15 Nisan 2019 – MHP’nin siyasetteki özgül ağırlığı daha da artacak – Bekir Ağırdır

0

Partiler ittifaka mecburlardı ve önümüzdeki dönem bu mecburiyet daha da güçlenecek

31 Mart yerel seçimlerinin ve 24 Haziran 2018 genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sayısal sonuçlarını beraberce, il bazında bir istatistiki “çoklu mütekabiliyet analizi” yaptığımızda ortaya çıkan tablo ve harita, bir başka yöntem ve yaklaşımla da üç farklı siyasi kümeye işaret ediyor. Bilgisayar, siyasi örüntüler üzerinden illeri uzay boşluğunda grafikteki gibi bir harita oluşturuyor. Haritayı ya da grafiği açıklamak için eksenleri anlamlandırmaya çalıştığımızda iki eksenin açıklamaları ve anlamları ortaya çıkıyor. Dikey ekseni açıklayan şey, illerin sosyoekonomik gelişmişlik seviyeleri denilebilir. Eğitim seviyesi oranlarından, gayrisafi yurtiçi hasılaya katkıları gibi birçok göstergeye, hayat tarzları ve dindarlık seviyesi gibi KONDA araştırmaları bulgularına bakıldığında bu eksen sosyoekonomik seviyeye göre bir sıralamaya da işaret ediyor. Yatay eksen ise daha net, etnik aidiyeti gösteriyor. Yani siyasi tercihler ve seçim sonuçları bu iki eksen üzerinde oluşuyor denebilir.

Bundan sonraki analizimiz ise KONDA Barometreleri araştırma dizisi bulguları üzerinden. 2018 yılında her ayın birinci hafta sonu, hanelerde yüz yüze görüşmeye dayanan araştırma dizisinin demografik veri ve bulguları, yukarıdakine benzer çoklu mütekabiliyet analizine tabi tutulduğunda ise aşağıdaki grafik oluşuyor. Her bir haneden toplanan 8 ayrı demografik verinin ve siyasal tercihlerin birbiriyle ilişkilendirilmesine dayanan grafiğin anlamlandırılması için iki eksene odaklandığınızda yine yukarıdakine benzer bir örüntü olduğu anlaşılıyor. Dikey eksende gelir, eğitim seviyesi gibi somut demografik veriler yukarıdan aşağıya doğru düşüyor, dindarlık seviyesi, örtünme gibi veriler aşağıdan yukarıya doğru artıyor. Yine bu eksene sosyoekonomik gösterge diyebiliriz. Yatay eksen de yine benzer biçimde etnik aidiyet üzerinden oluşuyor. Siyasi tercihlerin ya da parti tabanlarının toplumun hangi kesimlerine yaslandığı açık biçimde gözleniyor.

Aşağıdaki üçüncü ve son grafikte ise 9 yıllık süre içinde, KONDA Barometresi araştırmaları  bulgularına göre parti tabanlarının toplumun demografik örüntüsü içindeki hareketleri görülüyor.

Bu üç analizin ve grafiğin bir arada gösterdiği temel karakteristik şudur: (1) Partiler aynı seçmen tabanlarına, bir bakıma aynı demografik – sosyolojik – kültürel ve ekonomik kümelere sıkışmışlık içindedirler ve kapsama alanları değişmemektedir. (2) Bu durum partilerin kimlik politikalarına sıkışmalarını da üretmekte ve beslemektedir. (3) Yaşanan siyasi kutuplaşmanın bir adım ötesi kimlikler arası kutuplaşmadır. (4) Yaşanan kutuplaşmanın görünür olan siyasi kutuplaşma katmanı AK Parti yandaşlığı ve karşıtlığı gibi iki uçlu ve tek eksen üzerindeki bir kutuplaşma olsa da aslında toplumdaki kutuplaşma üç köşelidir. Ki bu da üç Türkiye analizimizi doğrulamakta ve bir başka pencereden analizle de aynı sonuca işaret etmektedir.

31 Mart Yerel Seçimlerinin sonuçlarını da esas itibariyle bu tablo belirlemiştir. Ekonomik krizin etkisi olsa da seçmenler kutuplarından çıkmayı değil, ya sandığa gitmemeyi ya da gidip kendi bloklarında yer alan öbür partileri tercih etmişlerdir.

Yaşanmakta olanlar sayısal analizleri de anlamsız kılıyor aslında

İstanbul seçimleri etrafında üretilen tartışmalar, bu tartışmaların dayandığı argümanlar, YSK’nın açık kanun hükümlerine karşın verdiği kararlarla süreç rasyonalite içinde analiz yapmayı bile anlamsız hale getiriyor bir bakıma. Yine de serinkanlılığımızı koruyarak seçim sürecine dair dinamikleri not etmeye devam edelim.

Toplumun hukukun üstünlüğüne inancını, birbirine güveni, ortak yaşama iradesini zayıflatan bir süreçten geçiyoruz. Toplumun hakikatle ilişkisi bozuluyor. Siyasetin ve medyanın dili de seçim süreci ve hala süren tartışmalar ve siyasi hamleler de toplumun zihin haritasındaki bu olumsuz süreçleri ve sonuçları etkiliyor.

Toplumun beklentileri hangi farklı eğitim seviyesinde, faklı din ve etnik aidiyette, farklı siyasi tercihte olmasına bakmaksızın ekonomiden, hanenin dirliği düzenliğine dair gelişmelerden biçimleniyor. Beklentiler bu anlamda ortaklaşıyor. Fakat korkuları kültürel aidiyetine ve farklılığına göre değişiyor, duyguları ise siyasetten besleniyor ve biçimleniyor. Siyaset ve özellikle karikatürleşmiş medya ise korkuları besleyerek duyguları manipüle ediyor ve bir bakıma kültürel kimliklere sıkışmışlığı hem çoğaltıyor hem de bu durumdan güç devşiriyor.

Sonuçta da bu siyasi seçenekler içinde, kutuplaşmaların ve kimliklere sıkışmanın ürettiği zihni ve ruhi esaret içinde siyasi tercihler ve seçim sonuçları şekilleniyor.

Tam da bu nedenle yerel seçim değil genel seçim yapmış olduk bir bakıma. Yeniden kimlik sayımı yaptık. Fakat bu kez farklı olan kutuplarımıza, pozisyonlarımıza aşkımızdan değil karşı kutba, pozisyonlara olan duygularımızla aynı kutuplarda durmaya devam etmeyi gerekçelendirdik kendi zihnimizde. Teoride “negatif kimliklenme” olarak adlandırılan bu durum tam da yerel seçimi belirleyen dinamik oldu. Bunu yaratan da özellikle iktidar blokunun yürüttüğü kampanya dili oldu. Yaşanılan derin ekonomik krizin siyasi tercihlere yansıması tam da bu nedenle çok düşük seviyede oldu.

Sahicilik yitimi AK Parti seçmenini tereddüde düşürdü

Özellikle iktidar blokunun yaşadığı “sahicilik yitimi” karşı tarafı konsolide ederken kendi seçmenini tereddüde düşürdü. Romantik sloganlar ve filmler, kürsülerde oldukça sert ve ötekileştirici söylemler ve gündelik hayatta yaşanılan enflasyon ve işsizlik korkusu gibi üç ayrı katmandaki üç ayrı algı, iktidar bloku seçmeninin partisine sahip çıkış duygusunu törpüledi.

Kutuplaşmanın çözülme belirtisi gösterdiği şeklinde algılanabilecek Ankara, İstanbul Belediye Başkanlığı seçim sonuçları gibi örneklerin, muhalif blokun başarısından ve çekme gücünden değil iktidar blokunun itme gücünden beslendiğini söyleyebiliriz. Yoksa toplumun her kesiminin kendi partisine eleştirel pozisyonunda ve giderek siyasi aktörlerden umudunu kesme noktasında oldukça güçlü bir eğilim hemen her araştırmada gözleniyor.

Yine seçim sürecinin öne çıkan karakteristiklerinden birisi ‘ki siyaseti de gelecekte belirlemeye devam edecek olan’ ittifak meselesi oldu. Başkanlık sistemine geçişle beraber seçimlerin temsiliyete dayanan sonuç üretmesinden kazanma – kaybetme gibi ikili bir sisteme dönüşü nedeniyle uzun vadede siyasetin konsolide olması beklenir. Partiler bu nedenle ittifaklara mecburlardı ve zaman içinde bu mecburiyet güçlenecek. Hangi aktör hangisini yutar ayrı mesele ama giderek siyaset üç Türkiye’nin üç partisine ya da blokuna dönüşecek kaçınılmaz olarak. Öte yandan şunu da not etmeliyiz ki bu seçim sonuçlarından sonra MHP’nin iktidar blokunda, hem Cumhurbaşkanı hem de sistem üzerindeki özgül ağırlığı daha da artacak.

Siyasetin bireyselleşmesine değil siyasi alanın genişletilmesine ihtiyaç var

Yine gözlenen bir başka siyasi dinamik, siyasetin bireyselleşmesinin tüm siyasi aktörlerce sahiplenilmesi oldu. Yoksullukla mücadele programlarının değil, yoksullara yardım programlarının öne çıktığı, metropolleşmekte olan ülkenin yerel yönetim modelinin ne olması gerektiği üzerine programların değil, merkeziyetçilikle uzlaşma vaatlerinin öne çıktığı bir yerel seçim süreci yaşadık. Örgütlü toplumun öne çıkarıldığı değil, kaldırımlarda dolaşarak tek tek el sıkışmaların, koltuğunuza oturup deterjan reklamı kıvamında siyasi reklamların hakim olduğu kampanyalar izledik. Halbuki hala toplumun “biz olmak”, farklı kümelerinin ortak dertlerini çözmek, toplumsal uzlaşmalar üretmek, siyasetin münakaşa zemininden müzakere temelli siyasi kültüre evrilmek gibi dertleri var. Ve bu dertler bireyselleşmek üzerinden değil örgütlenmek, kurumlar ve kurallar üzerinden çözülebilir ancak. Eğitim, hukuk, laiklik gibi meselelerini çözmüş batı toplumlarında siyasetin bireyselleşmesi normal süreç olsa da henüz bu dertlerini bile çözememişken bilgi toplumuna geçmeye de çalışan bir toplumda örgütlü siyaset dışında bir yol ve yöntem yoktur. Karşı karşıya olduğumuz çok katmanlı, çok boyutlu devasa meselelerin siyaset marifetiyle çözümü dışında bir yol yoktur. Bu da ancak siyasi alanın bireyselleşmesinden daha çok toplumun örgütlenmesini de teşvik edecek siyasi alanın genişletilmesiyle mümkündür.

(T24)

Share.

About Author

Comments are closed.