11 Ocak 2021 – Salgın,Boğaziçi direnişi ve Trump faşizmi… – Mustafa Paçal

0

Bir yanda salgın nedeniyle çekilen acılar ve kaybolan hayatlar, diğer yanda ise yaygın işsizlik ve yoksullaşma ve herkesin ne olacak bu salgının sonu dediği zor zahmet bir dönemden geçiyoruz.

Tüm bu kötülük hali bizlere her ülke ve toplumdaki etkileri kuşkusuz aynı olmamakla beraber salgının insanlık için acı bir ortak kader olduğu ve bu salgından ancak hep birlikte dayanışma ve yardımlaşma içinde çıkacağımızı söylüyor.

Aşılama uygulamaları pek çok ülkede başlatılmış olsa bile halen aşılamayı başlatamamış ülkelerde var.

Türkiye de bu ülkelerden biri, neden ve aşı nerede?

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tüm ülkelere salgına karşı aşılama yapmak için işbirliği ve dayanışma çağrısı yaparak, tüm ülkelerin aşı programlarının uyumlu olarak sürdürülmesi ve ellerindeki fazla aşıların ihtiyaç sahibi diğer ülkelerle paylaşılması için COVAX koordinasyonu içinde davranılmasını ve öncelikle de sağlık çalışanlarının aşılanması gerektiğinin altını çizerek açıklıyor.

Türkiye bu koordinasyonun içinde değil halen, neden?

Türkiye başından beri salgın sürecini dürüst ve açık yönetemedi.

Gerçek vaka ve ölüm sayıları kamuoyundan saklandı.

Sonuçta özellikle Tabipler Birliğinin ısrarlı ve kararlı mücadelesi sonucunda süreç eskiye göre daha şeffaf yönetilir bir duruma getirildi.

Şimdi Türkiye Cınovax Çin aşısını tercih etti. Neden etti?

Bu karar tamamen iktidarın tasarrufu ile alınmış bir karar ve tartışılmaya halen devam ediliyor.

Tercih edilen aşının 3. faz sonuçları henüz belli bile değilken, neden bu aşının tercih edildiği hakkında kimsenin bildiği bir şey yok; ancak aşının Çin’den doğrudan devlet tarafından mı satın alındığı, yoksa aracı bir şirket mi tartışmaları ve aşının güvenilir olup olmadığı tartışmaları sürüp gitmekte.

Ve sonuç olarak salgın tüm şiddetiyle sürüyor, her gün yüzlerce insanımız ölüyor ve biz halen aşılamayı başlatamamış ve ne zaman başlanacağı da henüz bilinmeyen bir ülke olmaya devam ediyoruz.

Salgın önleme nedeniyle iktidar tarafından sürdürülen kısıtlamalar da bir yandan sürüyor.

Sürüyor da bu kısıtlamaların yarattığı sosyo-ekonomik tahribat da sürüyor. Özellikle işyerleri kapalı olan esnaf kan ağlıyor.

Bir taraftan geçim derdi diğer taraftan ödenmesi gereken sigorta ve vergilerin yükü altında eziliyorlar.

Durumu daha zor olanlar ise banka kredisi alıp ta ödeyemeyen esnaflar, onlar için geriye söylenecek söz kalmıyor.

Milyonlarca esnaf üyesi olan Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) bu zor günde esnafın, sanatkarın sesi ve eylemi olacağına, iktidara rica minnette bulunmayı tercih ediyor.

Oysaki kararname ile anti-demokratik şekilde üniversitelerine rektör atanan Boğaziçi Üniversiteli öğrenci ve akademisyenlere bir baksınlar.

Gencecik çocuklar nasıl da tepeden yapılan rektör atamasına birlik içinde karşı çıkıyorlar.

Evet…

Boğaziçi Üniversitesine Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yapılan atama yasal olarak doğrudur ama meşru değildir.

Her konuda “istişareye” önem verdiğini söyleyen Ak Parti sözcüleri neden bu atamada ve diğer tepeden yapılan atamalarda istişare etme gereği duymadılar.

Gittiler atamaya tepki gösteren öğrencilere terörist suçlaması yaparak şiddet yolunu seçtiler.

Türkiye’nin eğitim ve bilimde geriye kalan en gözde üniversitesinin kapısına utanmadan sıkılmadan kelepçe vurarak kendilerini tüm dünyaya bir kez daha rezil ettiler.

Neden gece yarısı sözde azılı bir teröristi ele geçirme görüntüleriyle suçsuz öğrencileri gözaltına alarak işkence yaptılar.

Bunun tek bir nedeni var.

İktidar, toplumda verdiği kararların tartışılmasını, itiraz edilmesini ve hatta karşı düşünce ve öneri verilmesini dahi istemiyor.

Herkesten verilen kararlara biat etmesini istiyor.

Hal böyle olunca da itiraz edenlerin payına şiddet, işkence, hukuksuzluk ve zorbalık düşüyor.

Bu bezirgan saltanatı sürdürülemez ve öyle de olacak, burası “Dingo’nun ahırı” değil, bu devran dönecek.

Diğer yandan salgın süreci dünyada sağ popülist ve otoriter rejimlerin yönetim olarak oldukça işine gelmiş gözüküyor. Salgın nedeniyle var olan baskı ve yasakları daha da arttırmak eğilimine girdiler.

Türkiye de bu ülkeler arasında bulunuyor.

Boğaziçi eylemlerini bastırmak için valilik hemen iki ilçede salgın nedeniyle gösteri ve yürüyüşleri yasakladı.

Ve ABD ve Trump…

Öte yandan salgın sürecinin en etkili siyasi ve toplumsal etkileri ABD’de görüldü. Kasım ayında yapılan başkanlık seçimleri öncesinde başlayan siyasi gerilim ve kutuplaşmanın sonucu, işin ucu faşist bir güruh tarafından temsilciler meclisinin basılmasına kadar vardırıldı.

Bu demokrasi ahlakı dışı gelişmeler sonucunda Trump, ABD siyasi tarihi içinde her bakımdan en nefret edilen başkan olarak yerini aldı.

Seçim öncesi ve seçim sürecinde görevini devretmeyeceğini ve seçim sonuçlarının hileli olduğunu ileri süren Trump, taraftarlarını meclisi basmaya ve büyük bir kaos yaratmaya kadar teşvik ve tahrik etti.

Trump, ABD demokrasisine ve hukukuna karşı bir suç işlemiştir ve artık kendisi demokrasi düşmanı olan bir suçludur.

Tabii sadece ABD demokrasisine karşı değil bu suç dünyada ki tüm demokrasilere karşıda işlenen bir suçtur.

Trump, giderayak, demokrasilerin ortadan kaldırılmasına yeminli faşist, demokrasi düşmanı çevreleri yüreklendirerek demokrasilerin mabedi parlamento binası saldırmalarını istemiştir.

Üstelik bunu, kendisini ABD başkanlığına taşıyan bu demokrasi olduğu halde yapabilmiş olarak gözünü karartmıştır.

Sonradan yaptığı karşı açıklamalar onun suçlanmasını etkilemeyecek ve demokrasi düşmanı suçunun bedelini ödeyecektir.

Yalnız bu olaylar karşısında Ak Parti sözcülerinin yaptığı açıklamalar da oldukça manidardı.

Kendi ülkelerinde seçilmiş milletvekili ve belediye başkanlarını her türlü hukuksuzluk ve zorbalık yöntemleriyle görevden alan Ak Parti sözcüleri, ABD’de yaşananlar için “herkes seçim sonuçlarına saygılı olmalı” deyiverdi.

Buna halk arasında “yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış” derler.

Pişkinlik ve yüzsüzlüğün sınırı yok derler.

(Gazete Davul)

Share.

About Author

Comments are closed.