14 Nisan 2018 – “Siyasi ayak” Erdoğan iddiası…

0

Atilla Aytemur

Kemal Kılıçdaroğlu, geçen hafta TBMM grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı FETÖ’nün  “siyasi ayağı”, hatta 1 numarası ilan etti ve kendisini mahkemeye vermeleri halinde bunu belgeleriyle ispat edeceğini ileri sürdü.

Kılıçdaroğlu’nun ne tür belgeleri ortaya çıkaracağını ve mahkemenin nasıl bir karar vereceğini bilemem.

Ama bu iddianın zaten yay gibi gerilmiş olan iç siyaseti iyice zıplattığı görülüyor.

Nitekim iktidar kanadı da CHP ve Kılıçdaroğlu’na ağır cevaplar ve yüksek meblağlı manevi tazminat davasıyla karşılık verdi.

Anlaşılan, CHP’nin “FETÖ’nün siyasi ayağı kim?”, “ Mahalle bakkalındaki ayak bulundu ama siyasi ayak gizleniyor ” gibi yaklaşımları, Ak Parti iktidarının bitmek bilmeyen FETÖ operasyonları, OHAL ve KHK uygulamaları konu seçim dönemi boyunca gündemi işgal etmeye devam edecek.

Fetullahçılığın tarihi ne diyor?

Fetullah Gülen örgütüne, onun özellikle iktidar partisi Ak Parti ile yakın ilişkili olduğu döneme dair halen birçok konu karanlıkta bulunmakla beraber, belli bir kanaate ulaşmak için azınsanmayacak ölçüde bilgiye ulaşıldığı da ortada.

Kuruluşundan bugüne yaklaşık 40 yıl geçen dini görünümlü Fetullah Gülen örgütünün siyasi parti kurmaya pek meyletmemiş olmasına rağmen siyasete ve devlet içinde mevzilenmeye bu kadar önem vermesi üzerinde durulmaya değer bir nokta.

Bu örgütün doğrudan parti kurmak yerine, sağ-sol ayrımı yapmadan özellikle iktidar, koalisyon ortağı veya iktidar namzedi partilerle kurduğu ilişkilere bakınca durum biraz aydınlanıyor.

Hele eğitime, kültürel alana ve medyaya, inançlar arası diyaloğa önem veren ve bu alanlarda sistematik çaba gösteren “sivil” örgüt havasını korumaya gösterdiği özene bakınca, siyasi parti kurmaktan uzak duruşunun nedeni biraz daha anlaşılır hale geliyor.

Bu kadar parti varken…

Ortada “kullanabileceği” etkin siyasal partiler varken, parti kurmanın risklerini üstlenmeden onlar aracılığıyla devlet içinde bir güç olma hedefine yürümenin FETÖ’ye daha cazip göründüğünü tahmin etmek zor olmasa gerek.

Özellikle 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasından itibaren aldığı mesafe ve en güçlü dini grup olma konumuna bakılırsa, bu tercihinde başarılı olduğu da ortada. Yani, parti falan kurmadan mevcut siyasi partilerle geliştirdiği ilişki üzerinden büyüyen ve güçlenen bir  yapı söz konusuydu.

Bu konuda daha fazla ayrıntıya vakıf olmak için Oral Çalışları’ın son kitabı “Fetullahçılığın Tarihi” son derece önemli bilgiler içeren ve örgütün uzun tarihini nesnel bir şekilde aktaran bir kaynak özelliği taşıyor.(Oral Çalışlar, Fetullahçılığın Tarihi, Kopernik Yayınları, İstanbul, Ekim 2017)

“Siyasi ayak” iddiası zorlama

CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun “ Darbenin siyasi ayağı Beştepe’de oturuyor” iddiası, esasen “ 15 Temmuz Darbe Girişimi tiyatrodur” ve “ Asıl darbe 20 Temmuz’da yapıldı” türünden değerlendirme ve propagandif yaklaşımların devamı gibi. Bu iddianın nesnel gerçeğe işaret etmekten çok,  Ak Parti iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı FETÖ ve ona karşı OHAL ve KHK uygulamalarıyla sürdürülen mücadele konusunda eleştirmek ve siyaseten mahkum etmek amacı taşıyan bir propaganda olduğunu söylemek hatalı olmaz.

Söz konusu iddia ve söylemin seçmen üzerindeki etkisi, ikna ediciliği ve CHP’nin siyasal hedeflerine ne ölçüde hizmet ettiği konusu bir yana, yaşadığımız son üç-beş yılın gerçekleriyle ne kadar uyuştuğuna da bakmanın yararlı olacağı kanısındayım.

Ak Parti iktidara hazırlıksız geldi

Şüphesiz müesses nizamın “beklenmedik” şekilde iktidar olan Ak Parti’yi meşru görmediği, vesayet sistemini devam ettirmek için hayli tertiplere girdiği, başta CHP olmak üzere bazı siyasal güçlerin bu girişimlerin gönüllü askeri oldukları da hafızamızda tazedir.

Söz konusu partinin meşruiyetini ülkeye ve Batı kamuoyuna kabul ettirmek için ilk yıllarında sergilediği demokratik ve reformcu program ve karakterine rağmen ciddi güçlüklerle karşılaştığı ve vesayet rejiminin tehditleri altında yıllar geçirdiği de bir gerçektir.

Ak Parti iktidarının bu tehditleri ve zorlukları savuşturmasında kimi demokrat ve özgürlükçü çevreler ile aydınlar ona destek verdikleri de hatırlıyoruz.

Lakin, Ak Parti’nin iktidarını tesis ederken bu dönem boyunca devlet imkanlarını, özellikle silahlı ve silahsız bürokrasi mevzilerini dünün muktedirleri laiklere kıskanç bir şekilde kapatırken, “bizdendir” yaklaşımıyla Fetullah Gülen Örgütü’ne çok cömert bir şekilde sonuna kadar açtığı ve onunla bir kader ortaklığına girdiğini söylemek ne haksızlık ne de abartı olacaktır.

Ak Parti’nin kadro ihtiyacı FETÖ’nün önünü iyice açtı

FETÖ’nün de kendisine yönelik bu ilgi ve mahkumiyeti sonuna kadar değerlendirdiği, giderek aşırı talepkar hale geldiği de bilinen bir gerçek.

Epey zamandır eğitim aldırıp yetiştirdiği gençlere devlet içinde bazı kurumlara girmeyi amaç olarak öğütleyen ve bu konuda mesafe alan FETÖ, Ak Parti döneminde gördüğü teveccühle örgütlenmesini katlayıp, o kanlı darbeyi yapacak noktaya geldiği gördük.

Yani, beklenmedik şekilde 2002’de iktidara gelen Ak Parti’nin kadro bakımdan son derece hazırlıksız olduğu ve ciddi sıkıntı çektiği biliniyordu. Seküler kesimden eğitimli kadrolara duyduğu tepki ve güvensizlik nedeniyle,“dindar” mantığı ve rahatlığı içinde devletin en hayati kurumlarının en kilit mevkilerine yapılan atamalarda öncelik, yıllar boyu bu örgütün yetişmiş mensuplarına verildi.

Fetullah Gülen Örgütü de kendisine sunulan bu imkanı amacı doğrultusunda devleti fethetmek üzere sonuna kadar değerlendirdi.

Ak Partililer FETÖ’ye karşı “şerbetli” değillerdi…

Şüphesiz  “İslami inanç” gibi ortak bir temele sahip olan Ak Parti ile Fetullah Gülen Örgütü arasında yıllar boyu, bir anlamda iç içe süren ilişki ve siyasal faaliyet ortaklığı bazı sonuçlar vermiştir.

Bu bakımdan, örneğin, “Ak Parti bakanları, milletvekilleri, belediye başkanları, yöneticileri arasında da FETÖ mensupları var” türünden iddianın haklı bir mantığı olacaktır. Öyle ya, Ak Parti’yle kurduğu ilişkiye dayanarak devlette böylesine örgütlenen bir yapının, Ak Parti’nin kendisine sızması da veya bu partinin bazı yetkili veya üyelerini kendisine katılmaya ikna etmesi ihtimal dışı değildir.

Böylelikle ona katılanların daha sonraki süreçte birer Ak Partili olarak FETÖ’ye hizmet ettiklerini de ileri sürebiliriz.

“Hayır, hiç böyle bir kimse yok!” gibi bir savunmanın da fazla anlamı bulunmuyor.

Ama buradan hareketle, otomatikman siyasi ayağın bir numarası olarak Ak Parti genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı göstermek, FETÖ ile bizzat Ak Parti’yi tek bir yapının iki parçası olarak tanımlamak anlamına gelir. Böylelikle siyasi parçanın başında Erdoğan’ın bulunduğu iddia edilmiş olur.

Sürecin öncesi de sonrası da bu görüşü pek doğrulamıyor.

Olaylar ve olgular farklı şeyler söylüyor

12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu sonrasında, HSYK’nın FETÖ’nün kontrolüne girdiği dönemden başlayarak AK Parti ile ilişkilerin açık kavgaya dönüştüğü ve 2011 Millletvekili Genel Seçimleri sonrasında hem sertleştiği, hem de hız kazandığı biliniyor.

FETÖ’nün Kürt sorununun çözümü için sürdürülen “Barış ve çözüm süreci”ni sabote etme girişimleri ve özellikle KCK tutuklamaları, MİT yöneticilerine yönelik tutuklama operasyonu ve MİT  tırları konusu,   Gezi Direnişi’ni mecraından çıkarma girişimleri , 17/25 Aralık Kaset Operasyonları ve nihayet 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi gibi birkaç büyük olay belli bir kanaate varmak için yeterli olur sanıyorum.

Bunların girişimlerin tamamının hedefinde Ak Parti iktidarı ve onun yöneticisi bulunuyordu.

Ak Parti ve yöneticilerinin zamanında bu örgütle işbirliği yapmaları ve ona destek vermiş olmaları şüphesiz eleştiri konusu olabilir ve olmalı da.

Çünkü, onun bu denli güçlenmesinde ve devleti kuşatmasında Ak Parti’nin verdiği destek, açık uyarılar karşısında sergilediği inanılmaz bir ihmal vardır.

Türkiye kamuoyunun büyük bir bölümü “Ne istediniz de vermedik”, “ Aldatıldım” şeklindeki itirafları da dikkate alınca, gelinen noktada Ak parti ve onun yöneticilerinin sorumluluğu hakkında bir kanaate varıyorlar.

Lakin, böyle bir vebal ve sorumluluktan hareketle, en kanlı eylemlere girmekte tereddüt etmeyen bu örgütünün bizzat hedefi olanları “siyasi ayak” ilan etmenin hem olgusal gerçeklerle, hem de vicdani değerlendirmelerle uyuşmadığı da alanen görülüyor.

Eleştiri ve propaganda gerçeğe dayanmalı

Biri dini örgüt, diğeri parti bu iki yapının, karşılıklı bir menfaat ilişkisi içerisinde olması, iktidar partisinin desteğiyle FETÖ’nün devlet içinde inanılmaz ölçüde örgütlenme fırsatı bulması, kurumları ele geçirmesi ve bu imkanı siyaseti dizayn etmek üzere bütün yasa ve teamülleri çiğneyerek kullanması kabul edilemez bir durumdur.

Her bakımdan eleştirilmeye ve hatta yargısal zeminde de ele alınmaya muhtaç bir konudur.

İktidar partisinin devlet kurumlarını yönetmek üzere görevlendirmeler yaparken, bütün toplumsal kesimlere eşit davranma ve liyakatı esas alma ilkelerini bir yana bırakıp, din kisveli bir örgütle böylesine ilişkilere girmesinin kabul edilebilir hiçbir yönü yoktur.

Ancak, böyle bir değerlendirmenin ötesine geçip, FETÖ’nün bir numaralı hedefi olan Erdoğan’ı bu yapının bir numaralı siyasi ayağı ilan etmek, hiçbir bakımdan tarihi ve siyasi gerçeklerle bağdaşmıyor. Ak Parti ve Lideri Erdoğan’a politikaları nedeniyle tepki duyan kesimlerin bile böyle bir iddiaya itibar edeceği son derece şüphelidir. Hiç ikna edici değildir. Kızgınlık içinde söylenmiş yanlış, haksız ve savruk söz algısı yaratıyor.

Politik muhalefeti böyle sürdürmenin faydası yoktur.

CHP bunun yerine OHAL uygulamasının sonlanmasını, KHK’larla yapılan hukuksuzluk ve adaletsizliğin düzeltilmesinin, siyasi iktidarların yasal ve meşru olmayan odaklarla ilişki geliştirmesinin önlenmesini, 15 Temmuz 2016 FETÖ Darbe Girişimi’nin yarattığı siyasal ve toplumsal tahribatın yaralarının kapanmasını, basın ve düşünce özgürlüğünün sağlanmasını, Türkiye’nin kutuplaşmadan kurtularak bir an önce normale dönmesini   gündemde tutmaya devam etse daha isabetli olacaktır.

Bu yazı Serbestiyet web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.