12 Şubat 2019 – Medya hukuk siyaset kıskacında kız çocuğu – Berrin Sönmez

0

Şule Çet davası özelinde ataerki cinayetlerine yönelik medya ve yargı yaklaşımlarının önemi bir kez daha konuşuluyor. Şiddetle mücadele etmeye değil şiddet failine, zanlısına destek olmaya dönüşen bu sorunlu tavır ve davaya ilişkin kapsamlı değerlendirmeler içeren bir yazı kaleme almıştı Avukat Hülya Gülbahar. Gazete Duvar da yer verdi “Şule Çet davası, kadınlara karşı işlenen suçlar konusunda toplumsal bir sınavdır” başlıklı yazıya. Şiddetle mücadele alanında hukuk dersi niteliği taşıyan değerlendirmelerle birlikte bu yazıda, bazı haber başlıkları ve sorunlu haber verme biçimlerinden örnekleri de görüyoruz: “Ana akım medya da, “lüks plazada buluşma”, “iki erkekle plazaya girdi, sonrası…” başlıklı haberler, intihar ya da düşme vurguları ile bir kadına karşı şiddet olayında daha faili koruyup kollamaya başladı. Kadını ve kadının yaşam tarzını suçlayıcı bir dil kullanarak kamuoyunu kadın aleyhine yönlendirmeye çalıştı. Yapılan haberlerde Şule Çet’in fotoğrafları açıkça kullanıldığı halde, şüpheli erkeğin fotoğrafına, adına yer verilmiyor ve şüpheli açıkça kollanıyordu.”

Mağdur kadının hayat tarzına saldırı niteliğindeki yayınların, cinayet kurbanı kadının ailesinin acısına ve hatırasına saygısızlık boyutuna da dikkat çekiyor Hülya. Ve medya-yargı etkileşimini de dile getiriyor: “Bu yayınlar nedeniyle yapılan hiçbir suç duyurusundan sonuç alınamamış; zor bela tazminat ödemeye mahkum edilen Takvim gazetesine ilişkin karar da, geçtiğimiz günlerde istinaf mahkemesi tarafından bozulmuştu. Yandaş olmayanların yaşam tarzlarına saldırı konusunda yargı kalkanı ile korunmaya devam edilen medya, hem tüm toplumu kendi değerleri yönünde manipüle ediyor, hem de yargıya yön verebiliyordu.” Medyanın yargı tarafından korunup kollanırken aynı zamanda tüm toplumu manipüle ederek yargıya da yön vermesi, salt ataerki cinayetleriyle sınırlı değil elbet. Eril şiddetin, kız çocuklarının hayatına tasallut ediş biçimi olan erken evlilikler konusunda da ister ana akımda iste havuzda yer alsın medyanın payı çok büyük.

Ancak “kendi değerleri” sözüne itirazım var. İnsanın hayatına kast eden, haysiyetini, toplumsal itibarını çiğneyen eylem ve söylemler erdemli davranışlar olmadığından değer sözüyle ifade edilmemeli. Kendi anlayışları ve inançları kast edilerek dine gönderme yapılması da yanlış olur. Çünkü anılan medya organlarının eleştirilen bu tutumları, dinin değil ama geleneğin içinde kendine sağlam bir yer edinmiş patriarkal yaşam kültürünün ürünü. Dini geleneğin içine sızmış patriarkayı görmeden, aramadan veya üzerine hiç düşünmeden, dini ve o dine inananları toptancı yaklaşımla itham eden söylemlerden, söyleyiş biçimlerinden feminist arkadaşlarımın kendilerini kurtarması için hatırlatmalardan vazgeçmeyeceğim. Tıpkı Vahiy sürecinde, öncesinde ve sonrasında Arap yarımadasında hüküm süren yaşam tarzını İslamın gereğiymiş gibi sunan ataerkil din yorumlarına karşı mücadeleye devam edeceğim gibi.

Gelelim bugün ele almak istediğim asıl konuya. Erken evlilikleri dinin gereği gibi görenlerin medya desteğiyle siyaset ve bürokrasi üzerinde kurduğu baskı gücüyle konu yine politikanın gündeminde. Erken evlilik suçu nedeniyle hüküm giymiş olanlara af getirecek bir düzenlemeyi yasamanın gündemine alacak çalışmalar yapıldığına dair haberler Gazete Duvar’da kulis bilgisi olarak yayınlanmıştı. Yerel seçim nedeniyle meclisin tatile girmesine kısa bir süre kalmışken “tecavüzcü affı” içerecek bir düzenlemenin yasalaşması zor belki. Ancak asıl sorun, parlamento kulislerinde konunun gündemde tutulması. Seçim öncesi politik çıkar hesaplarının içine çocuğun cinsel istismarına yeşil ışık yakma eğiliminin girmesi. Bu ülkede kız çocuklarının 12, 13, 14, 15, 16, 17 yaşlarındayken evlendirilmesinden partizanca medet umulması, siyasetin ve parlamentonun yüz karası. Fakat bununla da bitmiyor. Bürokrasi ve yargı, siyasi kulislerdeki çalkalanmalara göre pozisyon alma eğiliminde olduğundan, çocuğun cinsel istismarı olan erken evlilikleri önlemeye dair yasal düzenlemeleri uygulamakta zaafa düşülüyor. Ve toplumsal algı, erken evlilik yasalarımıza göre suç olduğu halde “erken evlilik suçu” ifadesini, kusurlu bulur hale geliyor. Hem de seçim yatırımı niyetine kullanılan bu siyasi söylemler nedeniyle giderek artan oranda erken evliliklerin suç olduğu anlayışı silikleşiyor, geniş kesimlerin zihninde.

Politikacıların, bürokratların, hukukçuların hukuk tarafında saf tutmayışları kadar aydınların, kız çocuklarının üstün yararını gözetmeyişi de etken bu konuda. İslami kesimin entelektüelleri ve insan hakları savunucuları, ikircikli tutum takınarak hem nalına hem mıhına misali sözler sarf ediyor, kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi konusunda. Çünkü kadın hakları bilinciyle değil kadını ikincil varlık gören ataerkinin gözlüğüyle bakıyorlar dine ve topluma. Ve patriarkal zihniyetin dine sızmış halini sezemiyor, erken evlilik dinin gereğiymiş zannıyla net tavır alamıyorlar. Hem çağın şartlarını biliyor, hem kadının güçlenmesine aykırı olduğunu görüyor ve buna samimiyetle üzülüyorlar ama “kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi dinin emri değil” diyemiyorlar. İslami kesimin aydınları da ülkenin genel aydın hastalığından muaf değil. Aydın, entelektüel denebilecek kişilerin toplumsal kamplaşmada açık taraf olması, bu kamplardan birine yerleşecek şekilde pozisyon tutması, ideolojik bagaj yükünden kurtulamayışı temel sorunlarımızdan zaten.

Bir kere daha evlilik yaşı ile ilgili hüküm dinde örfe bırakılmıştır diyerek bugün bizim örfümüzün bu konuda Medeni Kanun olduğunu belirterek bitireyim. Ve Cumhurbaşkanı için “sağlam irade” vurgularının çokça tekrarlandığı şu seçim sath-ı mailinde, herkes konuşurken, tecavüzcülere af konusunda Erdoğan’ın hiç konuşmadığını hatırlayalım. Bekleyerek görelim Medeni Kanunun, Ceza Kanunun, şiddetle mücadele kanunun arkasında tıpkı İstanbul Sözleşmesi imzalanırken gösterilen iradeyle durulacak mı? Kadınlar ve kız çocukları mı desteklenecek yoksa cahiliye ahlakının kalıntılarını taşıyan ataerkil din yorumları mı desteklenecek?

(Gazete Duvar)

Share.

About Author

Comments are closed.