14 Eylül 2018 – Kriz, sağ ve sol

0

Roni Margulies 

Bu ay Lehman Brothers yatırım bankasının iflasının onuncu yıldönümü. Bankanın çöküşü, dünya ekonomisinin 1929’dan bu yana yaşadığı en büyük krizin başladığını dünyaya ilan etmişti.

Geçtiğimiz on yılda dünyada yaşanan hem ekonomik hem siyasî pek çok şey, belki de her şey, o krizin etkileriyle ilgili.

Krizi aşmak için Amerika ve Avrupa’da hükümetler önce batmanın eşiğinde olan büyük bankaları, sigorta şirketlerini ve diğer finans kurumlarını kurtardı. Arkasından, sıkışmış ekonomilerde kan dolaşımını sağlamak ve yatırımların tekrar canlanmasını kolaylaştırmak bahanesiyle, çeşitli yöntemler kullanarak bankalara 15 trilyon dolarlık nakit aktardılar ve faizleri tarihin en düşük düzeylerine çektiler.

Bu politikanın adına ‘niceliksel rahatlatma’ adı verildi. Kimlerin rahatlatıldığını, kimlerin hiç dert edilmediğini birazdan göreceğiz.

Ucuz krediler

Batmanın eşiğinde olan finans kurumlarının ve yatırımcıların elinde ansızın muazzam miktarlarda nakit oluverdi. Bu parayı işletmek için nereye yatırım yapacaklardı? Batı’nın ekonomileri yerinde sayıyor, cazip yatırım olanakları sunmuyordu. Paranın bir kısmı Amerika’da borsaya aktı, bir kısmı Batı’nın büyük şehirlerinde gayrımenkullere aktı. Ama ‘niceliksel rahatlatma’nın sağladığı paraların önemli bir kısmı Amerika ve Avrupa’nın dışına yatırıldı.

Türkiye ve benzeri ülkelere yapılan bu yatırımın karşılığı (yani kâr oranları) Batı’nın durgun ekonomilerine kıyasla çok zaman çok daha yüksek oluyordu.

Batılı yatırımcılar kredi vermek için yarışırken, Türkiye’de de çok düşük faizlerle verilen bu dolar kredilerini alma yarışı başladı. Dolar faizi düşük olmaya devam ettiği sürece, Türkiye Batılı yatırımcılar için cazip bir yer olduğu ve dolarlar gelmeye devam ettiği sürece, sorun yoktu. Başta inşaat sektörü olmak üzere, Türkiye iş dünyası ucuz borç almaya, bu parayla iş yapmaya, ödeme zamanı geldiğinde tekrar borç almaya devam etti. (İnşaat şirketlerinin toplam borçlarının yüzde 90’ının döviz borcu olduğu tahmin ediliyor.) Alınan dolar borçlarıyla müthiş bir inşaat patlaması yaşadık. İnşaat sektörü lokomotif gibi ekonominin bütününü peşinden çekti, bu hızlı büyüme AKP’nin popülerliğinde önemli bir etken oldu.

Musluklar kapandı

Ne zamana kadar? Erdoğan tüm ipleri kendi elinde toplayana, ekonomi yönetiminin başına kendi damadını getirene, dünyanın dört bir ülkesine meydan okumaya ve nihayet Trump ile açıktan rekabete başlayana kadar.

Batılı yatırımcıların ve bankaların, ister Amerikan ister İtalyan olsun, millî dertleri yoktur. Umurlarında değildir. Sadece kâr oranlarına bakarlar. Yatırım yaptıkları veya kredi verdikleri ülkede paralarının karşılığını alıp alamayacaklarına bakarlar. Türkiye ekonomisi sallanmaya, inşaat balonu patlama işaretleri vermeye ve Türkiye riskli bir ülke olmaya başladığında kredi muslukları kapandı.

Bundan sonra, şirketler, bankalar ve daha az oranda devlet, ucuza aldıkları kredileri ya ödeyemeyecek ya da ödemeye çalışırken batacaklar. Önümüzdeki bir yıl içinde ödenmesi gereken dolar borcu yaklaşık 100 milyar. Ve Lira değer kaybettikçe bu borcu ödemek için daha fazla Lira ödemek gerekiyor. Çöküşün boyutları ne kadar olur, bilemeyiz, ama hükümetin alacağı önlemleri biliyoruz: İşten atmalar, ücretleri kısma ve dondurma çabaları, devlet harcamalarını kesme… Yani hem hükümet hem patronlar krizin faturasını her zamanki gibi işçilere ödetmeye çalışacak.

Krizin siyasî etkileri

Amerika ve Avrupa’da 2008 krizini aşmak için milyarlarca dolar harcayıp şirketlerle bankaları kurtarırken milyonlarca kişinin işini kaybetmesine, yoksullaşmasına, evini kaybetmesine göz yumdu. Kurtarılan şirketlerin yöneticilerinin ücretleriyle hayat tarzına hiçbir şey olmadı; çalışanlar ise evsiz barksız, işsiz ve gelirsiz kaldı. Ve bütün bunlar göz göre göre oldu.

Bunun sonucunda, bütün bu ülkelerde geleneksel politikalara, sağ ve sol merkez partilere karşı ciddi bir tepki doğdu. Özellikle Amerika’da, halk arasında sadece partilere değil, sistemin bütününe karşı bir yabancılaşma yaygınlaştı. Donald Trump’ın seçilmesi önemli ölçüde sistem dışı bir adam olmasından, o güne kadar politikaya bulaşmamış olmasından ve Hilary Clinton’dan kaynaklanıyordu.

Avrupa’da ise, merkez çökerken bazı ülkelerde sol, bazı ülkelerde sağ partiler güç kazanmaya başladı. Kriz dönemlerinde böyle olur. Kitleler daha radikal çözümler öneren partilere kayar, ama ille de sol çözümlere değil.

Yunanistan, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde, Syriza ve Podemos gibi yeni sol partiler veya Corbyn’in İşçi Partisi gibi sol sosyal demokrat partiler oy kazanırken, Almanya, Avusturya, Fransa gibi ülkelerde ya faşist olan ya da faşist olmayan ama faşistlerin önünü açan aşırı sağcı, milliyetçi, göçmen düşmanı partiler yükseliyor. Faşistlerin oy kazandığı bütün ülkelerde anti faşist hareketler de yükseliyor, göçmen haklarını savunan, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı çıkan büyük kitleler faşistlerin karşısına dikiliyor.

Milliyetçilik ve ırkçılık

Türkiye’de tablo aynı değil, ama satranç tahtasındaki taşlar, ana oyuncular aşağı yukarı aynı.

Uzun zamandır konuşulan kriz artık geldi. Ve önümüzdeki yıl içinde daha da derinleşecek, herkesi vurmaya başlayacak.

Cumhurbaşkanı ve hükümet uzun zamandır (belki de krizin geliyor olduğunu bildiği için) milliyetçiliği alabildiğine yükseltiyor. Yanına MHP’yi almış olması ve seçim sonuçları nedeniyle iyice MHP’ye mahkûm hâle gelmiş olması, milliyetçiliğin ve ırkçılığın daha da yükseltileceği anlamına geliyor. Kürtlere yurtiçinde ve Suriye’de yöneltilen politikalar milliyetçiliği garantiliyor, üç milyon Suriyeli göçmenin varlığı ırkçı politikaları garantiliyor.

Krizin etkileri emekçi kitleler tarafından daha yoğun bir şekilde hissedildikçe, bu kitlelerin çözüm için milliyetçiliğe, ırkçılığa, MHP’ye değil, sol alternatiflere ve kendi güçlerine güvenmesini sağlayabilecek miyiz? Bu dönemin temel sorusu, her yerde olduğu gibi Türkiye’de de bu.

(Marksist org)

Share.

About Author

Comments are closed.