12 Mart 2018 – Adalet Zemini Paneli: Demokrasi ve Barışın İmkanları

0

Adalet Zemini tarafından 10 Mart’ta Cezayir Toplantı Salonunda DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ VE BARIŞIN İMKÂNLARI konulu panel düzenlendi. Panelde konuşmacılar ve salondan katkılar sonucu verimli bir tartışma yaşandı. Panelin notları aşağıdadır.

Panelin “Dünyada otoriterlik ve demokrasi mücadelesi” konulu ilk oturumunda konuşmacılar Berrin Sönmez, Nilüfer Uğur Dalay, Roni Margulies ve Ramazan Gözen idi. Moderasyonu Yıldız Önen yaptı. Konuşmalar ve salondan katkılar özetle şöyleydi:

12 Eylül darbesinin ekonomik alt yapısı, 24 Ocak kararlarıdır. 24 Ocak kararları ile ihracat öne çıkarıldı, ücretler baskılandı, askeri darbe sonrası yaşanan dönemde sermaye kazandı, zaten darbe burjuvaziyi güçlendirmek için yapılmıştı, karşı çıkanlara şiddet uygulandı. Kapitalizmin ilk döneminde ekonomiye müdahil olan devlet, neoliberal dönemde sadece kural koyan devlet haline geldi. İşçi ücretlerini asgari seviyede tutmak devletin en önemli görevi oldu. Devletin sermayeye nasıl hizmet ettiğinin önemli bir örneği, şeker sektöründe yaşanan gelişmelerdir. Şeker fabrikaları ile ilgili 1980’lerde IMF ve Dünya Bankasının telkinleri ile Şeker kanunu çıkarıldı, pancar ekimine kota, sınır getirildi, pancar üretimi giderek azaltıldı. Şimdi de Aralık 2017’de çıkarılan KHK ile Şeker ve Tütün Kurumu tamamen lağvedildi. Ocak ayında özelleştirmeler başlatıldı. Hükümet artık pancardan şeker üretimini tümüyle bitirmek, kanserojen ve ithal mısır şekeri üretimini topluma dayatmak istiyor. Her şey sermayenin daha fazla kar etmesi için planlanıyor. Pancar üreticisinin, ailelerinin ve küspesinden yararlanan hayvanların haklarına Amerikan nişasta devleri için el konuluyor.

Tüm sömürücü uygulamalarına rağmen kapitalizmin krizleri bitmiyor. Kapitalizmin 20.yy’daki ilk büyük krizi 1929’da olmuştu, sonra 1970’te petrol krizini yaşadı, şimdi ise 2008 krizinin etkilerini yaşıyoruz. 10 yıldır kapitalizm yeterli büyüme sağlayamıyor, zenginlik giderek küçük bir azınlığın elinde toplanıyor. Dünyada 8 kişi, 3,6 milyar kişinin zenginliğine denk bir servete sahip. Çeşitli vergi cennetleri var. Aynı zamanda dünya nüfusunun yüzde 15’i günde 2 dolardan daha az gelirle yaşıyor. Küresel kapitalist sistemde devletler sermaye sınıfının çıkarlarını koruyorlar, kriz ortamında kapitalizm daha da otoriter oluyor, krizden bir türlü çıkamadıkları için dünyada otoriterlik giderek artıyor. Ama bizler, işçiler ve yoksullar kapitalizme karşı demokrasi, barış ve ekonomik haklarımız için mücadele etmeye devam ediyoruz. Dünya Sosyal Forumu önemli bir mücadele deneyimiydi. Küresel Barış ve Adalet hareketi aynı zamanda antikapitalist bir hareketti. Kapitalizme karşı demokrasi ve barış mücadelemizi her zaman sürdüreceğiz.

Ulus devlet 500 yıldır insanlığın başında bir bela. Kral devlet sistemi ilk modern devlettir. Bu devletlerde krallar kendilerini tanrı olarak görürler, dünyaya meydan okurlardı. Onları denetlemek her zaman en önemli sorun olmuştur. Ulus devletlerin ortaya çıkışı denetim sorununu azaltmamıştır. Ulus devletlerde demokrasi kadar diktatörlük de mümkündür. Hitler seçimle iktidara gelmişti. Her zaman egemen olan kişileri, kesimleri denetleyebilmek en önemli sorun olmaya devam etmiştir. Beş yılda bir gidip oy kullanmakla devleti denetleyemeyiz. Öncelikle daha doğrudan denetim mekanizmaları, sivil toplumun yönetime katılımının sağlanması gerekir. Ayrıca dış demokratik müdahaleler de denetim için önemlidir. Avrupa Birliği örneği bu konuda olumludur, üye devletleri daha demokratik olmaları noktasında zorlayabilmektedir. En azından 70 yıldır Avrupa’da barışın sürmesini sağlamıştır. İslam dünyası Arap ayaklanmaları ile daha demokratik yönetim sistemleri kurabilirdi, ama bunu başaramadı, çünkü dışarıdan yapılan müdahaleler demokrasiyi geliştirmek bir yana, diktatörlüklerin yeniden tesisine hizmet etti. Marksist devlet önerileri de başarılı olamadı, Marksist ve İslam devleti örnekleri hep milliyetçiliğe mağlup oldu. Ak Partinin 2002-2009 yılları arasındaki yönetim tarzı ülkemiz için iyi bir çoğulculuk örneğidir. Ama sonrasında AKP de demokrasi açısından sınıfta kaldı.

Dünyada pek çok sorun ve eşitsizlik var, otoriterliğin yarattığı sorunları en iyi biz kadınlar çözeriz. Kadınlar binlerce yıldır ataerkil baskıyla yaşadılar, son 150 yılda kadın mücadelesi öne çıktı, bazı alanlarda kadınlar seslerini duyurmayı başardılar. 8 Martın kaynağındaki kadın hareketinin tarihi 1857’dir ve eşit işe eşit ücret talebidir. Bu talep hala tam elde edilememiştir. Demokrasi mücadelesinde feminist kuramın yol göstericiliği önemli. Modern bilim zihinsel aktiviteyi esas alır, feminist kuram zihinsel aktivitenin yanına duygusal aktivitenin de katılmasını önerir. Bugün pek çok alanda kavramları yapıbozum sürecinden geçirmeli ve yeniden yapılandırmalıyız. Feminizm anti militarist, otorite ve hiyerarşi karşıtı önerileri ile demokrasi mücadelesinde önemli bir yol göstericidir.

Tarihsel süreçler hep ileriye doğru girmez, inişli çıkışlıdır. İşçiler ve yoksullar olarak içinde bulunduğumuz dönem, başka bazı dönemlere göre daha kötü durumdayız, ama mücadeleye devam ediyoruz. 1980’e kadar dünyada ve Türkiye’de işçi sınıfı hareketliydi, pek çok grev ve direniş yaşıyorduk, haklarımızı elde edebiliyorduk. 1980 sonrası neoliberalizm egemen oldu, işçi hareketi 20 yıl süreyle geriye çekildi, işçi hakları kısıtlandı. 2000’lere gelirken işçiler ve yoksullar hareketi, küreselleşme karşıtı hareket adı altında tekrar canlandı. Bu hareket daha sonra savaş karşıtı harekete dönüştü. Ama 2008 krizi sonrası işçi hareketi tekrar geri çekilir gibi oldu, ama tam da geri çekilmedi. Bugünlerde hem iyi, hem kötü haberler duymaya devam ediyoruz. Mesela Slovakya’da halk mafya –hükümet ilişkisine isyan etmiş, bu iyi bir haber. Amerika’da Trump seçildi, kötü haber, ama Sosyalist Sanders de epeyce oy aldı. Pek çok ülkede ve Türkiye’de devasa 8 Mart gösterileri oldu. Metal işçileri önemli kazanımlar elde etti. Günümüzde istikrarsızlık artıyor, iktidar yüzde 51 almak için her şeyi yapıyor. İçinde yaşadığımız savaş ortamı en büyük istikrarsızlık kaynağıdır, sonuçlarını T.Erdoğan dahil kimse bugünden kestiremez. Bundan sonra ne olacağını mücadelenin kendisi belirleyecek.

Panelin “Ortadoğu’da bitmeyen savaş” konulu ikinci oturumunda İslam Özkan, Melek Ulagay, Ozan Tekin ve Yıldız Ramazanoğlu konuştu, moderasyonu Hidayet Şefkatli Tuksal yaptı. Konuşmalar ve salondan katkılar özetle şöyleydi:

Ortadoğu’da savaşlar devam ediyor, bunun nedeni emperyalizm ve kapitalizmdir. 2001’den beri yapılan tüm işgaller halkların direnişi ile karşılaştı. Mezhepçiliği ABD kışkırttı. Ortadoğu’da ABD güç kaybediyor, Rusya ve Çin mevzi kazanıyor. Geçmişte Ortadoğu’da, Irak ve Suriye’de 1920’li, 30’lu hatta 50’li yıllarda farklı din, mezhep ve etnik kökenden halklar emperyalizme karşı birlikte mücadele etmişlerdi. 1958’de Irak Komünist Partisi 1 milyon kişiyi sokağa çıkardı. 2003 Irak işgaline bütün Ortadoğu halkları karşı çıktı. Felluce’de direnişçileri bastırmaya gelen Şii askerlere, Şii halk engel oldu. 2011’de Arap ayaklanmaları her yerde diktatörlere karşı başladı, bazı yerlerde Şiiler, bazı yerlerde Sünniler harekete önderlik etti. Ama emperyalizm bazen darbe, bazen iç savaş çıkararak halkın egemenliğini engelledi, mezhepçiliği alabildiğine kışkırttı. Özellikle Suriye iç savaşı ile ayaklanan halklara şu mesaj verildi: isyan ederseniz, çok büyük bir yıkımla karşılaşırsınız. Emperyalizmin bu tehditlerine boyun eğmemeliyiz. Bizler özgürlük isteyen bütün halkların yanında olmalıyız.

Ortadoğu’daki problemlerin asıl kaynağı bundan 100 yıl önce, 1918 yılında sömürgeci İngiltere ve Fransa devletlerinin tamamen kâğıt üstünde ve sömürgeciliklerini korumak için yaptıkları düzenlemelerdir. Skyes-Picot antlaşması olarak da bilinen bu gizli anlaşma ile 500 yıldır Osmanlının yönettiği Ortadoğu’da daha önce olmayan Irak, Suriye, Ürdün gibi devletler kuruldu, Kudüs ise ileride İsrail’in kurulması için ayrı bir statüye alındı. Ortadoğu halkları 100 yıldır bu yapay sömürgeci düzenlemeler nedeniyle sürekli bir huzursuzluk ve savaş ortamında yaşıyorlar. Bugün Ortadoğu’da emperyalistler tarafından barış adı altında yapılacak yeni yapay düzenlemeler, yine halklar için acı ve ızdırap kaynağı olacaktır. Astana birliği ABD’yi bölgeden çıkarmak istiyor, ABD ise üsler kurmakla meşgul. Yakında doğrudan devletlerarasında bir savaş çıkabilir, bu ise durumun çok daha kötüye gitmesine yol açar.

Suriye savaşı dünyayı çok olumsuz etkiliyor. Arap ayaklanmaları ordunun güçlü olmadığı Tunus’ta başarılı oldu, ama güçlü olduğu Mısır’da darbe ile karşılaştı ki bu darbenin arkasında Suudiler, BAE ve ABD vardı. Suriye’de ise barışçı başlayan ayaklanma çok kısa sürede militerleşti, ayaklanmanın daha 3. ayında Cisr el Şugur’da ayaklanmacılar 80 sivili öldürdüler. Elbette Esad rejimi baştan itibaren ayaklananlara karşı silahlı müdahalelerde bulunuyordu, ama ayaklananların büyük çoğunluğu, silaha başvurmak istemiyorlardı. Halen Suriye’de muhalefetlerini barışçı yollarla sürdürmek isteyen, örneğin Heysem Menna önderliğinde Buğday Hareketi isimli bir grup Dariye’de faaliyetini sürdürüyor. Ama hem rejim, hem de Suudi ve Katar devletleri ayaklanmanın kısa sürede askerileşmesini teşvik ettiler ve sonuçta milyonlarca insan mağdur oldu. Ayaklanmaların barışçı olmasının ne kadar önemli olduğunu Cezayir’de de görmüştük, 1993 yılında seçim sonrası iç savaş başlayınca demokratik süreç kesildi, 25 yıldır otoriter bir yönetim Cezayir’e hakim olmaya devam ediyor. Günümüzde İslamcılık pek çok ülkede milliyetçileştiriliyor, faşistleştiriliyor, halbuki İslam evrensel bir düşüncedir. AKP’nin Suriye siyaseti baştan itibaren hatalıdır, bugün de hatalıdır. Suriye’deki halk ayaklanmasına en başta barışçı destek verilseydi, askerileşmesi engellenseydi, durum bu kadar içinden çıkılmaz hal almazdı. Bugün de Suriye veya başka herhangi bir ülkeye asker yollamak yanlıştır. Bizler her durumda barışı savunmalıyız.

Günümüzde devletler demokratik bir başlangıç yapsalar da, sonra giderek ceberutlaşıyorlar. Anarşizme uygun devletsiz sistemler ise sadece teorik olarak var, pratikte görülmedi. İslam tarihinde devletle ilgili pek çok teorik önerme var, ama pratikte fazla olumlu örnek yok. Ezme-ezilme ilişkisi, faşist yaklaşımlar iki insan arasında bile yaşanabiliyor. Bizler 80 sonrası Türkiye’de önemli olumlu örnekler yaşadık. Mazlumder, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, 1000 kadın buluşması, Emek Adalet Platformu, Doğu Konferansı hep örnek faaliyetlerdir. İncirlik kapatılsın diye tek sloganlı eylemler yaptık. Dünyada kötülerin sesi çok çıkıyor, ama bizler iyi insanların da olduğunu bilmeliyiz. Dünya Sosyal Forumu böyleydi. Bugünde dünyanın dört bir yanında mültecilere yardım için çalışanlar, ırkçılığa karşı mücadele edenler var. Bölgemizde ABD’nin işgallerine, üsler kurmasına, silahlandırmasına karşı çıkmalıyız.

Panelin “Türkiye’de muhalif olmanın güçlükleri ve imkânları” konulu üçüncü oturumunda Atilla Aytemur, Fatma Çiftçi, Ferda Keskin ve Rümeysa Çamdereli konuştu, moderasyonu Gülayşe Koçak yaptı. . Konuşmalar ve salondan katkılar özetle şöyleydi:

Sadece devlete ve kurumlarına karşı muhalefet etmek yetmez, devlette kristalleşmiş belli iktidar biçimlerine karşı da muhalefet etmeliyiz. Muhalefetimiz, içinde yaşadığımız çağda antikapitalist olmalıdır. Ayrıca her türlü etnik, dini, cinsel vb. ayrımcılığa karşı olmalıyız. Ulus devletlerin siyasi ayrımcılığına karşı muhalefet etmeliyiz. Ulus devlet bugün krizde, çünkü dayandığı neoliberal sistem krizde. Muhalefetimiz aynı zamanda neoliberal değerlere karşı olmalı. Neoliberal değerler yaşamımızı kuşatmış durumda, mücadele tüm bu kuşatmayı kırmalı. Yaşamımızdaki kapitalizmi tümüyle reddetmeliyiz. Bu anlamda kilit sözcük, özgürlüktür. Sadece devletten değil, tüm neoliberal değerlerden özgürleşmemiz gerekir.

Müslüman kadınların feminizmle tanışması önemlidir. Önceleri kadın erkek birlikte mücadeleyi savunurduk. Ama başörtüsü mücadelesini kadınlar olarak verdik, bu mücadelede seküler kadınlardan destek gördük, kadın hareketinin önemini kavradık. N.Yıldız gibilerine cevap verince Müslüman erkeklerden tepki aldık, bu yüzden Müslüman kadınlar olarak ayrı örgütlendik. Kadına Şiddete Karşı Müslüman Kadınlar olarak ve Reçel Blok adı altında faaliyetlerde bulunuyoruz. Küçük grup örgütlenmeleri önemli dinamikler yaratıyor. Ama bazı meseleleri, örneğin barış meselesini konuşamıyoruz, bazı arkadaşlarımız yazdıkları yazıları sildirdiler, çünkü işten atılma tehlikeleri var. Tehlikeli olduğu için Afrin konusunda yazı yazmamaya karar verdik. Küçük hikâyeleri büyütmek, kendi sözümüzü geliştirmek için çabalıyoruz. Kadınlar zaten her zaman önce var olmak, sonra söylemek gerektiğini bilirler. Kadın hareketinin geleceğimiz için önemli olduğunu düşünüyoruz.

Hz. Ömer yanındakilere sorar: “Yanlış iş yaparsam, bana ne yaparsınız”, “Seni kılıcımızla düzeltiriz” diye cevabını alır. 1980 sonrası İslamcı muhalefet daha kolaydı, iktidarın yıpratıcılığı ile tanışmamıştı. 2003’te iktidar olan AKP, İslamcı kimliğini sürdüremedi, kapitalizme eklemlendi. Ben batı düşmanı değilim, batı değerleri de, doğu değerleri de insanlığın ortak mirasıdır. Bugün muhalefet yapmak, İslamcı olduğunu söyleyen iktidar tarafından beka kaygısı gerekçesi ile engelleniyor. Beka, bölünme kaygısı AKP-Erdoğan etrafında kümeleşmeye neden oluyor. Bursa Mazlumder şubesinde çalışırken, kadın sorunu ile ilgili bir toplantı yapmak istedik, başarılı olamadık. Buna karşın pek çok seküler kurumla ve kişiyle ortak eylemler yapabildik, örneğin termik santrallere karşı eylemler yaptık, bunları daha da geliştirmek gerekir.

Türkiye elbette 20.yy başından bugüne epeyce ilerleme sağladı, ama hala yurttaşlarına demokratik bir ülke sağlayamadı. 2002’de AKP iktidara geldi, kendi dışından da epeyce destek aldı, ama sonuçta bugün acaba diktatörlük mü yoksa faşizm mi var diye tartışıyoruz. Türkiye’de muhafazakâr ve modernist iki blok var. Bu iki blokta önemli, değerli isimler var. Bu dönem her iki kesimdeki isimler demokratik bir seçenek oluşturamıyorlar, aksine sürekli devlet tarafından kovuşturmalara uğruyorlar. Bizler Adalet Zemini, Barış Bloku, Hak ve Adalet Platformu vb. yapılar olarak bir araya gelmeliyiz. Yeni bir toplumsal iklimin yaratılması için çalışmalıyız. Yakında seçimler var, farklı sosyolojilerin bir arada yaşayabileceği bir toplumsal sistemi savunmalıyız. 1946’daki seçimlerden beri Türkiye’de bir toplumsal kesim seçimleri kazanınca, diğer kesim mağdur ediliyor. Buna son verecek, kutuplaşmaya hayır diyecek bir çizgi izlemeliyiz. Kimliklerde değil, değerlerde buluşmalıyız. Adalet Zemininde çok daha farklı kesimlerle bir araya gelebilmeliyiz.

Barış ve demokrasi arasında çok yakın bir ilişki var. Çözüm sürecinde barış ortamı sağlandığında demokraside de genişleme yaşadık. Bugün savaş ortamında demokrasi daralıyor. Yeniden bir barış sürecine, en azından çatışmasızlık sürecine ihtiyacımız var, bunun için çaba göstermeliyiz.

2019 seçimlerine giderken muhalefetin önemli bir dinamizmi var. 2017 Nisan referandumunda bunu herkes gördü. Özellikle dindar Müslüman kesim AKP-MHP koalisyonuna önemli bir tepki gösterdi. Bu tepki, eğer önemli bir hata yapılmaz ise yine başarılı olabilir.

Kimsenin kimliğinin sorgulanmadığı, eşitlik, özgürlük, adalet kavramları etrafında bir araya gelebiliriz. Yasama, yürütme ve yargının dengesini savunmalıyız. Bu anlamda Saadet Partisi lideri çok sağduyulu bir çizgi izliyor. Kılıçdaroğlu da CHP’yi adım adım jakoben çizgisinden koparıp, çoğulcu bir çizgiye çekiyor. İyi Partinin metropol milliyetçisi tabanı, MHP’nin taşra milliyetçiliğini engelleyebilir. Muhalefetin ortak hareket etmeyi öğrenmesi gerekir. İki turlu seçim sistemi aslında Erdoğan’ın tercihi değildi, mecbur kaldığı bir durumdur. Bu durum muhalefet için bir fırsattır, anketlerde de görülüyor ki, Erdoğan hala yüzde 50 artı 1’i sağlayabilmiş değil. Muhalefet büyük bir hata yapmazsa ikinci turda Erdoğan’ı yenebilir. AKP hem Kürt meselesini çözemedi, hem de 15 Temmuz darbe girişimi sonrası otoriterliğe yöneldi, böylece demokrasiye yönelerek çoğunluğun desteğini sağlama konusundaki fırsatlarını kaçırdı, şimdi biz kendi fırsatlarımızı kullanabilmeliyiz. Ortak değerler için dilimizi dönüştürmeliyiz, dönüştürebildiğimiz oranda yeni ortak değerler üretebiliriz.

Share.

About Author

Comments are closed.