13 Ocak 2019 – İnanmanın dayanılmaz zorluğu ve kolaylığı – Ferhat Kentel

0

İçinde yaşadığımız zamanlar bilgi, enformasyon ve medya savaşları eşliğinde gerçeğin kurgulanmasında karmakarışık bir duruma şahitlik ediyor. Bu karmaşıklık içinde bilmek çok zor; inanmak daha kolay… Ama inanmanın da kolay ve huzur içinde olduğunu söylemek çok zor…

Mesela Fransa’daki Sarı Yeleklilerin eylemleri çok tartışıldı. Bizim cenahta, bu mevzudan bile fayda sağlamaya çalışan propaganda makinaları her ne kadar “Gezi olayları sırasında dünya medyasının gösterdiği ilgi Sarı Yeleklilere gösterilmedi” türünden “tespitler” üretmiş olsa da, başta Fransa olmak üzere, bütün dünya bu meseleyi çok tartıştı ve hâlâ tartışmaya devam ediyor. Hatta bizim Gezi’de olduğu gibi, orada da olup bitenler hakkında oldukça manipülatif bilgi ve videolar ortaya çıktı. Her ne kadar Kabataş’taki “başörtülü bacı” gibi yalanın dibi hikâyeler üretilmemiş olsa da, mesela bazı Sarı Yeleklilerin durdurdukları bir arabadaki Afrika kökenli iki kadına ırkçı hakaretler etmeleri, iktidar sahipleri tarafından, genel olarak hareketin aşırı sağın kontrolünde olduğu yönünde bir izlenim de üretildi. Ya da vitrinleri taşlayan, yağmalayan provokatörler vasıtasıyla hareketin tamamını karalayabilecek gerekçeler de medyada epey yer buldu.

Gene aynı olaylar sırasında çekilen çok sayıda video internet ve sosyal medya vasıtasıyla bütün dünyayı dolaştı. Bunlardan birinde polisin uyguladığı şiddet karşısında genç bir Sarı Yelekli kadın, polisin üzerine doğru yürüyerek, duygu dolu bir sesle öfkesini haykırıyordu. Kadın bir yandan “Bize neden bunu yapıyorsunuz? Bize yaptığınıza bakın!” derken, kabanını çıkarıp, polislerin karşısında yere diz çöküyor ve ellerini iki yana açarak bağırıyordu: “Görmüyor musunuz, biz silahsızız! Sizin karılarınız ve çocuklarınız için de mücadele ediyoruz! Kendinizden utanmanız lazım, burada insanlar yaralandı… Bizimle beraber olmanız lazım, bizimle birlikte ağlamalısınız! İnsanlar öldü! Sizin de çocuklarınız var, biz kin tutmuyoruz, biz sizden nefret etmiyoruz, bizimle birlikte olmanızı istiyoruz! Halk için! Fransa için! Memleketimiz için! Ulus için! Fransız halkı için! Siz de Fransız vatandaşınız, siz de bizim gibisiniz, kardeşimizsiniz! Biliyoruz siz de acı çekiyorsunuz, yaptığınız işten hiç memnun değilsiniz! Neden bize bunu yapıyorsunuz?”

Kadının sözleri ve beden dili polislerin doğrudan kalbine dokunacak bir yoğunluk taşıyordu ve adeta Delacroix’nın Fransız devrimini sembolize eden meşhur “Halka rehberlik eden özgürlük” tablosundaki ana kadın kahraman, Cumhuriyet’in simgesi Marianne’ı andırıyordu.

Ama videoda çok ilginç bir başka ayrıntı daha vardı… Kadın destansı bir görünüm çizerken, etrafındaki başka Sarı Yelekliler ve gazeteciler -bizim izlediğimiz videoda olduğu gibi- bu “performansı” filme alıyorlardı. Ya da kadının etrafındaki insanlar vasıtasıyla, kadının destansı görünümü bir anda, adeta bir tiyatro sahnesinde gerçekleşen bir “performansa” dönüşüyordu. Etraftaki amatör kameralar, sinemanın profesyonelliğini taşımadığı için, tabii ki diğer amatör kameraları da görüntüden silemiyorlar ve bizi kadın kahramanla tam anlamıyla özdeşleşmemizi sağlayacak bir kurgu sağlayamıyorlardı. İzleyici olarak bizler, kadınla özdeşleşecek gibi olurken, adeta Brecht tarzına benzer etkilerle, bütün bu olup bitenlerin bir tiyatro olduğuna ve mesafe almamız gerektiğine dair şüphelere düşüyorduk.

Yani bir anda “gerçek” ve “kurgu” iç içe geçiyor; hangisinin hangisini kurduğu müphemleşiyordu…

İnanmanın krizi

Bu zamanlarda artık inanmak çok kolay değil ve Fransız düşünür Michel de Certeau’ya atıfla, onun bütün çalışmalarının adeta merkezinde yer alan “inanma” meselesinde kriz yaşıyoruz. De Certeau’ya göre, inanılacak çok şey var ve işte tam da bu nedenle, inanmak çok zor.

İnanmak çok zor ama inanmamak mümkün değil. Çünkü insanlar hep inandı; bu bazen korkularımızı anlamlandıran şamanlar ya da büyücüler vasıtasıyla pagan dinlere; bazen sahabeler ya da havariler vasıtasıyla tek tanrılı dinlere; yeni zamanlarda ise televizyon vb. teknolojilerle kapitalizme dönük oldu. Dinlere olduğu gibi, bilime bile böyle inandık; okuru ya da öğrenciyi inandırmak için dipnotlar, referanslar verdik. “Kutsal kitap şunu diyor, aksakallı dede şunu söyledi, Marx ya da üstat hazretleri şu açıklamayı yaptı” ya da en basit haliyle “dün akşam televizyonda gördüm” diyerek inandık ve inandırdık.

Ama eski inanma eyleminde süreklilik vardı; o “inanmak” güçlüydü. Ritüelleri, tekrarları, cami ya da okul gibi tapınakları vardı. Geleneksel ya da modern, o zamanlarda, sözün kuvveti, sözü taşıyanların kuvveti sayesinde örülüyordu ve “inanmak” da güçlüydü.

Şimdi hem ikna edecek kadar çok güçlü teknolojiler var, hem de o inandıklarımızı havaya uçuracak karşı teknolojiler, alternatif inanma yolları var. Bu yüzden her şeye inanan insanlar olduk ve bizim gibi insanlarla doldu ortalık…

Ama bu, durup dururken ortaya çıkmadı… Yaşadığımız küresel modern zamanlar dünyanın dört bir yanında paradoksal bir takım sonuçlar üretiyor. Çok güçlü çekim merkezleri oluşturan inançlardan çıkışa şahit olurken, aynı zamanda bizzat bu çıkışın kendisi yeni ve çok daha eklektik inanma pratiklerine de yol açıyor. Bir bakıma olağanüstü bir parçalanmaya ve yeniden başka formlar altında çok güçlü bütünleşme eğilimlerine şahit oluyoruz.

Marcel Gauchet’ye göre, bu çıkış, sadece en modern ülkelerde, en çok sekülerleşmiş ülkelerle sınırlı değil; her dini ve inancı kuşatmış durumda… Sadece bildiğimiz anlamda geleneksel dinleri değil, bizzat dinle dirsek temasını hiç kaybetmemiş olan, bizzat “dinden çıkış” için bir tür din haline gelen “modernizm”, “sekülerlik”, hatta “demokrasi inancı” gibi sistemler ya da dinsellikler için de geçerli…

Ancak yeni zamanlarda “inanmak”, krizle beslenen inanma pratikleriyle iç içe… Bu yeni inanmada derinlere giden, konsantre bir özellik görmek çok zor; burada her şey özet, her şey yüzeysel, kısa ve hızlı…

Artık dünyada neredeyse her evde televizyon var, dünya nüfusunun yüzde 75’inin elinde bir cep telefonu var, bu nüfusun yarısının internet erişimi var. Ama bunlara sahip olmak olağanüstü bir konfora sahip olmak anlamına gelmiyor. Bu teknolojik imkânlar sadece olağanüstü konforu ve bu konfora sahip insanları yakından görme imkânı sağlıyor; yani “sahip olamadığını” görme imkânını…

Sarı Yelekliler son zamanlarda toplumsal mücadeleler sahnesine çıkan belki de en sınıfsal hareketlerden biri… İnanmak için sahip oldukları teknolojiler sayesinde, seçkin devlet-hükümet politikaları tarafından kendilerinin ne kadar aşağılandıklarını görüyorlar ve bu yüzden Paris’in en kalburüstü caddesine, Champs-Elysées’ye giderek varlıklarını göstermek istediler. Ama bu “sosyal-sınıfsal” kimlik etrafında kendilerine bile inanmaları çok zor. Kendilerini görmek istedikleri kimliğe dair en önemli unsur sadece bir “sarı yelek”… Son yılların bu en önemli sosyal hareketi hem çok heterojen hem de kendilerinden alttakileri de, mesela göçmenleri, banliyöleri içine alamayan bir hareket… Gezi’deki gibi, bir sürü şeyin, mesela bütün umutsuzlukların içine doldurulduğu bir durum…

“Dindar” kimlik

Yeni zamanlarda, havada “inanca” dair, “dini” bir şey var ama bu dinin içinin eskiden olduğu gibi dolması mümkün değil… Richard Sennett’in, işçi sınıfının neo-liberal modern zamanlardaki kimliği gibi bir durum var; ama bu kimliğin “sınıfsal” bir içerikle doldurulması çok kolay değil. Modern bireyler olarak hep beraber öğrendiğimiz gibi, bir tür “sorumluluk duygusuna” sahibiz; “bir şeyler yapmamız lazım, bu böyle devam edemez, mücadele etmemiz lazım” sesleri içimizde yankılanıp duruyor. Ancak bu sorumluluk duygusunun tatmin edilebileceği bir zemin yok. İşçi sınıfının altı boşalmış durumda; artık kendisini örtüştürebileceği bir fabrika bile yok… Çünkü fabrikadaki yeni teknolojiler ve neo-liberal ekonomiler onun ve onun gibilerin süratli bir şekilde değişmesini istiyor. Çünkü artık güven duyulan, işinin ehli, kalifiye işçilere ihtiyaç yok. Tazminatı çok yükselmeden işten atılacak ve tecrübesine ihtiyaç duyulmayan sıradan işçilerle fabrikalar dönebiliyor.

Paris’in Boulogne-Billancourt bölgesinde, Renault, Peugeot fabrikalarıyla örtüşmüş; Manchester ve Glascow’da çalıştıkları fabrikaların şanlı direniş ve sosyal hareketleriyle ya da Haliç’in iki yanına dizilmiş Demirdöküm, Rabak, Kavel ve daha onlarca fabrikada sendikal mücadelelerle özdeşleşmiş olan işçilerin “sınıfı” yok.

Bir “duygu” ya da daha doğrusu bir “duygu kabı” var ama o duygu kabının eski usullerle dolması için maddi şartların hiçbiri yok. Modernliğin verdiği “sorumluk duygusu” ancak yeniden üretilen kültürel dünyalarda tatmin olmaya çalışıyor.

Böyle bir ortamda umut veren, alternatif üreten sosyal hareketlerin doğması da çok kolay değil. Bu türden hareketler doğamadığı içindir ki, insanların “dinsel” formlar altında şekillenmiş olan hareketlere meyletmesi de normal hale geliyor. İnsanların Nazizme, Faşizme yönelmesinde görüldüğü gibi… Ya da bugünün dünyasının dört bir yanında popülist sağcı politikaların umutsuz insanlar için bir tür kurtuluş olarak görülmesi gibi…

Ortalıkta çok fazla inanmış insan suretleri dolaşıyor… Büyük bir dine, büyük bir ideolojiye, çok rasyonel ya da gayet irrasyonel düşünce havzalarına inanmış gibi duran insanlar… Ancak bu inanmanın temelinde yatan esas unsur, inanılacak çok şeyin olduğu bir dünyanın yarattığı güvensizlik… Bu yüzden inanılan şeyin içeriğinden çok, “başkalarıyla birlikte inanmak” önemli… İnanmak ancak başkalarıyla birlikte mümkün, yani inanmak hem çok zor hem de çok kolay; cemaati kurduğu için… Cemaat içindeki ilişkisellik ve bu ilişkiler içinde oluşan rutinler, tekrarlar sayesinde cemaatler de sürekli olarak yeniden, başkalaşarak, parçalanarak, yenilenerek inşa oluyor. Aynı pratikler etrafında ortaklık ve kimlik kuruluyor.

Gene Michel de Certeau’dan esinlenerek söylersek, Tanrı’sını referans olmaktan çıkarıp sadece “din kardeşleriyle”, çıkar pratikleriyle varolabilen birisinden artık “dindar” diye söz etmek mümkün değildir. Ancak öte yandan, Tanrı’sından ayrılmadan, böylesine çıkarlarla örülmüş bir cemaatten yani “din kardeşlerinden” ayrılmayı düşünen bir insanın da “dindar” kimliği içinde kalması mümkün değildir. Çünkü onun kimliğin inşa eden pratikler dünyası olarak cemaati yani ilişkileri yoktur.

Cemaat hali hep beraber secdeye varmak, toprağı öpmek, ellerini gökyüzüne kaldırmak, eğilmek, parmağını omuzbaşlarına, göğsüne, başına değdirmektir. Aynı sözleri dinlemektir; bu sözleri tekrarlamaktır. Bir tarafta alkol içmemek, domuz yememek; diğer tarafta kurban kesmemektir…

Bu yüzden cemaat Noel’i, yılbaşını kutlamayı yasaklar; Noel hakkında söz üreterek yapar bunu… Ama yeni zamanlarda Noel’in, Türklerin “Nardugan” bayramıyla, onun Orta Asya’daki Kazaklarla, Anadolu’daki Kibele’yle, İskandinavya’daki halklar ve inanışlarla ilgili olduğuna dair dünya kadar alternatif inançlar önünüze yığılır. Dininize dair olduğunu zannettiğiniz, aslında cemaatinizi kurmak için gerekli olan bir “dipnotlu söz” olarak inşa ettiğiniz Noel’in ya da yılbaşının aslında Hıristiyanlıkla ilgili olmayıp, yılın en karanlık zamanında sadece bir parça “umut” duymak için insanların binlerce yıldır sürdürdükleri bir inanç olduğunu öğrenirsiniz.

Böylesine çok daha büyük ve evrensel bir cemaatin varlığı sıradan cemaatlerinizin özgüvenini sarsar; duvarlarınızı yeniden inşa eder… O kadar çok inanılacak şey vardır ki, cemaatiniz vasıtasıyla çok daha basitleştirilmiş inanma eylemiyle, huzura erdiğinizi zannedersiniz. Ve sadece krize biraz daha katkıda bulunursunuz…

(Jineps)

Share.

About Author

Comments are closed.