14 Mayıs 2020 – Dar koridor ve anayasal kriz – Ümit Aktaş

0

İslam medeniyetinde anayasal kriz

İkinci Dünya Savaşı ertesindeki bağımsızlaşma hareketleri sonrasındaki bir ara dönem akabinde, İslam ülkelerinde giderek ivme kazanan İslamcı akımlar, kendi ideallerini gerçekleştirmek yerine, bir iki istisna dışında iktidarlarını elde tutma kaygısıyla geleneksel otokrasilere yöneldiler.

Arap Baharı sürecinde yaşanan benzeri hayal kırıklıkları sonucunda, bir özeleştiri süreci ve yeni bir gelecek arayışına dair düşünsel çabalarla birlikte, geçmişe dönük daha köktenci değerlendirmelere de girişildi.

Bunlardan birisi de, Muhammed Muhtar Şankıtî’nin “İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz, Büyük Fitneden Arap Baharına” 1 adlı eleştirel değerlendirmesi.

Şankıtî’nin de katıldığı bir biçimde, Muhammed İkbal’in “Kur’ân ve sünnetin sayfalarına yayılmış halde bulabildiğimiz toplumsal demokratik ve iktisadi sistemlerin embriyolar halinde donup kalması” gerçekliğine dair yaklaşım, artık daha belirgin olarak ve sıkça zikredilmekte.

Malik b. Nebi de, benzer bir biçimde, Sıffin’e kadar nebevî geleneğe uyarlı olan gidişatın, artık tekrarlanamayan ve giderek unutulan bir “anayasal doğuş” dönemi olarak kaldığından söz etmişti.

Bu “anayasal doğuş” dönemi ise oldukça basit bir esasa dayanır:

Allah’tan başka egemen yoktur.

Tabi bu temel ilke, etkileri kurumsal devletin reddi gibi köktenci bir Haricî anarşizmine varan biçimiyle değil de, her tür yönetim biçiminin sadece toplumsal bir zarurete ve onaya dayandığı ve egemenliğin bundan daha ileriye götürülebilecek bir tahakküme yol açamayacağına; meşruiyetini ancak bu şartlarda koruyacağına dair asli bir hükümdür.

Allah’ın hükmü (egemenliği), hukuksal kimi müeyyidelerle geçiştirilemeyecek olan toplumsal adaletin sağlanmasıdır ve bu da kamusal bir vicdanın, müzakere ve uzlaşma sürecinin teşkilini gerektirir.

Dolayısıyla da hiç kimse salt soyuna nispet edilerek “halife” olamayacağı gibi, benzeri nedenlerle (soy, ırk, din…) özgürlükleri de elinden alınamaz.

Nitekim Hz. İbrahim’in kendisiyle birlikte soyunun da kutsanması dileğine karşı Allah, muhtemel zalimlere karşı bir taahhüt verilemeyeceği, İbrahim’in soyunun zulümden ari oluşuna dair de herhangi bir kesinliğin bulunmadığı hasebiyle, bu talebi reddeder.

Bu ise açıkça hanedanlara dayanan yönetimler kadar, dinî veya soya dayanan aristokrasilerin (ruhbanlığın, teokrasilerin) de reddidir.

Bu durumda siyaset, toplumsal her kesimin katıldığı, hiçbir sınıf ve zümreye (hanedanlığa, kabileye, sözgelimi Kureyş’e, “kutsal” bir soy veya zümreye) tahsis edilemeyecek olan, işlevsel ve uzlaşmaya dayanan, kurumsallaştırılmış bir toplumsal denetime (şura ve istişare) dayalı olarak sürdürülen bir icraattan öteye gidemez.

Bunun dışındaki hevesler toplumu hızla despotizme sürükler ve bu ise, kısa vadede bazı yararları olsa da, uzun vadede tüm toplumsal barış, adalet, uzlaşma ve üretkenliğin sonu anlamına gelir.

Ne var ki Arap örfünün etkileri kadar, tam olarak özümlenemeyen hızlı fetihler sonucunda Fars ve Bizans etkilerinin olumsuz sonuçları da, henüz bir embriyo niteliğinde olan “şura”ya ve “istişare”ye dayanan Peygamber sonrası yönetiminin (emirü’l müminin döneminin), gerçekte bir tür otokrasi olan Muaviye sonrası biçimiyle (halifelik) tortulanmasına yol açacaktır.

Eleştiriler ve isyanlara rağmen, toplumsal bölünmüşlük nedeniyle baş edilemeyen bir durum, giderek içselleştirilerek, siyasetle birlikte dinî ve toplumsal düşünüşü de etkileyecektir.

Dolayısıyla sömürgecilerin işgali, İslam dünyasındaki bu yanlış gidişatı ve temel sapmayı açığa çıkaran, ikincil bir gerileyiştir.

İslamcılık, dönemsel hatalarıyla birlikte, genel anlamda bu gerileyişlere karşı verilen tepki, itiraz, eleştiri ve bunlardan çıkış çabasıdır.


Ulusların Düşüşü ve Dar Koridor

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson da, “Ulusların Düşüşü”nden sonra, “Dar Koridor”da, tam da bu meseleleri, yani iktidarın doğası ve değişimini sorgulamaktalar.

İdeal siyasetin toplumla devlet arasındaki bir dengeye ve bu dengenin sağlandığı o “dar koridor”da kalabilme becerisine dayandığından yola çıkan “Dar Koridor”, dünya tarihinin başlangıcından günümüze dek birçok toplumu inceleyerek, bu ideal durumdan uzaklaşmanın veya bunu sağlayabilmenin koşullarını tahlile çalışmakta.

Buna göre zayıf bir iktidar kadar zayıf bir toplum da, bu denge durumunun bozulmasına yol açmakta.

Tabi ki bunun sebebi de iktidar korkusuna olduğu kadar, iktidar saplantısına da dayanabilmekte.

Despotik devletlerin yol açtığı korku ve baskı ile devletin yokluğu sonucunda ortaya çıkan şiddet ve kanunsuzluğun arasında sıkışmak, özgürlüğe giden ‘dar koridor’dur.

Bu koridor, adeta “sırat-ı müstakim”e ulaşmanın ve orada tutunmanın zorluğu gibi, asla sonu gelmeyecek meşakkatli bir yoldur.

Devletle toplum arasındaki gerilime dayanan bu zorluk, her iki kutbun olmazsa olmazlığı yanında, dengelenmesine de dayanan bir sürekliliği gerektirir.

Devlet, topluma daha iyi hizmet sunabilmek için sürekli kendisini geliştirmelidir; ama kendisine ait güçlere belli bir iktidar odağı tarafından el konulmaması için de toplumun sürekli teyakkuzda olması gerekmektedir.

Toplum, esasında kendisine ait bir örgütlenme olan devleti denetleme, dengeleme ve sınırlama faaliyetlerinden uzaklaş-tırıl-ırsa, devlete belli bir iktidar odağı tarafından el konulması gibi vahim bir sonuç da kaçınılmazdır.

Sözgelimi İslam tarihinde olduğu gibi, ‘istişare’ ve ‘şura’nın uygulaması salt egemenin iyi niyetine bırakılırsa, egemenin yoldan çıkması ve hatta kendisine olan toplumsal ihtiyacın ve hatta zorunluluğun tanrısallığının ulema eliyle temellendirilmesi gibi bir dinî kutsayıcılıkla yüceltilmesi, hiç de beklenemeyecek bir şey değildir.

Dolayısıyla devletle toplum arasındaki dengenin kurulması ve buna dair uygulamaların kurumsallaştırılarak anayasal bir esas haline getirilmesi, toplumun yönetilmesi anlamına gelen siyasetin en kritik sorunudur.

İktidarları çığırından çıkaran ise, büyük ölçüde “kuzuların sessizliği”dir.

Zulüm ve adaletsizlik karşısında, ucu kendilerine varıncaya dek sürdürülen sessizlik, tüm toplumun giderek egemenin mülkiyeti haline gelmesiyle sonuçlanacaktır.

Buna yol açan ise, büyük ölçüde, iktidarı belirleyen toplumsal katılımın ve denetimin etkinliğinin zayıflığıdır.

Sözgelimi toplumun iktidar karşısında yeterince kurumsal ya da geleneksel desteklere sahip olmaması, iktisadi ve siyasi açıdan üretken güçlerden yoksunluğu, bilimsel ve düşünsel aktivitelerinin yetersizliği veya bunların bütünüyle iktidarın amaçlarına koşulmuşluğu gibi.

İktidarların zorbalaşmasına yol açan farklı ve istisnai örnekler de vardır tabi.

Mesela İspanya’nın Amerika’dan gelen altın ve gümüş kaynağına dayanan yozlaşması; ya da petrol gibi toplumsal emeğe dayanmayan zenginliklerin güçlü kıldığı iktidar yapıları gibi.

Hatta Osmanlı Devleti gibi bir “savaş makinesi”ne dayanan iktidarın topluma karşı minnetsizliği de, siyasal konularda da toplumsal katılımı umursamayacaktır.

Bu minnetsizlik, toplumla devleti karşılıklı olarak birbirine karşı lakaytlaştırabilecek ve hatta genel anlamda üretkenlikten de……

Independent Türkçe

Share.

About Author

Comments are closed.