11 Temmuz 2019 – NAFAKA VEYA EKMEĞİN ASIL SAHİBİ – Cihan Aktaş

0

Birkaç yıl önce, yaşı otuza yaklaşan akrabam bir genç adamla sohbet ediyorduk. Konu evliliğe geldiğinde, bu konuda ağırdan almasının sebebini “Boşanırsam, hayat boyu nafaka ödemek istemiyorum” diye izah etti. Genç bir adam daha evlenmeden niye boşanmayı düşünür? Bu kaçışı aslında, çekirdek aile yuvası içinde yerleştiği konforlu hayatından vazgeçmeyi göze alamayışıyla aynı şeydi. Rahatı yerindeydi evde, odası vardı, hem emir altında çalışmayı sevmiyor, sık sık iş değiştiriyordu.  Gerçi evlerindeki konforu kaybetmemek kimi genç kızlar için de evlilikten kaçınma sebebi.

Beri taraftan boşanan erkekler yaygın olarak, ömür boyu nafaka ödeme sorumluluğundan şikayet ediyorlar.  Oysa çalışan kadınlar boşanma durumunda nafaka alamıyor, yeni bir evlilik yapanlar da… İşsiz kadın da bir işe girdiğinde nafaka alma hakkından mahrum kalıyor. Velayat babada ise çalışan kadın da nafaka veriyor. Babanın gelirini asgari ücretten göstererek çocuğuna son derece düşük nafaka vermesi az görülen bir tutum değil. Boşanan bütün çiftlerin nafaka konusunda aynı kefeye konulması elbette haksızlığa uğrayanın sesinin bir öfke uğultusu içinde kaybolması anlamına geliyor.  Çiftlerin geçmişleri, güçleri, imkanları farklı, evliliğe kattıkları, evlilikten azalttıkları da öyle… Bu dikkate alınmadan nafaka konusu kimseye haksızlık yapmadan çözümlenebilecek gibi durmuyor hala maalesef. Gururlu insanlar ve bir tutanağı olmayanlar daha çok hırpalanıyor.

Kimi kadınlar için boşanma durumunda ömür boyu nafaka –bir daha evlenmedikleri ya da bir türlü kendilerini iadere edecek duruma gelmedikleri takdirde- niye gerekiyor; cevabı hayat sahnesinde sık sık karşımıza çıkan bir soru bu.

Dar gelirli dul bir kadın için yeni bir düzen kurmak hiç kolay değildir, çolukla, çocukla. Bizim kuşağımızın gençlik yıllarında boşanmalar şimdiki kadar yaygın değildi, nafaka uygulamaları da genellikle kadını mağdur edecek şekilde gerçekleşiyordu.  80’lerin sonları olmalı: Boşanmanın ardından iki çocuğuyla baba evine sığamadığı için, boyunlarına bağladığı taşlarla, çocuklarıyla birlikte kendini denize atan bir kadın hakkındaki haberi hatırlıyorum. Kalabalıklar içinde insan nasıl bu kadar yalnız ve çaresiz olabilir? Birçok boşanmış kadın, tecrübesiz ve kimsesizse, iş yerinde tacize maruz kalır. Tacize karşı koysa bile adı kolaylıkla “yollu”ya çıkar, çıkarılır. Empati, diyordu Aliya, yani zaten kişilikli olmakla aynı şey.

Bir boşanmanın ardından birçok erkek kısa süre içinde yeni bir evlilik yaparken kadınların çoğu evlilik düşüncesini bir kenara bırakıyor, çocuklarını yetiştirmek için vermeleri gereken hayat mücadelesi nedeniyle. Eski eşinin nasıl bir hayat yaşadığı, çocuklarının da babası olan adamı hiç mi ilgilendirmiyor?

İslami olmayan bir hukuk sistemi içinde nafaka konusunda İslami hukuk kurallarını uygulanmasını talep edenler var bir de…  O kadına daha önce de erkek kardeşleri İslami miras hukukunu öne sürerek payını azaltarak vermiş veya hiç vermemişlerdi. Boşanmış kadın aynı erkek kardeşin evinde çocukları bir yana tek başına gururu incinmeden, hayatına çeki düzen verecek şekilde desteklenerek yer bulabilir mi? Doğrusu asıl sorun, “İslami nafaka”dan söz edilirken bile “ekmeğin asıl sahibi kim?” sorusu üzerine düşünülemez oluşu. Mehir zaten genellikle semboliktir; kim boşanmak için evlenir ki…

Beri taraftan boşanmalar artış gösterse de mütedeyyin ve muhafazakar kesimlerde kadınların ev dışında bir çalışma hayatı olması genellikle hoş kabul görmüyor. Birçok kadın gençlik enerjisini yuvası ve çocukları için harcıyor. Kamusal alanda veya herhangi bir işte tutunmak ise en çok gençlik çağında olası. Dolayısıyla orta yaşların eşiğinde kadınlar boşanmanın ardından hiç hazır olmadıkları bir hayatla yüzleşirken büyük bir çıkmaza düşüyor.  O yaşta uygun, haysiyetlerini koruyabilecekleri bir iş bulmaları mümkün olacak mı?

Sosyal medyada gerçekleşen nafaka tartışmalarına yol açan şikayetleri anlamaya çalışıyorum.  Bu konuda tweetler de yazdım. “İslami miras hakkından mahrum edilen ve bir gelir, meslek veya hamiden de yoksun  ev kadınları boşandıklarında, bir de nafaka almazlarsa nasıl tutunacaklar hayata? İslami ölçülere sahip nafaka, miras hakkının ortadan kaldırılmadığı, boşanmış kadına kendi ailesinin kaynak sağladığı örnekler için anlamlı.” şeklinde bir içeriği olan tweet’ime gelen bir yorumda boşanılan kadına “Bir kursa gidip meslek edinmeyi öğrenmesi için mühlet verilebileceği” dile getiriliyor.

Bir kursa gitmek, meslek edinmek yapıcı bir tavsiye, ancak evli kadın için uygun bulunmayan nasıl oluyor da kolaylıkla boşanmış kadın adına gayet uygun bir çözüme dönüşüyor?  Kaldı ki boşanmanın bedeli toplumumuzda kadınlar için erkeklere göre çok daha ağır, yukarıda değindim buna. İş ortamları beton cangıllara dönüşmüş durumda ve modern kent tasarımında kadınların güvenliğinin, anne kadınların huzurunun hesaba katıldığı hiç söylenemez. Doğru, antik şehirler de daha farklı değildi, ancak o dönemlerde şehrin kadını izbe veya ışıltılı mekanlarda şimdilerde olduğu ölçüde ekmek parası peşinde koşmuyordu.

60’ların ortalarına düşen ilk çocukluk hatıralarımda bir türlü ayrılmayan ama bir araya da gelemeyen çiftler vardı, ansızın terk edilip ömür boyu yalnızlığa mahkum olan, ağabey evinde sığıntı muamelesi gören kadınlar. 80 veya 90’lı yılların boşanmalarında babalar üç kuruşluk nafakayı mahkeme kanalıyla bile ödemekten kaçınırken , bütün varlıklaırnı çocuklarına babasızlığı  hissettirmemeye adayan ne çok kadın tanıyorum!

Boşanmanın iki tarafın da mağdur edilmediği, hakiki mağdurun ise desteklendiği bir çerçevede gerçekleşmesi niye mümkün olamıyor? Kadınların ekonomik bağımlılığı aynı zamanda sosyal bağımlılık anlamına geliyor. Hayatın içinde olmak aynı zamanda geliştirici bir işin, bir faaliyetin içinde olmak demek; Hz. Zeynep binti Cahş’ın deri işçiliğindeki ısrarından bunu öğrenmiştik. Yakından tanıdığım orta yaşlı bir kadın geçen yıl eşi genç bir kadın için kendisini terk ettiğinde çocuklarıyla birlikte üzüntüden felç olmadıysa, bunu içinde bulunduğu toplumcu faaaliyetlere borçlu. Kimisi çıkıp der ki dizini kırıp evinde otursaydı da kocasına sahip çıksaydı. İyi de böyle bir formül kurulamıyor işte, iki tarafın evliliğe varlığından adadığı pay aynı şey değil. Daha boşanmadan hayatına genç bir kadın katan, çocuklarının annesinin de bu oldu bittiye rıza göstermesini bekleyen orta yaşlı koca, rahatlıkla eski karısına sürekli nafaka vermek zorunda olmadığını öne sürüyor şimdi.  Karısı niye çalışmıyor, eli ayağı tutmuyor mu? İyi de karısı iş hayatından çocuklarına bakmak için uzaklaşmıştı, nasıl unutur? Üstelik iş tecrübesi olmayan boşanmış kadın düşük ücretle köle gibi çalıştırılmayı göze almalı.

Kadınların ev dışı çalışma girişimlerine karşı olan kesimlerin aynı zamanda nafaka konusunda da karşıt bir tavır sergilemesi şaşırtıcı mı? Haddizatında İslami kesimler iş ve emek meseleleri konusunda kapitalistlerden farklı olarak nadiren çözüm ve ortam üretebiliyorlar. Son on yıl içinde özellikle, her şeyi devletten ve hükümetten bekleme rehaveti çıktı ortaya. Boşanma sorunları değil sadece, çevre ve işçi sorunları da çözüm ve öneriler hep devletten beklenildiği için adeta umursanmaz oldu. Oysa bir gençliğin geleceğe anlamlı ve dolu dolu atılımı açısından toplumsal sorunlara yönelik duyarlık akıp giden hayatı çözüm üreterek üstlenmekle aynı şey.

İslami kesimlerde modern dünyada pek çok şey değişirken kadının güven uyandıran bir sabite olması beklenir. Muhafazakar erkekler geleneğin kendilerine tanıdığı hakları memnuniyetle kabul ederken aynı geleneğin yüklediği sorumlulukları yerine getirmekten uzak durmaktalar. Gelgelelim bir varlık seçmelerle oluşmuyor. Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirinin velisi olamadığında ne ortak kamusal bir dil gerçekleşiyor ne de çeşitli sorunlar aynı kıstasla çözümlenebiliyor.

Hayatta tek başına mücadele etme konusunda hiçbir hazırlığı olmayan kadınların sayısı hiç az değil.  Bütün enerjisini evliliğine harcayıp razı olmadığı boşanmanın ardından enkaza dönüşen kadınlar var. Ancak nafaka ödeme sorumluluğu genç erkekler üzerinde de evlilikten vazgeçmeye kadar götüren bir baskı oluşturuyor. Geçmiş dönemde nafaka meselesi yüzünden biriken acılar üzerine analitik düşünmeyen bir hukuk, bir siyaset, bir sivil toplum, 2010’lu yılların başında çözümü İstanbul Sözleşmesi’ne bırakmanın konforunu tercih etti, neredeyse yüz elli yıldır, kervanı yolda düzene sokma mantığıyla, benzeri karmaşık ancak ayyuka çıkmış sorunların çözümsüzlüğünde yapıldığı üzere. Mesele şu ki geçen yıllar içinde bu alanda toplumsal gerçeklerimizi dikkate alan ciddi ve kapsamlı bir çalışma yapıldığından da haberli değiliz.

Her çift boşanmadan aynı şekilde etkilenmiyor, nafaka tek bir formülle çözümlenebilecek bir problem değil. Boşanma sürecinde biriken nefret yüzünden adalet bir tarafa bırakılıp karşısındakini cezalandırma yolunu tutuyor çiftler. Çocuk/ları göstermeme, mal kaçırma, nafaka ödememek için elinden geleni yapma… Cinayete kadar varan hınç, temelde kadına yönelik bakış açısı gibi “şeref” ya da “onur” kavramları konusunda da yanlış bir terbiyeden besleniyor. Burada karşımıza çıkan sorulardan biri de şu: Boşanan kadınların çoğunluğunu nafakaya bağımlı kılan güçsüzlüğü oluşturan sebepler nasıl ortadan kaldırılabilir?

Muhafazakar bakışta kadın, toplumsal güçsüzlüğe yol açan bir nahiflik ve soyutlanmayla değer kazanıyor; tabii sadece hayali bir imge, soyutlamada oluşan bir değer sözünü ettiğim. Rollerin paylaşımında kadın modern/geleneksel ikilemini aşıp da yuvasını kurmak için büyük bir çabanın içine düşmeli, aksi halde sorunların müsebbibi olarak gösterilir. Rüya kadını olamadığı için suçlanan, tabiattan yalıtılmış beton hücrelerde anne veya kayınvalidesinin üretimlerini gerçekleştiremediği kadar rüya kadını olamadığı için de kusurludur. Sözünü ettiğim çatallanmış bakışın değişmeye başladığını biliyorum, gençlerin karşı cinse bakışı eskisi kadar “fark” ve “eşitlik” ölçülerini birbiriyle yarıştırmıyor, bunu onlara öğreten de bilgiden ziyade ortak kamusal tecrübeler. Ancak bu değişmenin de bir bedeli var: Uzayan eğitim çağından, uzayan en ideal iş beklentisinden, uzayıp giden kendini yetiştirme çabalarından ve kuşkusuz yukarıda değindiğim gibi ailenin sağladığı konfor yüzünden genç kızlar da genç erkekler de kolayca evlenmeye karar veremiyor. Evlilik hayatının sürüp giden gelişme çabasını kesintiye uğratacağına dair endişeler, aşka dair umutları bile bastıran bir etki uyandırıyor.

Evler eski evler değil, dolayısıyla evlilik ilişkisinin bağlamları da değişti ve bu aile kurumunun çöküşe geçtiği anlamına gelmiyor. Bir geçiş döneminde, gençlere birbirlerine anlayışla yaklaşmanın dilini benimseme konusunda yardımcı olmalıyız tecrübe ve çıkarımlarımızla, elbette yaşlı kuşaklar olarak birbirimize de; kötümserlik bulaşıcıdır çünkü… Evlilikler aşkın ve saygının hızla tükendiği mekanik iş düzeni mantığından nasıl kurtulabilir, çiftler varlıklarını birbirinde tüketmek yerine birbirinde nasıl geliştirebilir…  Hayatın derslerini doğru anladığınızda ve içtenlikle konuştuğunuzda, komplo teorilerine ihtiyacınız olmayacaktır.

(Nihayet-Temmuz)

Share.

About Author

Comments are closed.