karşısında şok yaşadıklarını, hayat anlayışlarını gözden geçirdiklerini, çok etkileyici özeleştiriler yaptıklarını da gördük. O ana kadar hissetmedikleri Kürtleri, Alevileri, solcuları anlamaya başladığını söyleyen çok oldu. Bunlar önemli, zira bu toplum musibet gördüğünden hayat dersini doğru çıkarmalı.

VD: 15 Temmuz’dan sonra bazı insanların inanç, politik tercih, ırk vs farkı gözetilmeden sadece muhalif olduklarından dolayı operasyona tabi tutulmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÖFG: Bir takım etiketlemelerle insanların hakları gasp ediliyor. İlk baştan toplum buna göz yumdu ama sonrasında olayın, suçluları cezalandırma değil, muhalif tüm kesimleri tasfiye operasyonu olduğu ortaya çıktı. Sağcısı, solcusu, İslamcısı eğer muhalifse cezalandırıldı. Sesini çıkarmıyorsa kim olursa olsun ona dokunulmadı. Aslında sadece hain darbe sonrası değil, idareciler uzun yıllar öncesinden demokrasiden vazgeçmişlerdi.

Gücünü hakim kılma fikri güçlü bir arzuysa, muhalif tüm kesimlerin hakkının gasp edilmesi kaçınılmaz bir durumdur.

VD: Gözaltına almalar ve tutuklamalarda keyfilikler konusunda düşünceniz nedir?

ÖFG: Kolluk ve yargının tavırları maalesef çok keyfi. OHAL’e güvenerek hukuk dışılık çok yapılıyor. Kadınlar ve çocuklar bu sürecin en önemli mağdurları. 17.000 kadın tutuklu ve 700’e yakın çocuk cezaevlerinde. Hamile ve bebeği olan anneler daha kötü durumda. Yasaya aykırı işler yapılıyor. 5275 sayılı yasa hamile ve 6 aya kadar bebeği olan hanımların cezaevine girişinin erteleneceğini söylüyor, ancak uygulamada bunu dinleyen yok. Hamileyken cezaevine girip bebeği doğduktan sonra tekrar cezaevine dönen kadınlar var. Doğumhane kapısında polislerin beklediği çok vaka var. Yeni doğum yapmış çok anne, bebeğiyle beraber başka illere sorguya götürüldü. Hasta ve yaşlı tutukluların sağlık kurulu raporlarındaki yüksek hastalık oranlarını umursayan yok. Ölene kadar cezaevinde tutulup, bilinci kaybolunca ancak tahliye edilen birçok vaka var. Cezaevinde 80 yaşının üstünde ağır hastalığıyla malül iken kızıyla yaptığı telefon görüşmesindeki sıradan sözleri için hücre cezası verilen pir-i faniler var. Hastaneye gitmek için 45 defa dilekçe verip ancak 60 gün sonra gidebilen ve gittiğinde de kanser olduğunu ve çok geç kaldığını öğrenen vakalar var. Çok basit gerekçelerle tutuklanıp aylarca suçsuzluğunu kanıtlayamayan çok insan tanıdım. Bunların çoğunu vaka vaka takip ettim, ne kadar üzüldüğümü bilemezsiniz. İnsan olan bu dramlar karşısında dayanamaz.

VD: Bir insan hem sağcı hem solcu hem Atatürkçü hem İslamcı hem laik olabilir mi? Khk ile atılanların önemli bir kısmı aynı potaya konmuş görünüyor. Bir insanın bütün bu ideolojilere sahip olması mümkün mü?

ÖFG: Mümkün değil tabii. Ama niyetiniz düşmanlaştırmak, şeytanlaştırmaksa bunları yaparsınız. Muhalif gördüğü herkesi “terörist” diye nitelemeyi kafanıza koymuşsanız bunu çok rahat yaparsınız. Aklınızda, gücünüzü tahkim edecek yeni bir yapılanma varsa yaptığınıza yanlış diyeni tasfiye edersiniz.

KHK’lar anayasa dışı bir dayatmayla uygulanıyor ve hukuk yollarını geciktirmek için OHAL komisyonu gibi oyalayıcı komisyonlar icat ediyorlar. Bu komisyonun verdiği kararların yine hukuki olmadığı belli, ayrıca en az 1 yıldır beklenen bu komisyon kararları dağ fare doğurdu kabilindendir. Araştırmamız KHK’lıların %65’inin işsiz olduğunu gösteriyor. %15’i günlük işlerde sigortasız çalışırken %20’si sigortalı bir işte çalışıyor. Sosyal dışlanma, psikolojik sorunlar ve antidepresif tedavi çok yoğun, boşanmalar buzdağının suyun altındaki kısmı ve ürpertici boyutta. Çünkü çiftler sorunlarını çözecek enerjilerini kaybetmiş.

VD: “Bir devlet kendine karşı çıkanı ne kadar koruyabilirse o kadar güçlüdür” der Paul Valery. Bu sözün uygulanabilirliği mümkün mü?

ÖFG: Çağdaş ve modern devlet teorisinde olması gereken budur. Siz bunu hedeflemişseniz mümkün olduğu kadar bu sözün gereğini yapmaya çalışırsınız. Anayasalar güçlü devlet aygıtına karşı toplumu koruyan sözleşmelerdir. Siz böyle görmez ve toplumun özgürlük kanallarını kaparsanız toplum bunalır, daralır ve mutsuz olur. Kendisini eleştireni düşman değil, geliştiren olarak gören mesafe kat eder. Böylesi toplumlar huzurlu ve müreffehtir. Ancak biz bunu göremiyoruz, demokrasiyle zaten geç ve sıkıntılı tanışan toplum da bunu bilmiyor ve boyun eğecek bir güç arıyor. Boyun eğdireni de maalesef çok garipsemiyor.

VD: Bu süreçte yaşanan trajik hadiseler oldu. Bunlardan en çarpıcı örneklerden biri, bir ailenin Meriç’te boğulmuş olmalarıdır. Bir diğeri de, otizm hastası olan çocuğunu öldürdükten sonra kendini de öldüren kadının dramı. Toplum bu cinneti unutabilecek mi?

ÖFG: Bu ve bunun gibi, trajik çok hadise biliyorum. Binlerce gerçek yaşamı, dramları dinledim. Göğsünüzün daraldığı, gömleğinizin düğmelerini yırtarcasına kendinizi daralmış hissedeceğiniz çok vaka biliyorum. Ege denizinde 5 kişiyle yok olan Maden ailesi, Meriç nehrinde iki ailenin kaybolmasına yol açan facialar unutulmaz. 50’nin üstünde intihar vakası var. Bunlardan biri bahsettiğiniz gibi KHK dramını yaşamış, sıkıntılar içindeki bir annenin otizmli çocuğunu öldürüp intihar etmesiydi. Bunlar vicdanların kanadığı vakalardı. Bu gibi vakalar sesi çıkmayan, çıkartılmayan, susturulan büyük bir kitlenin ne kadar zor durumda olduğunun somut bir fotoğrafı. Bir insan bu denli köşeye sıkıştırılmamalı. Bunu yapan güçlü devlet ise karşısında durmak çok zordur ve maalesef çok inanılmaz vicdansızlıklar rahatça yapılıyor. Ancak toplumun çoğu sessiz, vicdani kriterle değil, taraftar iç güdüsüyle değerlendirme yapıyor, mazeret üretiyor. Bu cinnet hali çok ağır faturalarla geri dönecek. Şu anda hasta olduğu için iyileştirilmesi gerekirken, aksine adeta zehir verilen bir toplumun görüntüsünü yaşıyoruz.

VD: Gözaltındayken işkence görerek öldüğü iddia edilen bir öğretmenin bir buçuk yıl sonra göreve iade edilmesini, defacto hukuki anlayışımızı ortaya koyması açısından değerlendirir misiniz?

ÖFG: Gökhan Açıkkollu vakası gibi çok vaka var. Ancak bu olay çok vahimdir, inanılmaz bir gaddarlığı yansıtmıştır ve kamu vicdanı bu manzaraya isyan etmiştir. Henüz yargılanmadan gözaltında işkence iddiaları sonucu ölen bir öğretmen, darbeci ilan edilerek hain oldu ve cenazesi ortada kaldı. Hainler mezarlığı dışında bir yere gömülmesine izin verilmedi. Zaten ölüm öncesi ruhsal ve fiziksel sıkıntılar yaşayan, kötü muamele gördüğünü iddia eden bir kişi var ve gözaltındayken ölüyor. Bu olay hakkında yapılması gereken savcılık araştırması suçlanan memurların ifadesine bile başvurulmadan kapatılıyor, yapılan itiraz ise 14 aydır dosya kapağı açılmadan Sulh ceza mahkemesinde bekletiliyor. Aileye cenaze arabası ve yolda cenazeye kullanılacak ilaç verilmek istenmedi, köyünde Belediye mezar kazmak için kepçe vermedi, cenaze namazını köylüler kıldırdı. Sonunda ona “pardon” dendi, göreve iade yazısı gönderildi. Devlet yetkilisi bunun ölüm dolayısıyla bir dosya kapama işlemi olduğunu, şahsın suçsuz olmadığını bir hakim edasıyla söylese de bu, kamu vicdanı tarafından inandırıcı bulunmadı. Zaten bürokratın kullandığı buyurgan, sert, soğuk dil kendisini yüceltenin suçunu itirafı gibiydi.

VD: Yaşanan bu travmatik ayrıştırıcı dönemin tedavisi ve telafisi nasıl olacak?

ÖFG: Çok zor. Zaten en çok buna üzülüyorum. Bu toplumun ayrımcılığı yenmesi, devletin haksızlık yaptığı kesimlerden özür dileyip, enkazı telafi etmesi gerekirken yapılan tam tersi. İşte bu, toplum adına çok üzüldüğümüz bir tablo. Yanı başımızda bu hastalıkları, devlet ceberrutluğunu yenip demokrasiye kavuşamayan, iç savaşlardan kurtulamayan devletler varken bizim halimiz hiç iç açıcı değil ve bir silkiniş gerçekleştirmezsek aynı duruma düşebiliriz endişesini taşıyorum.

Bu yazı Ocak medya web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.