15 Eylül 2020 – Müphemlik kültürü – Ümit Aktaş

0

Müphemlik Kültürü”nde Thomas Bauer, “modernliğin” kesinlik arayışının Aristotales’ten beri gelen bir geçmişi olduğunu söylemekte.

Oysa Batı’nın doğusundan olan Efesli Heraklites’in düşüncesi, zıtlıklara ve dolayısıyla da çok anlamlılığa dayanmakta. 

Bu ise Batı’nın ve Doğu’nun genel düşünsel karakteristiğinden öte, “arada”ki bir düşünsel üsluptur. Batı’yı ve Doğu’yu birleştiren ve aşan, daha evrensel ve üst bir tutum.  

“Modernizm”in de eleştirdiği bu “katiyetçilik”, Aydınlanmacı düşüncenin de temel ilkelerindendir. Zira Aydınlanma ütopizmi tek ve evrensel bir “dil”e, bunun da ötesinde kesinletilmiş bir bilime dayanan bir evrenselciliğin peşindeydi. 


1880’lerde ilk kez İspanyol şairlerin kullandığı “modernismo” kavramı ile 1928 gibi oldukça erken bir tarihte kullanılan “post-modernizm” arasındaki o fırtınalı elli yıldan sonra,”modernizmin köklerine daha yakından bakmış olmak, şimdi bize bunu oluşturan unsurları beş ana fikir etrafında toplayabileceğimizi göstermektedir. Bunlardan ilki, bizi doğru bilgiye ulaştırma iddiasındaki her sistemin, o sistemin tutarlılığına otomatik olarak gölge düşüren özyineli ve kendine göndergeli olması, yani kendi kendini doğrulamaya dayanmasıdır. İkincisi nesnelliğin, yani gerçeklik üzerinde anlaşma sağlamanın bizi, bunun aksi olan tekbencilik derecesindeki radikal bir öznellikten daha fazla doğru bilgiye yaklaştırmadığıdır. Üçüncüsü, bilinen her gerçeğe belli bir öznel perspektiften ulaşıldığı ve bu perspektiflerden hiçbirinin diğerine göre daha üstün veya ayrıcalıklı olmadığıdır. Dördüncüsü, mevcut her nesnel gerçeğe azami bir tümdengelimle ulaşılmış olması ve bunların aslında yalnızca istatistiksel düzenlilikten ibaret oluşlarıdır. Beşincisi ise atomların ontolojik kesikliliği ve bunları saran boşluk”tur. 2

Yani süreksizlik ve parçalılık; hakikatçiliğe ve mutlakçılığa karşı ise belki de müphemlik. Çünkü modernizm, Aydınlanmacı süreklilik düşüncesine, sözgelimi evrimciliğe ve ilerlemeye karşı süreksizlik ve kesiklilikler, mutlakçılığa karşı ise parçalılıkları ileri sürer.


Nitekim “Müphemlik Kültürü”nün çevirmeni Tanıl Bora ile İslam Özkan tarafından yapılan söyleşide de Tanıl Bora, kitabın yaklaşımını bu minvalde yorumlamakta:

Müphemlik hoşgörüsünü Bauer, bir uçta kesinlikçiliğe, tek ve kesin hakikatçiliğe, öteki uçta ise kayıtsızlığa, ‘öyle de olur böyle de olur fark etmez’ciliğe karşı bir alternatif olarak konumlandırıyor. Kesinlikçilik, mutlak hakikatçilik kadar, kayıtsızlık da problemdir, onun için.

Çünkü ilki anlamı sabitleyip daraltırken, ikincisi anlamsızlığa meylediyor. Her ikisi de anlam arayışının önünü kapatııyorlar. Müphemlik hoşgörüsünün deyim yerindeyse ‘kutsalı’ ise, insanın anlam arayışı…

Müphemlik hoşgörüsü, ‘zaruret haramı mubah kılar’ın bir penceresi olarak görülebilir mi? Bazı örnekleriyle öyledir, en azından bu oportünizme uyum sağlamaya müsaittir. Bazı örnekler ise, hayatı ve dünyayı anlamlandırmaya, hal ve davranışa nizam vermeye dönük saygın bir fikrî ve ahlâkî arayışa işaret ediyor. Kitabı bu gözle de okumak mümkün. 3


Avrupa’nın, Aydınlanmacı bir kesinliğe ulaşma çabası içerisinde olduğu bu dönemde -tabi bu bir bakıma bilimin teknolojiye uygulanmasını sağlayacak olan bir kesinlik arayışıdır-, “çekiçle” felsefe yapan ve perspektifler çoğulluğunu savunan Nietzsche, Avrupa’nın bu gidişatına karşı koymaya çalıştıysa da, onun bu çabası da kendisini deliliğe sürükleyen bir retle karşılandı.

Daha sonra Foucault‘nun açığa çıkaracağı bir “büyük kapatılma” tarihiydi bu. Öyle ki bu süreçte, emperyalizmin işgaline uğrayan İslam dünyası da görece çoğulcu, müsamahakâr, çok dilli ve çok dinli yapısını, Batı’ya dayanan bir etkilenme sonucu değiştirerek, homojen ve tekbiçimli bir ulusallaşmaya, güç metafiziğine ve ideolojik bir katılaşmaya doğru yönelecektir. 

Sözgelimi Afganistan’da yüzyıllardır dokunulmayan Buda heykelinin patlatılması, intihar eylemlerine dayanan bir “cihad” anlayışının benimsenmesi, üretim ve tüketim biçimlerinin değiştirilmesi, çoğulcu ümmetçilikten belli bir ırka dayanan ulusalcılığa doğru gidilmesi gibi.

Bu sürece koşut bir biçimde Kur’ân okumaları da ideolojik bir kesinliğe ulaştırılmaya çalışılacaktır. Oysa Kur’ân’da, muhkem (anlamı açık seçik, kesin) ayetler bulunduğu gibi, ilimde derinleşenlerin yorumuna açık olan müteşabih ayetler de bulunmaktadır.

Beri yandan Kur’ân (ve tüm kutsal metinler), belli bir toplumsal hayata hitap etmiş olan sözel metinlerdir. Dolayısıyla bu metinleri yazılı metinlerin nesnelliğine indirgemeye kalkmak, tıpkı hayatı mekanik tekbiçimliliğe indirgemeye çalışan Aydınlanmacı anlayışlar gibi, metnin tüm canlılığını ve çokbiçimliliğini öldürür.

İslam ise her şeyden önce Nietzsche’nin de vurguladığı gibi hayata hayır değil, evet demektedir. Dünya nimetlerini ve zevklerini yadsımamakta, sadece belli bir ölçüye getirmek istemektedir.

Öyle ki modernitenin etkisine girildiği bu dönemde, başlangıçta çoğulcu bir toplum anlamına gelen “ümmet” kavramı bile giderek “Müslüman ulus” gibi oxymoron bir anlayışa sürüklenecektir.

Oysa Müslümanlar tarihlerinin hiçbir yerinde “kilise” gibi Allah adına konuşan bir dinî otoriteye uyma yükümlülüğü ve mecburiyeti içerisinde olmamışlardır.

Ve hiçbir zaman Kur’ân’ı okuma ve yorumlama hakkı belli bir kesimin yetkesi altına verilmemiştir.

Her mümin, kendi bilgisi ölçüsünde Kur’ân’ı okuma, anlama ve yorumlama ve yine kendi birikimi ölçüsünde içtihat hakkına veya belli bir içtihadî anlayışa uyma özgürlüğüne sahiptir.

Kur’ân’ın belirlediği oldukça sınırlı olan haramların/yasakların çerçevesi dışında, geniş bir mubahlık ve muhayyerlik alanı bulunmaktadır.  


Foucault’nun vurguladığı üzere Hıristiyanlık, neşvünema bulduğu İbrahimî kültür coğrafyasından devşirdiği “pastoral yönetim” biçimini, yani egemenin üretim araçlarından ziyade topluma ve insanlara karşı sorumlu olduğu yönetim anlayışını Batı’ya taşımıştır.

Ama Batı’da yürürlükte olan anlayış, tam da buna karşı olan egemenin toplumdan ziyade mülkiyete ve üretim araçlarına karşı sorumluluğunu esas alan bir yönetim anlayışıdır.

Bu yönetimin dayandığı mahreç ise Atina, yani Avrupa’nın ilk şehri ve bu şehrin mülkiyetçi yönetimidir. Şehirlerin feodal beylerce yönetildiği o uzun Ortaçağ süreci içerisinde ise kilise (ruhların yönetimi) ve şehir (mülkiyetin yönetimi) birbirinden bağımsız bir biçimde yönetilmeye çalışılacaktır.  


Dolayısıyla zihniyetleri, yapıları, iddiaları ve idealleri itibarıyla karşı karşıya gelen kilise ve krallıklar, kendi iktidarlarını bu zihniyetlere ve tabi ki karşı zihniyete ters bir biçimde düzenleyeceklerdir.

Kilise yönetimi uhrevi (clerical, manevi) bir esasa doğru kayarken, ruhbanlığın “ruhların yönetimi”ni üstlendiği bir örgütlenmeye gidilecektir.

Krallıklar ise dünyevi (laicus, seküler) bir esasa, salt kamunun yönetimine yönelecektir. Bu ise İbrahimî modeli kendi asli bakış açısından, yani maneviyatın ve siyasetin mezcolunduğu bütünlükçü bir modelden uzaklaştıracaktır.

Böylece kilisenin konumu katı bir ruhsal arınmacılığa (perhiz, çile, dünyevi olanı ret, itiraf ve günah çıkarma…) doğru kayarken, dinin özünde olan dünyevi olguların büyük kısmının mubahlığına ilişkin esas, ister istemez kaybolacaktır.

Oysa İbrahimî geleneğin bu anlayışı, bazı açılardan anlam kayıplarına uğrasa da, kendi kadim coğrafyasında sürdürülmekte; bu geleneğin son temsilcisi olan İslam, hayatı bu esastan hareket ederek tanzim etmektedir. 


Sözgelimi İslam dünyasında iktidarlar, nebevi (“pastoral”) yönetimden türetilen “hilafet” ve bunun aşırı yorumu olan “Allah’ın halifeliği” anlayışıyla, adalete dayanan bir sorumluluk yerine büyük ölçüde egemenlerin çıkarlarına uygun bir biçimde kullanılmıştır.

Bu anlayışla biçimlenen iktidar ve çevresi, bir tahakküm biçimi olarak, üretim ve bölüşüm kadar, savaşı ve barışı, adaletin sağlanması ve toplumun iktidara tâbileştirilmesini de kendi çıkarlarına özgü bir biçimde düzenlemişlerdir.

İktidarın bu tür bir işleyişi, tüm toplumsal faaliyetleri de giderek asli yerinden ederek, iktidarın kurgusuna göreceleştirmiştir. 

Hatta daha en başından itibaren, Kur’ân’ın metinleştirilmesinden kıraat farklılıklarının teke (Kureyş lehçesine) indirgenmesi, belli bir iktidarlaşma eğiliminin bir parçası ve dolayısıyla çoğul okumanın kaybı olarak da mütalaa edilmiştir.

Zira farklı lehçelerle okuma imkânının reddi, tıpkı iktidarın Kureyş’e hasredilmesinin toplumsal çoğulluğu baskılaması gibi, metni belli bir okuma biçimine indirgeyerek çoğul okumaların da reddine yol açmaktadır.

Bunun da ötesinde Kur’ân’ın en azından nüzul sırasını bile dikkate almayan bir biçimde metinleştirilmesi, belli olaylara binaen tenzil edilmiş vahyi, bir kitabın çerçevesi içerisinde biçimlendirdiğinden, olaylara görecelikler kaybolacak ve kitabı okuma ve anlama da ister istemez farklılaşacaktır. 


Aksi (olumsuz) olayları ve olguları büyük ölçüde görmezlikten gelen Bauer, sanki başlangıçtan itibaren aksayan hiçbir şey yokmuş gibi, tarihi olumlu akış çizgileri üzerinden bir okuma ile Müslümanların günümüzde geldiği noktayı sadece modernite felaketiyle izaha kalkışmaktadır.

Bu ise eksik ve hatalı bir okuma/yorumlama biçimidir ki, Bauer kadar Hallaq’ın da yaklaşımları genel olarak bu bakışla maluldür.

Öte yandan HumeyniSeyyid KutubŞeriati gibi Batı’ya karşı pozisyon almış şahsiyetler hakkında da, mesela Susan Buck-Morss’un bakışının olumluluğu hilafına, bunların içerisinde durdukları toplumsal koşulları ve gerekçeleri dikkate almayan bir karşı okuma biçimi sürdürülmektedir. 

Doğrudur, İslam tarihinde toplumsal çeşitlilikler ve bunlarla bir arada yaşama kültürü olsun, hayatın genel akışının iktidar etkilerinden bir ölçüde de olsa uzak “şeriat“a dair düzenlemeler içerisinde sürdürülmesi olsun, günümüze göre daha olumlu ve adil bir çizgideydi.

Ama tek başına bu okuma biçimi Hasan Basri’nin, Ebu Hanife’nin, Mevalilerin veya Zencilerin iktidara karşı mücadelesini açıklayamamaktadır.

Ebu Zer’in, Taberî’nin, İbn Rüşd’ün, Fahreddin Razi’nin, İbn Teymiyye’nin ve daha pek çok âlimin uğradığı baskıları da.

Endülüs güzellemesi, Endülüs‘te Gazali kadar İmam Malik’in kitaplarının yakılmasını, onlarca âlimin sürgüne gönderilmesini ise görmezlikten gelir.

Gayrimüslimlere uygulanan aşağılayıcı uygulamalar bir yana, mezheplere (Mutezilî, Hanbelî…), ırklara (Zenciler, Mağribliler…) ve cinslere (kadınlara) karşı sürdürülen ayrımcı ve baskıcı uygulamaların ise farkına bile varılmaz ve hatta bunlar bir biçimde meşrulaştırılmaya çalışılır.

Beri yandan iktidarların toplumu tekbiçimli bir hale getirme ve tahakküm çabalarına ise fukaha ve ulemanın da en azından bir bölümü, kendi ölçeklerinde ve “Kitab”ı indirgeyici (Hakikatleştirici) okumalarıyla destek vermişlerdir. 


Dolayısıyla modernite sorunsuz bir toplumu çığırından çıkarmış olmadı, var olan sorunları daha da derinleştirdi, ayrımcılıkları rafineleştirdi, ırkçı ve eril bakışlara, tahakkümcü uygulamalara bir de modernitenin desteğini ekledi.

Tüm toplumsal kesimler kadar İslamcılar da bu bakıştan etkilendi. Toplumsal özerklikleri güçlendirmek yerine iktidarı ele geçirerek toplumu geleneğin ve Batı’nın tasallutundan kurtarmak gibi bir “güç metafiziği”nin etkisine girdi.

Batı kadar gelenekle olan mücadelelerinde de, yüzlerce yıllık hataların, kopmaların, yozlaşmaların içinden çıkabilmek için kimileyin bu etkinin olumlu ve olumsuz akıntılarına kapılındı.

Bu ise yapmaya çalıştığı olumlu çabaların (içtihatçılık, özgürleşme, şuraya dayanan yönetim, kadın hakları…) da kaybedilmesine veya değersizleşmesine yol açtı.


Thomas Bauer, Hıristiyanca bir din tanımından yola çıkarak İslam dünyasını yargıladığında, bu dünya doğal olarak kendisine oldukça “seküler” ve müsamahakâr gelecektir.

Ama bu dünyada da ters akıntılar vardır ve günümüzde özellikle Batı dünyasının oryantalist okumalarından yola çıkan bir bakış, öne çıkarılan aşırıcılıklarla geçmişin kitabî bilgilerini karşılaştırdığında, afallayabilir.

Oysaki bu asimetri, belli bir okuma biçimidir yalnızca. Zira modernlikle birlikte Müslümanlar kimi olumlu değerlerini kaybetmekle birlikte, bazı olumlu değerler de kazandılar.

Dolayısıyla geçmişin iyilikleri ve günümüzün kötülüklerine dayanan bir okuma biçimi aldatıcı ve yanıltıcıdır. Zira geçmişin kötülüklerine karşı günümüzün iyiliklerini görmezlikten gelir veya değerlendirmeye almaz.

Hele hele El Kaide veya IŞİD gibi bazı aşırılıklara odaklanan bir bakış, gerçekliğin tasvirinden büsbütün uzaklaşabilir. 

Üstelik bu, gönendirilmek istenilen Müslümanları da yanıltarak, zaten teşne oldukları bir geçmişe dönme iştiyakı kadar sair dünyaların olumlu değerlerine karşı tepkiselliklerini de canlandırabilir.

Dönülecek geçmiş ise karmaşıktır. Tıpkı günümüz gibi, olumlulukları yanında olumsuzlukları da bulunmaktadır.

Dolayısıyla denklemi geçmişle günümüz arasında değil de, olumluluklarla olumsuzluklar arasında kurmaya çalışmak daha doğru bir tutum olacaktır.


Mubahlık/muhayyerlik alanının genişliğinin veya marufun (iyiliğin ve güzelliğin) fıtrata dayanan hayati bir esas addedilmesinin Batılı düşünürler farkında olmayabilir.

Öte yandan hukukta temel ilke olarak kabullenilen, amellerin maksatlarına ve maslahata, yani genel faydaya/yararlılığa ve örfe/marufa göre gerçekleştirilmesine dair esaslar, daha en başından itibaren âlimler ve fakihler tarafından içtihatlar yoluyla ortaya konulmuştur.

Ki bu esaslar, oldukça sınırlı haramlıklar dışında, hayatı mubahlıklarla genişleten temel bir bakışa dayanır. Ama buna karşı bir hukuk mantığı olan, Kur’ân ve hadislerin biçimsel okumasına dayanan ve özellikle Arap örfünün çerçevesinin dışına çıkılmasını uygun bulmayan bir Selefî mantık da bulunmaktadır. 

Dolayısıyla modernlik sonrası İslam dünyasında yaygınlaşan Batı tipi tek kültürlü ulus devlet mantığına dair uygulamaları ağzına gözüne bulaştıran Müslüman dünyaya bakarak ve gördüklerini geçmişteki uygulamalarla karşılaştırarak Müslümanların yüzüne geçmişin aynası tutulabilir elbette.

Batılı düşünürlerin bu konudaki bilgisizlikleri bağışlanabilir ama sanki hiçbir şey bilmiyormuş ve yeni bir dünya keşfediyormuş gibi bu resme bakarak buradan bir hikmet devşirmeye çalışan Müslümanlara ne demeli?


Müphemlikle ilgili gündeme gelen başka bir kavram ise melezlik. İdeolojik sertliğin ve ideolojik öznelerin açık seçikliğine karşı melezlik, farklı kültürlerin geçişkenliğine izin veren birçok yönlülük, farklı kimlikleri yakınlaştıran bir müsamahakârlık, karşıtların iç içe geçtiği bir ara renkliliktir.

Kültürel tayftaki bu genişleme ve renklenme, toplumsal ilişkileri de çatışmadan uzlaşmaya doğru çeken bir hoşgörüyü getirmekte.

Bu tür bir uzlaşma yöntemine esas olarak bir itirazımız olmasa bile, tarafları kendi kimliklerinden uzaklaştıran ve hatta bu kimlikleri büsbütün silmeye yönelik bu tür bir melezlik yerine, kültürel çeşitliliği ve zenginliği koruyan ve farklılıklara açıklığı mümkün kılan bir buluşma iklimi yaratmak da mümkündür ki, “Medine Sözleşmesi” bunun en açık ve kurucu bir ilk-örnekliğidir.

Orada ise her din veya kültür, kendi cemaat, etnisite veya kültürüne bağlı kaldığı halde, toplumsal çeşitliliklerini koruyan bir bütünleşmenin imkânı üzerinde uzlaşabilmişlerdir.

Kaynaklar:

1. Thomas Bauer, Müphemlik Kültürü ve İslam, Farklı Bir İslam Tarihi Okuması, İletişim Y. s. 28, 29
2. William R. Everdel, İlk Modernler, YKY (özetle)
3. İslam Özkan, Tanıl Bora ile Söyleşi, Gazete Duvar, 22. 08. 2020

(Independent Türkçe)

Share.

About Author

Comments are closed.