13 Ocak 2020 – Kanal İstanbul’un Siyasallığı – Polat Alpman

0

Türkiye’de uzmanların herhangi bir konudaki görüşü, siyasetçilerin görüşüyle birebir örtüşmediği takdirde hiçbir öneme sahip değil, bu durum birçok örnekle gösterebilir. Bu nedenle iktidar propagandaları, uzmanların görüşünden daha yaygın ve geçerli hale geliyor. Hukuki alanın görülmedik ölçüde iktidarın denetimi ve kontrolü altına girmesi ise herhangi bir konuda verilen yargı kararlarının iktidarın çıkarlarından bağımsız düşünülememesine neden oluyor. Bu gelişmelerin sonucu olarak Türkiye’de yaşanan medeniyet kaybı, toplumsal alanların tümünde görünür hale geliyor. Haliyle herhangi bir konu gündeme geldikten kısa bir süre kendi bağlamından koparak iktidarın meşruiyeti sorununa dönüşüyor. 

Hatırlanacak olursa bunun ilk örneklerinden biri Gezi Parkı’ydı. Bir kent hakkı savunusu olarak ortaya çıkan sosyal hareket kısa süre içerisinde ve iktidar eliyle bağlamından kopartıldı. Konu hızla sermayenin Gezi Parkı’na yönelik tasallutu olmaktan uzaklaşarak siyasal iktidarın eleştirisine dönüştü. Bu durumu en iyi özetleyen şey M.A. Alabora’nın o dönemde attığı tweet idi.  

Bu tweet de bağlamından kopartıldı ve Alabora bir tür kriminal kişi olarak hedef haline dönüştürüldü. Kendisini koruyabilecek bir hukuk düzen olmadığını fark eden Alabora Türkiye’yi terk etti, ancak onun üzerinden başlatılan kriminalleştirme atağının gerilemesine neden olmadı, tam aksine bir siyaset tekniğine dönüştü ve muhalif olan birçok kişinin gırtlağındaki düğüme dönüştü.

Anlaşalım; otoriter yönetimler ile ilgili sorunlar hiçbir zaman hukukla ilgili değildir. Hiçbir otoriter yönetim hukuka çağrılamaz, çağrılıyorsa otoriter değildir. Otoriter yönetimleri hukuki ilkelere çağırmak, gücün hastalıklı doğasını görmezden gelmek anlamına gelir. On dokuzuncu yüzyılın İngiliz siyasetçilerinden John Dalberg-Acton’dan ilhamla, gücü eline geçiren her kesimin kendisini denetlemesi muhtemel her türden ilkeyi ortadan kaldırma eğilimde olduğunu, dolayısıyla yozlaşmaya doğru ilerlediğini, mutlak gücün ise mutlaka yozlaşmayla sonuçlanacağını öne sürebiliriz. Haliyle herhangi bir otoriter yönetim için siyasal iktidarı kaybetme ihtimalinin algılanma biçimi ilkelere geri dönülmesi talebini içeren bir mücadele olarak yorumlanamaz.

Tam da bu nedenle otoriter yönetimlerin hedeflerinden biri bütün toplumsal alanları ve sosyal ilişkileri siyasallaştırmaktır. Siyasallaştırdığı bütün ilişkileri iktidarın çeperinde toplar, toplayamadıklarını ise sadece siyasal alanın değil, bütün toplumsal alanların dışına iter. Bu bazen sürgün olur, bazen cezaevi, bazen derin bir suskunluk hali, bazen içe kapanma, bazen de teslimiyet… Kesin olan şeylerden biri otoriter yönetimin çeperine girmemek için direnenlerin gerçeklikle kurdukları ilişkiyi korumakta zorlanmalarıdır. 

Gerçeklik, otoriter yönetimlerin en öncelikli saldırı nesnesidir. Gerçeği bükmek, onu tanınmaz hale getirmek, herkesi kendi konumundan yorumlayabildiği bir malzemeye dönüştürmek ve yaratılan kakofoni sayesinde ekonomik-politik çıkarlarını icraat ambalajı ile sunmak otoriter yönetimlerin başlıca maharetidir. Bu nedenle egemenlerin çıkarlarına aykırı görüş dile getiren bilimsel açıklamalar bile suç haline dönüşebilir.

Bu nedenle Kanal İstanbul ve benzeri meselelerle ilgili kamuoyunda tartışma kılığındaki parodilerin gerçeğe ilişkin herhangi bir bilgi sunmaması, sunulan bilgilerin ise duyulamaması Türkiye’deki siyasal alanın niteliğinden ayrı düşünülemez. Burada taraf ya da karşıt olmak arasındaki ayrımı belirleyen şeyin siyasal bir niteliğe sahip olması da benzer bir durumun sonucudur. Yoksa aklı başında herhangi biri, İstanbul’un önceliğinin, neden yapıldığı konusunda halen ikna edici herhangi bir açıklamanın yapılamadığı bir inşaat seferberliği olmadığını, bundan çok daha öncelikli sorunlarının olduğunu kolaylıkla görebilir.

(Sivil Sayfalar)

Share.

About Author

Comments are closed.