12 Eylül 2020 – Türkiye’de Demokrasi Muhalefetin İdeolojisidir – Vahap Coşkun

0

Röportaj: Naman BAKAÇ

Vahap Çoşkun akademisyen bir hukukçu olmasının yanında farklı disiplinlerle de ilgilenen, medyada ve sivil toplum içerisinde de aktif bir şekilde yer alan bir isim.

Naman Bakaç Perspektif için Vahap Coşkun ile AK Parti’deki dönüşümden MHP’nin siyasal iklim üzerindeki etkisine, HDP’nin yaşadığı siyasi krizden çözüm süreci muhasebesine pek çok başlığı ele alan uzun bir söyleşi gerçekleştirdi. İki bölüme ayırdığımız söyleşinin bugünkü ilk bölümünde Coşkun’un mevcut siyasi iklime ve güncel tartışmalara ilişkin görüşlerinin yanı sıra özel olarak AK Parti ve HDP ile ilgili değerlendirmelerine yer veriyoruz.

NAMAN BAKAÇ: İktidarın bugünkü milliyetçi, güvenlikçi ve otoriter söylem ve politikalarını merkeze alarak, aslında 2002’den beri yürütülen farklı politikalara rağmen her zaman aynı zihniyete sahip olduğunu dillendiren yaygın bir okuma var. Bu okuma, iktidar üzerinden dindar-muhafazakâr kesimleri de yargılayan bir düzeye varabiliyor. Bugünkü ruh haliyle gerçekleştirilen ve özcülükle de nitelenebilecek bu geriye doğru okuma tarzlarına bakışınız nedir? Tarihi geriye doğru okumak mı yoksa olgu ve aktörleri kendi tarihsel koşulları içinde bir okumaya tabi tutmak mı daha anlamlı? Siz siyasal gelişmeleri, tutumları nasıl okuyorsunuz, nasıl bir okuma tarzı öneriyorsunuz?

VAHAP COŞKUN: Siyasete bakışımı belirleyen başlıca üç noktanın altını çizmek isterim: Birincisi, “özcü” bir yaklaşımın külliyen yanlış olduğu kanaatindeyim. Siyaset sahnesi, mutlak iyilerin ve mutlak kötülerin yer aldığı bir Yeşilçam filmi değil; böyle bir film setinde yaşamıyoruz. Dolayısıyla bir kesim mutlak iyi, doğru ve ilerici, diğer kesim ise mutlak kötü, yanlış ve gerici olarak değerlendirilemez. Türkiye özelinde konuştuğumuzda da solcu, laik ve seküler kesimlerin tarihin her zaman doğru tarafında, buna mukabil sağcı, dindar ve muhafazakâr kesimlerin ise mutlaka tarihin yanlış tarafında saf tuttukları da söylenemez. “Sağcı” olarak nitelenen toplum kesimleriyle asla iş birliği yapılmaması gerektiğini bildiren bir siyasi tavır, hem ilkesel olarak yanlıştır hem de Türkiye’nin gerçeklerine ters düşer. “Kartaca yıkılmalıdır” anlayışı, gerçek manada ne demokratik siyaseti ne de toplumsal barışı mümkün kılar.

İkincisi, siyaset uzlaşmalarla ilerler; daima küçük ya da büyük uzlaşmalar yapmak durumunda kalırsınız. Zira bir toplum doğası gereği çok farklı ideolojilere, menfaatlere, inançlara, kimliklere sahip kesimlerden oluşur. Herkesle her zaman her konuda mutabık olamazsınız. Ancak bazı konularda anlaşabilir, temelde uzlaşabilirsiniz. Böyle bir vasat ortaya çıktığında birlikte davranıp davranamayacağınız önem kazanır.

Misal, siz sosyalistsiniz ama komşunuz muhafazakâr. Ama diyelim ki, her ikiniz de anadilde eğitimi savunuyorsunuz. Peki, bu durumda ne yapacaksınız? “Ben asla bir muhafazakârla bir araya gelmem, gelemem” deyip, onun verebileceği destekten kendinizi mahrum mu edeceksiniz? Veya siz ateistsiniz, iş arkadaşınız ise dindar. Ama her ikiniz de İstanbul Sözleşmesi’nin doğru olduğunu ve kadınların korunması açısından hayati bir değer taşıdığını düşünüyorsunuz.  Peki, ne yapacaksınız? “Ben bir dindarla, bir gerici ile hiçbir şekilde yol yürümem” deyip, ondan gelecek olan desteği geri mi çevireceksiniz? Böyle siyaset yapılmaz.

Marifet ortaklaşabileceğimiz bir zemin ortaya çıktığında, sizden farklı olanlarla beraber hareket edebilmeniz, mesafe kat edebilmenizdir. Mühim olan; siyasi mücadele içinde çeşitli koalisyonlar oluşturabilmenizdir. Ancak bu hünere sahipseniz, sizden farklı olanlarla işbirliği yapabilir, derdinizi farklı mahallelere anlatabilir ve daha fazla insana ulaşabilirsiniz.

Üçüncüsü, siyaseti liberal değerler üzerinden okurum. Benim için belirleyici olan liberal değerlerdir. Herhangi bir siyasal faaliyet, eğer liberal değerler lehine bir durum yaratacaksa onun yanında dururum, liberal değerlerin aleyhine bir durum yaratacaksa onun karşısına geçerim. Siyasal partilere ve siyasal hareketlere ilişkin değerlendirmelerim de hep bu çerçeve içerisinde olur. Bir siyasal parti ülkeyi liberalleştiren, toplumsal barışa katkı sunan, temel hak ve hürriyetleri tahkim eden bir politik tercihte bulunursa elden geldiğince buna katkı sunmaya gayret ederim. Aksi bir istikamete girdiğinde ise eleştirir ve yanlışlıklarını ortaya koymaya çalışırım.

Somutlamam gerekirse, bu çerçevede, AK Parti’nin AB ilişkilerini derinleştiren, askeri vesayeti çözen ve Kürt meselesinde demokratik arayışlara tekabül eden politikalarını destekledim. Ama AK Parti’nin kuvvetler ayrılığını fiilen ortadan kaldıran, otoriterliği yerleştiren ve Kürt meselesinde asayişçi bakıştan ötesine gitmeyen mevcut politikasını da eleştirdim, eleştiriyorum. HDP’nin Türkiyelileşme siyasetini ve çözüm sürecinde inisiyatif almasını destekledim. Ama PKK’nin akıl dışı hendek uygulamasına karşı HDP’nin pasif tutumunu ve 7 Haziran’dan sonra iktidara kapı kapatan tavrını eleştirdim. Keza CHP’nin partiyi seküler bir mahalleye sıkıştıran dar siyasetini, türban yasağının keskin bir savunucusu olmasını, siyaset dışı güçlerden medet ummasını ve Kürt meselesindeki menfi tutumunu eleştirdim. Ama CHP’nin türbana ilişkin özeleştirisini, dindar kesime açılmaya çalışan yaklaşımını ve Kürt meselesinde daha esnekleşen siyasetini destekledim, desteklerim.

Ezcümle, siyasete böyle bakar; siyasal partilere, hareketlere ve faaliyetlere mesafemi bu üç temel ölçüt üzerinden belirlerim. Mutlak bir taraftarlık ya da mutlak bir karşıtlık doğru bir tutum değil. Profesyonel bir siyasetçi her koşul atında partisini savunabilir ve yine her koşul altında diğerlerini eleştirebilir. Doğru olmasa da anlaşılabilir bir davranıştır bu. Lakin siyaseti ve toplumu anlamaya çalışan biri, bu tür bir angajman içine girmemeli. Aktörlere ve olaylara mesafe koymak, destekleri de eleştirileri daha yapıcı kılar.

ERDOĞAN KARİZMATİK BİR LİDER AMA ARTIK YENİ HİKAYE ÜRETEMİYOR

Bir yazınızda 1950’lerden bugüne Türkiye’deki en güçlü siyasi aktörün -karizmatik ve pragmatist- Erdoğan olduğunu söylüyorsunuz. Ardından da “gücü artıkça riski de artıyor” tespitinde bulunuyorsunuz. Erdoğan’ı bekleyen riskler neler?

Öncelikle, Erdoğan’a karşı hissiyatınızdan bağımsız olarak -onu çok sevebilir veya ona karşı öfke duyabilirsiniz- onun başarılı ve istisnai bir siyasi aktör olduğunu teslim etmelisiniz. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 1994 yerel seçimlerini bir kenara bırakın, 2002’den bu yana performansına bakın; 6 genel, 4 yerel, 2 cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmış, 3 halk oylamasından istediği sonucu alarak çıkmış. Yani 18 yılda 15 seçimi kazanan bir siyasal aktörden bahsediyoruz.

Karizmatik bir lider Erdoğan; kitleleri arkasından sürükleyebiliyor. Halkın nabzını iyi tutuyor. İnsanlarla frekansı uyuşuyor. Halkın dilinden konuşuyor. Pragmatist olduğu için dönemsel ittifaklar kurabiliyor; çözüm sürecinde HDP ve sonrasında MHP ile birlikte hareket etmesinde olduğu gibi, şartlar zorunlu kıldığında kendisine en uzak olan partilerle bile işbirliği yapabiliyor.

Ancak AK Parti’nin başarısını yalnızca Erdoğan’ın karizmatik ve pragmatist kişiliğine bağlamak da yanıltıcı olur. Birçok araştırma, AK Parti’nin seçmenden destek görmesinin nedenleri olarak, şehirleşme, okullaşma, orta sınıflaşma, sağlık, kadının sosyal hayata katılımı, vb. politikaları gösteriyor. Toplumun çeperinde olan bir kesimi merkeze taşıması, AK Parti’nin başarısının anahtarı.

Fakat her hikâyenin bir sonu var. Erdoğan’ın hikâyesinin de yavaş yavaş tükenmeye yüz tuttuğu kanısındayım. Çok ağır sorunları var. Bir, kendi oluşturduğu sosyoloji ile arasında bir fark oluşuyor. AK Parti’nin içinden AK Parti’ye cepheden muhalefet eden iki partinin doğması, tabandaki değişimin bir yansıması.

İki, AK Parti’nin kadrosu dramatik bir şekilde daralıyor. AK Parti kurulduğu zaman Erdoğan, eşitler arasında birinciydi. Erdoğan’dan sonra parti yönetiminde birçok kişinin ismi sayılabilirdi. Fakat bunlar zamanla partiden tasfiye edildiler. Erdoğan tek adam oldu. Tek adamlık ise, partiyi kırılganlaştırma, devamlılığını tehlikeye düşürme, kurumsallaşmasına set çekme gibi yaşamsal tehlikeler barındırıyor. Eskiden Erdoğan dışında önemli birkaç ismi sayabilirdik parti yönetiminde. Bugün Erdoğan’ı çıkardığınızda ortada bir parti kalmıyor.

Üç, zihniyette olumludan olumsuza doğru keskin bir kayış var. Erdoğan ve partisi, demokratlıktan otoriterliğe, özgürlükten yasakçılığa, hoşgörüden bastırmaya savrulmuş durumda. Buradan geri dönüş de pek mümkün gözükmüyor. Parti bütün yatırımını kutuplaşmaya yapıyor. Ancak kutuplaşmanın da bir istiap haddi var. Belli bir noktaya kadar işe yarayabilir bu siyaset ama bir noktadan sonra -31 Mart ve 23 Haziran’da olduğu gibi- bumerang işlevi görür.

Dört, Erdoğan’ın ailesini siyasete dâhil etmesi çok derin bir soruna yol açıyor. Çünkü aile bireylerinin siyasetteki varlığı, bazı politik meselelerin politik bir mesele olarak görülmesini engeller, onları bir aile meselesi haline getirir. Bir aktörün ailesini korumaya kilitlenmesi, onun siyasi bakışını kısırlaştırır ve onu daha sert davranmaya itebilir. Kanımca, Erdoğan’ın siyasi serüvenindeki en önemli hatalardan biri budur.

Bugün AK Parti, yeni bir hikâye üretemiyor. Eskiden gündeme damga vuran parti, artık gündemi belirleme becerisini yitiriyor. AK Parti, sürekli eski hesapları açıyor; 1930’lardan, 1980’lerden dem vuruyor. Bunlar belli bir yaşın üzerindekiler için çekici olabilir ama bugünkü kuşaklara arzulanan ölçüde nüfuz edemiyor.

Biriken sorunlar, yola çıktığında önüne koyduğu hedeflerden sapan, onların aksi istikametinde hızla ilerleyen bir AK Parti ortaya çıkardı. AK Parti’yi karakterize eden slogan “Üç Y’ye karşı olmak” idi; yani yoksulluğa, yolsuzluğa ve yasaklara karşıtlık. Peki, şimdiki durum ne? 2013’ten beri yoksulluk artıyor, insanların gelirleri azalıyor. Yasaklar her geçen gün alan genişletiyor, kötü muamele ve işkence hortluyor. Yolsuzlukta da durum parlak değil. Şeffaflık hak getire! Dünya Bankası, bütün dünyada en fazla devlet ihalesini alan on tane şirketten beşinin Türkiye’den çıktığını rapor ediyor. AK Parti bütün bunları daha fazla milliyetçilik ve daha fazla hamasetle örtmeye çalışıyor.

AK PARTİ İKTİDARIYLA BİRLİKTE MİLLİYETÇİLİK GÜÇLENDİ

Bir yazınızda, Türkiye’de milliyetçiliğin her zaman zinde bir ideoloji olduğunu, ancak 2015 sonrasında iktidarın yöneldiği beka siyaseti, güvenlikçi yaklaşım ve yerli-milli söylem üzerinden milliyetçiliğin dindar/muhafazakâr/İslamcı kesimde de artığını ifade ediyorsunuz. Dindar/muhafazakâr çevrelerde milliyetçiliğin yansımaları nelerdir? Cumhurbaşkanı bir ara “milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” demişti. AK Parti MHP’nin söylemiyle arasına mesafe koyuyor, bunun da altını çiziyordu. Dindar/muhafazakâr kesimin iktidarın mevcut milliyetçi söylemini içselleştirdiğini düşünüyor musunuz? Sizce, mevcut milliyetçi hissiyat konjonktürel mi, kalıcı mı?

Türkiye’de sağ-sol merkez partilerin hepsinde milliyetçi bir damar var. CHP’nin altı okundan bir tanesi milliyetçilik, muhafazakâr-dindar kesimin kurucu değerlerinden biri de milliyetçilik. Bu taban milliyetçiliğe her zaman sahip çıktı ama bilhassa son beş senede milliyetçilik bu cenahta daha bir parladı. 17-25 Aralık süreci, 15 Temmuz darbe girişimi, Suriye iç savaşı, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Doğu Akdeniz’deki çekişme gibi meseleler Türkiye’de milliyetçilik dalgasını kabarttı. AK Parti de MHP ile birliktelik kurarak bu dalganın üzerinden siyasi sörf yapmayı tercih etti.

AK Parti’nin milliyetçiliğe yelken açması, tabanının bir kısmında zaten var olan milliyetçiliği bileyledi. Milliyetçi kodlar hayatın her alanını teslim aldı.  Siyaset (beka siyaseti), popüler kültür (Diriliş Ertuğrul, Abdülhamid dizileri), medya (milli ve gayri-milli medya) ve gündelik hayat (yerliler-yabancılar, dostlar-düşmanlar) milliyetçi bir zihniyetle kurgulanmaya çalışılıyor.

Ancak bu milliyetçi politikanın da kendi içinde açmazları var. İlki, bu tercihin toplumun yarısını iktidara karşı daha sert bir muhalefete yöneltmesidir. Toplumun bir yarısına seslenebilen ve onların duygu dünyasına hitap edebilen bir aktör olmaktan çıkan iktidar, kendi tabanını tahkim etmeye çalışırken karşısındaki tabanın daha fazla kenetlenmesini sağlıyor.

İkinci olarak, her milliyetçi siyaset bir süre sonra inandırıcılığını yitirir. Eğer herkesi düşman gibi kodlar, sonra da gider onlarla işbirliği yaparsanız, giderek daha az insanı ikna edersiniz. Dün “zillet” diyerek nefret saçtığınız, “emperyalistlerin uşağı” ve “kripto FETÖ’cü” olmakla suçladığınız bir muhalefet partisi liderine, bugün “bizim için milli ve yerli olan Meral Akşener” diye methiye düzersiniz, bu garipliği kimsenin gözünden kaçıramazsınız. 

Ezcümle, milliyetçilik bu ülkede her zaman para eder ve belli bir miktar da alıcı bulur. Lakin bu kadar yükselmesi, konjonktürle ilişkili bir durum. Dolayısıyla kalıcı olduğu da söylenemez.  Nihayetinde, sizin de belirttiğiniz üzere, Erdoğan dün milliyetçiliği ayaklar altına alıyordu, bugün ise Kızılelma çağrısında bulunuyor, Şu Çılgın Türkler’e atıf yapıyor. Dünkü hali ne kadar kalıcıysa bugünkü hali de o kadar kalıcı.

BAHÇELİ İYİ BİR SİYASETÇİ; AK PARTİYİ DEVLETLEŞTİRDİ

Milliyetçiliği konuşuyorken, Bahçeli ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Bahçeli’nin verdiği kritik kararlarla Türkiye’nin yakın dönem siyasetine yön verdiğine yönelik yaygın bir kanaat var. Size göre, Bahçeli zaman zaman kendi siyaset çizgisine de ters düşen bu kritik kararları hangi saikle alıyor; usta bir siyaset oyuncusu mu, devletin reflekslerine uyum sağlayan ‘stratejik’ bir siyasi aktör mü?

2002’den bu yana Türkiye siyasetini tanzim eden her gelişmede Bahçeli’nin ayak izi görülebilir. 2002’de merkez sağ ve merkez sol partilerin siyasetten tasfiyesiyle sonuçlanan ve AK Parti’ye tek başına iktidar olma yolunu açan erken seçim kararında Bahçeli’nin mührü vardı.

Bahçeli, 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimindeki krizi çözdü, Meclis’e girerek 367 garabetinin aşılmasını sağladı ve böylece “makul bir aktör” kimliğine büründü. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “olmaz” denileni yaptı ve CHP ile ortak aday göstererek “büyük uzlaşma”nın altına imza attı. 7 Haziran 2015’te koalisyon kapısını kapattı ve seçimlerin yenilenmesine katkıda bulundu. 1 Kasım seçimlerde AK Parti yeniden tek başına iktidar oldu.

Bahçeli’nin en büyük hamlesi ise 15 Temmuz’dan sonra geldi. O güne kadar mutlak bir parlamenter sistem taraftarı ve başkanlık sistemi karşıtı olan Bahçeli, hiç kimsenin beklemediği bir anda, Erdoğan’a başkanlığın anahtarını sundu. 

Peki, bütün bunlardan Bahçeli ne elde etti? Üç açıdan değerlendirilebilir. İlk olarak, Bahçeli açısından tablo, kazancı gösteriyor. Çünkü parti içi mücadelede Bahçeli, Akşener’e kaybetmişti. Ancak devleti arkasına alınca Akşener’i partide barındırmadı ve liderliğini tehdit edecek unsurları bertaraf etmiş oldu.

İkincisi, MHP açısından baktığınızda, MHP’nin gayet kazançlı bir pozisyonda olduğu söylenebilir. Yüzde 10’luk bir oyla hem iktidarın bütün politikalarına yön vermek hem de bürokraside etkin bir güç haline gelmek, azımsanacak bir başarı değil.

Üçüncüsü, devlet açısından bakıldığında da bunun rasyonel bir tercih olduğu söylenebilir. 15 Temmuz’dan sonra devletin milliyetçi bir bakışla yeniden kurulması gündeme geldi. Bahçeli bu devlet bakışını temsil ediyordu. MHP’nin AK Parti ile kurduğu ittifak hem AK Parti’yi devletleştirdi hem de MHP’yi iktidarın asli unsuru haline getirdi. Bu tabloya bakıldığında Bahçeli’nin siyasetin gidiş yönünü doğru tahmin eden ve kendisine kazandıran hamleler yapmakta usta bir siyaset oyuncusu olduğu söylenebilir. 

AK PARTİ MERKEZ SAĞ SİYASETİN YAŞADIĞI HANDİKABI YAŞIYOR

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, siyasi partileri ittifaka mahkûm ederek siyasetin kodlarını kökten değiştirdi. İktidar bloğu da muhalefet bloğu da çözüm bekleyen yapısal sorunlar üzerinden siyaset yapmak yerine ittifak dinamiklerini ve seçim aritmetiğini önceleyen bir faaliyet içerisindeler. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seçim ittifaklarının konuşulması siyasetin doğasında var. Her siyasi parti kendi programını uygulamak için seçimi kazanmak ister. Fikir jimnastiği yapar, en iyi formülü bulmaya çalışır, çeşitli projeksiyonlar üzerinde çalışır ve toplumu da bu tartışmalara katar. Yadırganacak bir durum değildir bu.

“Ülkenin yapısal sorunları neden çözülemiyor?” sorusu ise, ağır bir soru, cevabı kolaylıkla verilecek bir soru değil. En önemli neden, herhalde, Türkiye’nin modernleşme öyküsü; Türkiye’de modernleşme Batı’daki gibi sosyal tabana dayanan bir süreç olarak yaşanmadı. Devlet merkezli olarak yürüdü ve devlete hâkim olan iradeler tarafından biçimlendi. Bu da istikrarlı bir hatta ilerlemeyi ve temel problemlerin çözülmesini engelledi.

Bununla bağlantılı bir diğer neden babında, Türkiye’nin hala bir toplum olamadığı da söylenebilir. Türkiye’de halen büyük ölçüde cemaatlerden müteşekkil bir yapı var ve siyaset de bu cemaatler arasında bir mücadele alanı olarak görülüyor. Böyle olunca da hem sağ hem de sol cemaatler demokrasiye “bir muhalefet ideolojisi” olarak bakıyorlar.

Muhalefette iken son derece demokrat bir söylem ve tavır geliştiren hareketler, iktidara geldiklerinde, bir süre iktidarda kaldıktan sonra demokrasiden yüz çeviriyorlar. Demokrasinin pek matah bir şey olmadığını düşünüyor ve karşıt bir çizgiye geçiyorlar. Dünün mazlumları zalime dönüşüyor ve geçmişte kendilerine yapılanları, güç ellerine geçtiğinde başkalarına yapmaktan kaçınmıyorlar. Alın Erdoğan’ı; onun belediye başkanlığını haksız bir şekilde elinden aldılar, şimdi o kayyumlar vasıtasıyla HDP’li belediyelere el koyuyor. Dünün müesses nizamı onu ve partisini “lanetli” olarak damgalıyordu, şimdi de HDP’yi lanetli konumuna sokuyor ve hatta bütün bir muhalefeti gayri-milli ilan edip hedef tahtasına koyuyor. Muhalefette işe yaradığı düşünülen demokrasiden iktidarda iken kolaylıkla vazgeçilmesi, yapısal sorunları çözümsüz bırakan en temel dinamiklerden biridir.

AK Parti’nin durumunu biraz daha detaylandırabilir misiniz?

AK Parti, bazı yapısal sorunları çözdü. Mesela, sivil siyaset üzerindeki askeri-sivil bürokrasinin vesayetini geriletti. Keza dindar-muhafazakâr kesimlerin hak ve özgürlük taleplerini karşıladı. Buna karşılık bazı yapısal sorunları ise çözemedi. Kürt meselesi, Alevi meselesi, özgürlükçü demokrasi meselesi, din-devlet ilişkileri, vs. gibi sorunlar halen bütün ağırlıklarıyla orta yerde duruyor. Çünkü AK Parti de merkez-sağ siyasetteki tarihi marazla malul; Menderes, Demirel, Özal gibi merkez-sağ liderler demokratikleşmeye, kalkınmaya, insan haklarına ve özgürlüklerin genişletilmesine yönelik vaatlerle iktidar koltuğuna oturdular, ancak bir süre sonra otoriterliğe kaydılar.

Aynı durum AK Parti için de geçerli. AK Parti ilk dönemde, özellikle de 2002-2005 yılları arasında AB ile bütünleşme sürecinde hem ciddi demokratikleşme hamleleri yaptı hem de ekonomiyi toparladı. Türkiye’nin kangrene dönüşmüş toplumsal sorunlarına neşter vurdu; Kürt meselesi, Alevi meselesi, dindar-laik gerilimi, din-devlet ilişkileri gibi konularda reformist bir çizgi izledi. Ancak bir süre sonra, -kimi 2011’i kimi de 2015’i zikrediyor- AK Parti yörüngesini kaybetti; demokrasiden uzaklaştı ve baskıcı bir kimlik edindi. Bu kimlikle sorunları çözmezsiniz.

Nasıl çıkacağız buradan peki?

Cumhuriyet tarihinde herkes bir şekilde dayak yedi. Kürtler zaten her dönem dayak yediler; dindarlar, muhafazakârlar, milliyetçiler, ulusalcılar, laikler de dönem dönem dayak yediler. O halde bundan bir ders çıkarmak ve siyaset algımızı değiştirmek gerekiyor. Siyaseti, karşıt gördüklerimizi bastırmak, nefes aldırmamak, öç almak ve kendimiz için birtakım kazanımlar elde ederken diğerlerini bu kazanımlardan mahrum etmek şeklinde yapmaktan sıyrılmalıyız. Siyasete, toplumsal olarak bir arada yaşamamızı mümkün kılacak bir faaliyet alanı olarak bakan bir anlayışı derinleştirdiğimiz oranda sorunları da aşarız.

ÇÖZÜM SÜRECİNİN BİTMESİ YANLIŞTI, TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK KAYIP

AK Parti, çözüm sürecinin akamete uğramasının ardından MHP ile ittifak kurdu. AK Parti-MHP ittifakı iktidarın ve ülkenin siyasi iklimini derinden etkiledi. Size spekülatif bir soru sorsam; çözüm süreci ile başlayan AK Parti-HDP ilişkisi 2015 yılından sonra da devam etseydi, bugüne yansımaları ne olurdu? Denklemde MHP değil de HDP olsaydı bugün bizleri nasıl bir tablo bekliyordu?

Tarihi geriye sarma imkânımız yok. Dolayısıyla “eğer şu şekilde davranılsaydı şu neticelere varılırdı” tarzı bir okumanın isabetli olduğu kanısında değilim. Tarihi yeniden yazamayız. Eğer gelişmeler sizin belirttiğiniz istikamette seyretseydi, yani AK Parti-MHP birlikteliği yerine AK Parti-HDP birlikteliği olsaydı bile tarihin nasıl akacağını kestiremezdik.  Zira bilhassa değişime ayak uydurmanın zor olduğu bu çağda, dünya her gün yeniden kuruluyor. Siyasi dengelerdeki küçük bir kıpırdama bile büyük değişimleri beraberinde getirir. Dolayısıyla AK Parti-HDP birlikteliğinin devam etmesinin ne getirip ne götüreceğine dair net bir fotoğraf sunamayız. Söylediğimiz her şey spekülasyon içerir; hem geçmişe hem de bugüne dair temennilerimizi yansıtır.

Zannımca bunun yerine o dönemde yapılanlar üzerinden konuşmak daha anlamlı olur. 2013-20015 süreci, Türkiye’de hem demokratikleşmenin tahkimi hem de Kürt meselesinin sulhu için çok ciddi bir fırsattı. Şimdilerde taraftarları dahi süreci hayırla yâd etmiyor, en azından ağzına almaktan kaçınıyor. Oysa bana göre çözüm süreci, 18 yıllık AK Parti iktidarının en mühim ve en iyi hikâyelerinden biriydi. Ama taraflarca iyi yönetilemedi ve değerlendirilemedi. 

Mesela HDP’nin 7 Haziran’dan önce Erdoğan’a yönelik “Seni başkan yaptırmayacağız” siyaseti, yanlıştı. HDP’nin temel derdi, Erdoğan’ın başkan olup olmamasından ziyade, Kürt meselesinin çözülmesi olmalıydı. Bu itibarla, süreci birlikte yürüttüğü aktöre karşıtlığı mutlaklaştıran bir dil, doğru değildi. Kaldı ki, Erdoğan başkan da oldu.

HDP’nin 7 Haziran’dan sonraki “AK Parti ile hiçbir şekilde işbirliği yapmayacağız” türündeki açıklamaları da isabetten uzaktı. Sırrı Süreyya Önder ve Selahattin Demirtaş’ın -henüz sonuçlar açıklanmamış ve oylar üzerindeki mürekkep kurumamış iken, kamera karşısına çıkıp- AK Parti’ye bütün kapıları kapatması, büyük bir siyasi hataydı. Elbette “HDP bunları yapmasaydı AK Parti HDP ile işbirliği yapardı” deme şansına sahip değiliz. Fakat HDP’nin daha baştan elini açık etmesi ve uzlaşma yollarını kapatmasının da bir manası yoktu.

Keza, iktidarın da süreci seçimlere odaklı olarak yürütmesi, talepleri en alttan ele alması ve mümkün mertebe zamana yaymayı tercih etmesi, Dolmabahçe’deki açıklamanın ardından süreci sürdürme noktasında kararlılık göstermemesi de ciddi yanlışlardı. Velhasıl, bir bütün olarak bakıldığında kanaatim, sürecin iki tarafının da üzerlerine düşen vazifeleri gereğince yerine getirmedikleridir. Bu da sürecin sonunu getirdi.

Sürecin bitmesiyle birlikte Türkiye iktisadi, siyasi, hukuki ve insani olarak büyük kayıplara uğradı. Çünkü Kürt meselesi bütün sorunların anasıdır; burada ilerlediğinizde her alanda rahatlar, gerilediğinizde de her alanda sıkıntıya düşersiniz. 2015’ten sonra içine düştüğümüz ortam, bunun bir teyidi niteliğindedir.

7 HAZİRAN SONRASI İÇİN PKK VE HDP’NİN CİDDİ BİR ÖZELEŞTİRİ YAPMASI GEREKİYOR

Uzunca bir süredir, PKK’nın 2015 yılındaki barikat-hendek stratejisi ile çatışmayı şehirlere taşıması, HDP’nin ise bu çatışmalara net tavır koy(a)mayıp, siyasi hat üzerinden hamleler yap(a)mamasından dolayı tabanla arasında bir küskünlüğün, kırgınlığın, boşluğun olduğundan dem vuruyorsunuz. Bugün de tavan-taban arasındaki makas devam ediyor mu?

HDP ve öncülleri, 1990’lı yılların başından beri 25 yıllık süre boyunca yüzde 5-7 bandında bir oy aldılar. 2015’te ise HDP’nin oylarında muazzam bir artış yaşandı, oylarını yaklaşık olarak ikiye katlayarak yüzde 13,12’ye ulaştı. Böylece HDP; Türkiye’de siyasi dengeleri değiştirebilecek bir ağırlığa erişti. Ne var ki HDP bu politik baharı iyi yönetemedi ve iki açıdan kayba uğradı:

Birincisi, ölçülmesi kolay bir kayıptı, yani oy kaybı. 7 Haziran 2015’de yüzde 13,12 oranına çıkan parti, beş ayda bir milyon oy kaybetti ve 1 Kasım 2015’te yüzde 10,8’e düştü. 24 Haziran 2018’de HDP biraz toparlandı ve oy oranı yüzde 11,7 oldu. Lakin seçmen artışı göz önüne alındığında, 7 Haziran 2015 ile 24 Haziran 2018 arasında partinin hatırı sayılır bir oy kaybı yaşadığı söylenebilir. Zannımca bu oy kaybının en büyük nedeni, demokratik siyaseti güçlendireceğine olan inanç nedeniyle HDD’ye oy veren bir kısım seçmenin, 7 Haziran’dan sonra sükûtu hayale uğraması ve bu desteğini geri çekmesidir.

İkincisi, ki en az birincisi kadar önemlidir, HDP’ye ilişkin algının menfi yönde dönüşümüydü. 7 Haziran’a giden süreçte, çözüm sürecinin yarattığı atmosfer nedeniyle, HDP’nin çok müspet bir algısı vardı. HDP fiili bir ana-muhalefet partisi, Demirtaş fiili bir ana-muhalefet lideri gibi muamele görüyordu. Ancak 7 Haziran’dan sonra kendisine dönük olumlu algıyı yitirdi ve umut veren parti görünümünü kaybetti. Hülasa, sadece oy düzeyinde değerlendirilecek bir kayıp yok, aynı zamanda siyasi algıların olumsuza evirilmesi anlamında da bir kayıp var.

Elbette taban bundan rahatsız oldu. Normalde iyiye giden işleri kötüye döndürenlerin sorumluluk üstlenmesi, muhasebelerini kamuoyu önünde vermeleri, tabiri caizse özeleştirişi vermeleri gerekir. Fakat ne PKK ne de HDP bir özeleştiride bulundu. Hendek stratejisi o denli büyük bir faciaya neden oldu ki, PKK bunu üstlenmesine sebebiyet verecek bir özeleştiri yükünün altına girmekten imtina etti. Halka zarardan başka bir şey vermeyeceği belli olmasına rağmen, PKK yöneticileri hendeklerde ısrar ettiler. Özeleştiri namına, belki, her yerde büyük bir tahribat yaşanırken PKK yöneticilerinin “Biz devletin bu kadar sert bir şekilde müdahale edeceğini beklemiyorduk” mealinde açıklamaları hatırlanabilir. Ama kabahatinden büyük bu özür, PKK’nin gerçekçi bir muhasebeye girmeyeceğinin işaretiydi.

Yabancı olunan bir durum değil bu. PKK’nin tarihinde toplumda çok ciddi tepkilere neden olan birçok eylem var.  Genellikle PKK bunlara ilişkin kurumsal bir özeleştiri yapmaz, bunları bazı aktörlerin sırtına yüklemeyi tercih eder. Böylelikle örgütü ve tercihlerini temize çeker, altından kalkması güç günahları şahsi ve fevri davrandığını belirttiği bazı aktörlerin sırtına yıkar. Muhtemelen hendeklerle alakalı olarak da belli bir süre geçtikten sonra, bazı kişiler günah keçisi olarak belirlenecek ve bütün sorumluluk onların boynuna atılarak bu facianın üstü kapatılmaya çalışılacak.

HDP’de de gerçek manada bir özeleştiri yapılmadı. Elbette HDP’nin özeleştirisi yapmasını güçleştiren çok sayıda olay vuku buldu. Devlet bütün gücüyle HDP’yi baskı altına aldı, milletvekillerini ve eş başkanlarını tutukladı, kazandığı belediyelere el koydu, kayyumlar atadı, teşkilatları çalışamaz hale getirdi, vs. Birkaç yerde devletin HDP’ye bu denli sert yönelişini, “post-modern darbe” ifadesinden mülhemle, “post-modern parti kapatma” olarak niteledim. Parti hukuken açık tutuluyor ama fiilen işlevsiz kılınıyor.

Tabanın bütün bunlardan etkilenmemesi düşünülemez. Devletin hem hukuki hem de fiili olarak HDP’yi hedef tahtasına oturtması, tabanda partinin varlığını devam ettirme, meydana gelen mağduriyete odaklanma ve kimliğini muhafaza etme hissiyatını her şeyin önüne geçirdi. Bir hayat-memat mücadelesinin verildiği duygusu hem söylem hem de eylem düzeyinde bir özeleştirinin yapılmasını engelleyen bir işlev gördü. Hem halkın hayatını hem de partiyi böylesine derinden etkileyen bir süreçle ilgili keskin bir muhasebenin yapılmamış olması, HDP için önemli bir handikap oluşturuyor.

Taban ile olan ilişkisine dair bir şey söylemek ister misiniz? Tabanla arasındaki soğukluk, gerilimli hal devam ediyor mu peki?

Bir milyonluk oy kaybı, taban ile tavan arasındaki farkı açık bir şekilde ortaya koyuyor zaten. Her ne kadar partinin varlığını devam ettirmesine daha büyük bir anlam atfettiği için eleştirilerinin önemli bir bölümünü parantez içine almış ve partiye desteğini sürdürmüş olsa da taban, artık eskisi kadar mobilize olmuyor. HDP’nin yaptığı çağrılara kulak vermiyor. Bunu salt devletin baskıcı politikalarına bağlamak büyük bir yanılgı olur; partinin politikalarına dönük tabanda bir rahatsızlığın olduğunu görmek gerekir.

PKK ŞİDDETİ SÜRDÜKÇE HDP İDDİALARINI HAYATA GEÇİREMEZ

Mithat Sancar’ın genel başkan olmasından sonra sembolik de olsa bir dil/söylem farklılaşması görülüyor. 7 Haziran 2015 seçimleriyle birlikte HDP’nin politik bir bahar yaşadığını, güçlü aktör potansiyeli taşıdığını ancak Temmuz 2015’ten sonraki şehir çatışmaları ile Kasım 2016 yılında Demirtaş’ın tutuklanmasıyla birlikte siyasette güçlü aktör olma vasfını kaybettiğini, siyasal tıkanıklık yaşadığını belirtiyorsunuz. Bunu da fikri yetersizlik, iktidar baskısı, yönetim (lider) boşluğu ile şiddete karşı açık ve net tavır koymaması gibi nedenlere bağlıyorsunuz. Sizce HDP bu sorunları neden aşamıyor?

HDP büyük potansiyele sahip bir parti. Neden? Çünkü: Bir, geniş ve sadık bir tabanı var. Ciddi kamuoyu araştırmaları, partisine en bağlı seçmenin HDP’de olduğuna işaret ediyor. İki, genç seçmeni çekiyor. Özellikle Kürt gençlerin önemli bir kısmı birçok ilde doğal olarak HDP kültürü içine doğuyorlar ve çok politik bir kimlik taşımasalar bile HDP’yi destekliyorlar. Üç, Kürt meselesinin çözümü için bir siyasi yapıya ihtiyaç olduğu düşüncesi HDP’nin varlığını sürdürmesini ve güç kazanmasını sağlıyor.

Dört, her ne kadar Kürt milliyetçileri sert bir şekilde eleştirseler de HDP Kürt kimliğinin ana taşıyıcı kolonu olarak görülüyor. Beş, Kürtler ve Kürt gençleri radikal eğilimlerden uzaklaşıyorlar. Bununla birlikte kimlik bilinçleri keskinleşiyor ve bu da HDP’ye siyasi alanda geniş bir hareket alanı sağlıyor. Ve altı, yeni siyaset ve seçim düzeni de HDP’yi siyasi hesaplar için vazgeçilmez kılıyor. Zira yüzde 10’un üzerine oturan bir kitle, iktidar dengelerini sarsabilir, ağırlığını hangi tarafa koyarsa o tarafın sandıktan muzaffer çıkmasını sağlayabilir.

Dolayısıyla HDP eğer çok aşırı bir hata yapmaz ise, bugünkü seviyesini korur. Ama herhalde dert, bu olmamalı, partiyi daha ileri bir seviyeye götürmek olmalı. O vakit HDP’nin üç temel sorunla yüzleşmesi kaçınılmaz:

Bir, kısa bir müddet önce Ayhan Bilgen de bahsetmişti, HDP’nin bazı yapısal sorunları var. Parti, “bileşen hukuku” denilen bir çerçeveye göre faaliyet yürütüyor. Fakat bu bileşenler, parti içinde çoğu kez sosyolojik karşılıklarından çok daha fazla bir güce sahip olabiliyorlar, bu da çeşitli rahatsızlıkları beraberinde getiriyor.   

İki, HDP aslında bir merkez partisi; çünkü topumun her kesiminden –zengininden fakirine, gencinden yaşlısına, köylüsünden kentlisine- oy alabiliyor. Ancak merkezde yer alan bir parti olmasına rağmen, merkezin gerekleri HDP’nin söylem ve aktör profiline yansımıyor. Ve üç, PKK’nin şiddeti; ki bu en önemli sorunu oluşturuyor.

Kimse kendini kandırmasın, PKK’nin şiddeti devam ettiği müddetçe HDP’nin iddialarını hayata geçirmesi mümkün olmaz. Çünkü bir çatışma olduğunda, bombalar ve silahlar patladığında, insanlar yaşamlarını yitirdiklerinde, HDP’nin o demokratikleşme söylemlerinin hiçbir inandırıcılığı kalmıyor. PKK şiddeti, hem Kürtlerin demokratik taleplerinin kriminalize edilmesi sonucunu doğuruyor hem de devletin siyasal alanı daha fazla sınırlamasını ve bu sınırlamanın toplumun geniş kesimlerince destek görmesini sağlıyor. Bu itibarla şiddetle yüzleşmediği ve aşmadığı sürece HDP’nin potansiyelini açığa çıkarması imkânsız.

Mithat Sancar ile bunu aşabilir mi? HDP -PKK’yı da angaje ederek- demokratik siyaset temelli bir mücadele hattını inşa edebilir mi?

Mithat Sancar, önemli bir isim; demokratikleşme, hukuk devleti, çatışma çözümleri ve geçmişle yüzleşme gibi alanlara vakıf saygın bir akademisyen. Kendisinin HDP’nin eşgenel başkanlığına gelmiş olması bir fırsat. Sancar’ın görevi devralmasından sonra HDP’nin siyasetinde öne çıkan üç konu var:

Birincisi, siz de söz ettiniz, Türkiyelileşme vurgusunun artmasıdır. Türkiyelileşmeyi iki bağlamda dillendiriyor Sancar. Bir taraftan HDP’nin yalnızca Kürt sorununa odaklanan bir parti değil, Türkiye’nin tüm sorunlarına da ilgi gösteren ve çözüm üreten bir parti olduğu algısını yerleştirmeye çalışıyor. Diğer taraftan da HDP’yi herkesin kendi kimliği ile içinde var olabildiği bir çatı partiye dönüştürmeyi amaçlıyor. HDP’nin kapısını herkese açmayı ve bilhassa çeşitli nedenlerle siyasi alanın dışında kalan kesimleri HDP eliyle siyasal alanın içerisine katmayı istiyor.

İkincisi, partiyi polemiklerden uzak tutmaya gayret ediyor. Böylece hem polemiklerden ötürü muhalefette bir yarılmanın olmasını hem de iktidarın polemiklerden istifade edip kitlesini tahkim etmesini önlemeye çalışıyor.

Üçüncüsü, geniş tabanlı bir ittifakı örgütlemek için uğraşıyor. Demirtaş da aynı minvalde açıklamalar yapıyor. Demirtaş da Sancar da sadece itiraz edip AK Parti’ye karşıtlık bildiren bir ittifakın değil inşa edici bir ittifakın gerekliliğini vurguluyorlar. Salt partilere değil, demokrasi ve insan haklarına inanan herkese iktidar karşıtlığına hapsedilmemiş bir ittifak çağrısında bulunuyorlar. Asgari müşterekleri derinleştirmeyi amaçlayan bu yöntem doğru, ancak bunu ne derecede gerçekleştirebileceği bir soru işareti. Zannımca bunu tayin edecek olan HDP’den çok, diğer parti ve kesimlerin bu çağrıya nasıl cevap verecekleridir.

KÜRT SİYASETİNDE TAVAN VE TABANIN TERCİHLERİ FARKLILAŞIYOR

Bir yazınızda PKK’yi tabanının değil bölgesel ittifakların yönlendirdiğini, mevcut konjonktürde Tahran, Şam, Bağdat’la kurduğu (Washington, Moskova’yı da ben ekleyeyim) ilişki ağı ve beklentilere, tabanının talep ve hassasiyetlerinden daha çok önem verdiğini ifade ediyorsunuz. Bunu biraz detaylandırabilir misiniz?

PKK yarım asırlık bir örgüt; kuruluş çalışmaları 1970’lerin ilk yarısına kadar gidiyor. Kuruluşunu 1978’te ilan etti, 1980 Darbesinden önce sınır dışına çıktı ve 1984’te de silahlı mücadeleye başladı. Küçük bir örgüt olarak kurulan PKK, şimdi Ortadoğu’nun dört ülkesinde örgütlenen, buralarda siyasi alana müdahalede bulunan, dünyanın dört bir çevresinde geniş bir ağa sahip bir yapıya dönüşmüş durumda. Ortadoğu gibi ateşten bir coğrafyada, bir örgütün bu kadar uzun bir süre ayakta kalması ve giderek hem askeri hem de siyasi alanda güçlenmesi kolay değil. İki hususa temas edilebilir bu bağlamda;

Biri, PKK’nin her daim Ortadoğu’daki güç odaklarıyla ilişkilerini iyi tutmaya atfettiği önemdir. Misal, Öcalan 1999’da Suriye’den çıkarılıncaya kadar Şam’ın doğrudan desteğini aldı. 1980’li yılların sonundan itibaren Bağdat ve Tahran ile yoğun ilişkiler geliştirdi. Bilhassa, bu ülkelerin Türkiye ile gerginleştikleri dönemlerde bu ülkeler PKK’ye daha yakın bir alaka gösterdiler.

Diğeri, PKK’nin tarihsel dönüm noktalarında karşısına çıkan fırsatları iyi değerlendirmesidir. Irak-İran Savaşı ve Körfez Savaşları’nın yarattığı otorite boşluğunda PKK’nin Kandil’e yerleşmesi ya da Suriye İç Savaşı’nda üçüncü yol stratejisi ile kendine alan açması, bunun bir örneği. Kısaca PKK’nin süreç içinde gücünü artırması ilişkileri iyi tutması ve fırsatları iyi kullanmasıyla doğrudan bağlantılı.

Yanlış anlaşılmak istemem, “PKK bütünüyle uluslararası aktörlerin bir kurgusudur” demiyorum. PKK, bir sorunun –Kürt sorununun- bir sonucu; bir sorun var, bu sorunu derinden yaşayan ve hisseden bir taban var. PKK de bu tabana dayanıyor. Devletin Kürt meselesinde izlediği yol da, sorunun derinleşmesini ve tabanın büyümesini sağladı. Bir başka ifadeyle, PKK’nin kitleselleşmesinde ve güçlenmesinde devletin göz ardı edilemeyecek bir payı var. 

Yani PKK’nin güçlü bir tabanı var ama söylemek istediğim, PKK politikalarının belirlenmesinde tabanın beklentilerinden ziyade, Ortadoğu’daki devlet ve güç odaklarıyla bağlantılarının ve beklentilerinin belirleyici olduğudur.  Hendekler, bunun en önemli kanıtı olarak görülebilir. Zira 7 Haziran’dan sonra tabanın PKK’den çatışmaları şehir merkezlerine taşıması gibi bir beklentisi veya talebi söz konusu değildi. Aksine taban, siyasetin güç kazanmasını arzuladığını, HDP’ye büyük bir kredi açarak göstermişti. Oysa PKK tabanına değil, Ortadoğu’daki ilişki ağının beklentilerine karşılık verdi. PKK’ye hendekleri açtıran taban değil, Ortadoğu’nun yeniden tanziminin konuşulduğu bir vasatta Türkiye’yi Suriye’den uzak tutmaya çalışanların talepleriydi.

Taban buna nasıl reaksiyon gösterdi? Ayrışmanın gözlemlendiği örnekler var mı?

Son dönemlere ait olmak üzere iki örnek verilebilir: Biri, hendekler. Burada ayrışma çok net ortaya çıktı. İnsanlar hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde, çatışmayı istemediklerini gösterdiler ve örgüte tavır koydular. Bila istisna hendeklerin ilan edildiği her yerde bulabildikleri bütün araçlarla o yerleri terk ettiler, PKK’nin yaptığı çağrıların hiçbirine müspet cevap vermediler.

Diğeri ise, tekrarlanan İstanbul seçimleridir. İktidar, Kürt seçmenlerin iradesini manipüle etmek için, seçime az bir süre kala Öcalan’ın bir mektubunu kamuoyuna servis etti. Genelde olduğu gibi Öcalan o mektupta da muğlak bir dil kullandı ama mektup özü itibariyle HDP tabanına “sandıktan uzak durması, tarafsız bir tavır alması” çağrısında bulunuyordu. Fakat seçmen buna itibar etmedi ve gitti iktidara karşı oy kullandı. Sosyoloji değişiyor, buna paralel olarak tabanın ve tavanın tercihleri de kaçınılmaz olarak farklılaşıyor.

(Perspektif)

Share.

About Author

Comments are closed.