15 Haziran 2020 – Ayasofya ister müze olsun, ister cami… Ortada bir kriz var – Korhan Gümüş

0

Bugünkü Ayasofya, şehrin denizden gözüken en heybetli noktasına, Helenistik dönemden kalan Akropolis’inin, Artemis tapınağının üzerine inşa edilen üçüncü yapı. İlki İstanbul’u Roma’nın başkenti yapan Büyük Konstantin zamanında yapıldı. Pagan inanışına karşı Hıristiyanlığın zaferini simgeliyordu. 

Ayasofya bir imparatorluk yapısı. Jüstinyen tarafından yaptırılan kilise, yapıldığı tarihten (522-527) itibaren neredeyse bin yıl, İstanbul’un fethine kadar Hıristiyanlığın en büyük mabedi olarak kaldı. Bundan sonra yaklaşık bir beş yüz yıl da cami olarak kullanıldı.

Bu uzun süre içinde defalarca tamir edildi, müdahale gördü, bu sayede günümüze kadar gelebildi. 1929’da Amerikan Bizans Enstitüsü‘nün arkeologlarının başlattığı çalışmalarla kazılar yapıldı, tonlarca altının kullanıldığı mozaikler ortaya çıkarıldı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürüldü.

İstanbul’un fethinin 567’inci yılı vesilesiyle Ayasofya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın da görüntülü olarak katıldığı bir tören düzenlendi, Fetih Suresi okundu.  Bundan sonra tekrar camiye dönüştürülmesi tartışmaları başladı.

Ayasofya’nın bir ibadet mekanı olarak kullanımının onun ziyaret edilmesini ya da bir müze olarak işlev görmesini engellemeyeceğini, hatta destekleyebileceğini söyleyebilirim.  Bu yazı sorunun başka bir yerde olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

Ayasofya’nın yeniden fethi

Ayasofya üzerinden koparılan kıyamet boşuna değil. Müze olarak mı kalsın, yoksa tekrar ibadete açılsın, camiye mi dönüştürülsün (bir de bunun komşuda kilise olsun versiyonu var) gibi bir tartışma yaşanıyor.  Ayasofya’yı yeniden inşa edenlerin bir fikri vardı. Günümüzde onu yönettiğini zannedenlerin hiç bir fikri yok. Onlar için yalnızca bir gelir kapısı. Yapı, büyük bir şehrin nüfusunu aşan ziyaretçi sayısıyla göz kamaştırıyor.  (On Euro deseniz, yıllık dört milyon ziyaretçiyle kırk milyon eder.)  Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve en pahalı müzesi olarak  deyim yerindeyse bir “darphane” gibi çalışıyor. Bakanlığın tek amacı var, bu geliri daha da artırmak. Ayasofya turizm ideolojisi tarafından ele geçirilmiş durumda. Araçsal yaklaşımla, bir AVM’den bile kötü yönetiliyor. 

Bu kriz bir şehrin tarihinde bir anıt yapının nasıl bir eyleyen olarak işlev görebileceği hakkında işaretler veriyor.  Bu tartışmalar bile Ayasofya’nın nesneleştirmeye direndiğini, bir özne olarak şehrin tarihi içindeki yer aldığını gösteriyor. Onun hakkında alınan her kararın bir kriz yaratması bunun bir işareti.  Bugün ulusdevlet kalıplarıyla yeniden inşa edilen “İstanbul’un Fethi” kavramı da bunu gösteriyor.  Bunlar bastırılmış olanın belirtileri. Bu neoklasik bir devletin krizi.

İster müze olsun, ister cami, ortada bir kriz var. Krizin nedeni Ayasofya’nın devlet aracılığıyla sürekli bir şeye dönüştürülmeye çalışılması.  Bunlar sınırsız bir çabayla keşfedilmeye açık bir özne olmasını engellemeye dönük.

“Ayasofya ibarete açılsın” sözünün yalnızca siyasal bir gündem yaratmak için kullanıldığını düşünmek olayı hafife almak olabilir. Bunun arkasında başka bir mesele var. Ayasofya’nın müze olarak kalması da sorunlu.

Nasıl bu araçsal yaklaşıma karşı Ayasofya üzerine yapılan bilimsel araştırmaları ciddiye almak gerekiyorsa, bu meseleyi de almak gerekli.  Nasıl onun bir bilgi nesnesi olarak değerini anlayıp kendisini ona adayacak bilim insanları varsa, onun ibadete açılması için kendisini adayacak insanlar da var. Müzeleştirme çalışmaları ile Ayasofya’nın ellerinden alındığını düşünen insanlar dikkate alınmalı.

Ayasofya’nın yeniden keşfi

Bugünkü Ayasofya‘nın keşfinin ise modernleşme ile gerçekleştiğini söylemek mümkün. Tarihindeki kırılma noktasının müzeleştirilmesinden (1934-1935) çok daha önce gerçekleştiğini tahmin ediyorum.

Bu açıdan önemli bir gelişme İstanbul’a Rusya Sarayı‘nı inşa etmek üzere Rus Çarı tarafından görevlendirilen İtalyan mimarlar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın tamirini üstlenmeleri. 

Fossati kardeşlerin çalışmaları (1848–1849) ile binlerce yıldır bir ibadet mekanı olarak görülen yapı bir bilgi nesnesine dönüşüyor.  Daha önce bir imge olarak var olan bu anıt yapı, bu tarihten sonra üzerine gerçekleşen bir temsillerle, araştırmalarla bir mimarlık ve arkeoloji nesnesi oluyor. Bu keşif başlangıçta büyük olasılıkla öngörülmeyen bir şey. Yapıyı bir arkeolojik nesne, bir anıt olarak inşa eden bu eylemsellik biçimi aynı zamanda devlet yapısındaki siyasal bir dönüşümün de bir göstergesi. 

Bu çalışmaların Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşit Paşa üzerinde şöyle bir etkisi oluyor: Avrupa’da yapılan restorasyonun ilgi görmesi onların da belki de başta öngörmedikleri ama hoşlandıkları bir şey. Milli bir sorunsal içinde yer almadığı için Ayasofya ve Bizans’ın keşfi onları hiç rahatsız etmiyor. Büyük olasılıkla bu ilgiden dolayı çok mutlu oluyorlar. Yenilik böyle bir şey.

Bu keşiften önce Ayasofya’nın bakımsız kaldığı, harap halde olduğu biliniyor. Tanzimat sonrası onun yeniden keşfi aynı zamanda onu yaşatmak için vakıf sisteminin yeterli olmadığının ya da yönetsel bir sorunun işareti. Bu da yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Bu tamirat için ilk defa kamu bütçesi (Sultan Abdülmecid’in devlet kasası ve buraya aktarılan gelirler) kullanılıyor. Muhtemelen Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın hemen yanıbaşında inşa ettikleri devasa Darülfünun binası gibi kamu yapılarında olduğu gibi. 

Fossati kardeşlerin temsil konusundaki tercihleri günümüze de belki ışık tutabilir: Kitabı Sultan Abdülmecid desteklediği için mozaikler yer almıyor. (Belki de Rus Çarı destekleseydi, kitapta muhtemelen dini tasvirler ağır basacaktı.)

Demek ki burada yeni olan kitap aracılığıyla Ayasofya’nın bir bilgi nesnesi olarak Avrupa kamuoyuna tanıtımı değil yalnızca. Nasıl olacağına karar verilmesi.

Ancak o tarihlerde Ayasofya’nın durumu biraz farklı. Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değil, imparatorluktu. O günün yöneticileri bugünün yöneticilerinin komplekslerine sahip değildiler.

Ayasofya gene tarihi bir dönüm noktasında

Ayasofya ister müze olsun, ister ibadet mekanı….  İster Bakanlık, ister Diyanet yönetsin, her durumda bir kriz var. Yapının devlet aracılığıyla yönetilmesi halkla arasında bir yarık açılmasına neden oluyor. Böylece sesi çıkmayanların Ayasofya’yı sahiplenme biçimi, gene aynı şiddet içinden, imtiyaz sahiplerinin soylulaştırıcı süreçlerinden geçerek kamuoyuna ulaşıyor: “Devlet onu müze olarak yönetsin.” Ya da “hayır ibadete açsın, cami yapsın.” Oysa din de kültür de iktidardan başka bir yerde konumlanmak zorunda.  Bu elbette ki ticari bir işletme olması anlamına gelmiyor. Yönetsel yapının sekülerleşmesi, devletten bağımsız olması zorunlu.

Sorunun onu neoklasik bir ulusdevlet optiği ile gören gözde (ve eylemliliklerde) olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye gibi neoklasik devletlerde ise anıtlar, müşterekler kamusallığı felç eden bir siyasal krizin, kavganın nesnesi olabiliyor. Milliyetçiliklerde olduğu  gibi çoğu zaman bastırılmış bir eşitsizliğin belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. 

Günümüzdeki kriz de bir dönüm noktasında olduğumuzu düşündürüyor. Bir tarafta yapının bir dünya mirası olarak çektiği ilgi. Yabancı turistler akın akın geliyor ve geziyorlar. Bir arkeolojik nesne olarak ilgi çekiyor. Diğer taraftan bundan rahatsız olan bir çevre, onları temsil ettiğini düşünen siyasetçiler. Avrupa’da bütün katedraller (Notre Dame de Paris örneği gibi) ibadete açıktır. Bunun üzerinden bir siyasal kavga çıkmaz.  Cemaati kalmayan bir kilisenin camiye çevrildiği dahi olur. Bence sorun Ayasofya’nın müze veya cami olması değil, nasıl olduğu. Neoklasik bir devlette müze de olsa, cami de olsa kriz yaşanır. Onun taşıdığı evrensel mesajları bastırmaya, yok etmeye çalışan bir eylemlilik biçimleriyle nesneleştirilmeye çalışılır. Mesele Ayasofya’nın devlet aygıtının pençesinden kurtarılması.  O zaman ismine uygun bir işlev kazanır,  insanlar onu nasıl görürlerse görsünler, ister ibadet mekanı, ister müze her koşulda şehre hayat verir, binlerce kütüphane, binlerce üniversite gibi işlev görür.  

Bildiğimden emin olduğum tek şey bu.

Ayasofya için önemli tarihler

  • 532-537 yılları arasında Roma İmparatoru Justinyen tarafından Miletli İsidoros ve Trallesli (Aydınlı) Anthemius‘a inşa ettirilmiş.
  • 1573-1574 tarihleri arasında Mimar Sinan tarafından onarılmış ve güçlendirilmiş.
  • 1846-1848 tarihleri arasında Fossati kardeşler tarafından bir onarım yapılmış.
  • 1967’de Papa 6. Paul‘ün ziyaretinden sonra MTTB toplu namaz kılma eylemi düzenlemiş.
  • 1931’de ABD’li Thomas Withmore restorasyon çalışmalarını başlatmış.
  • 1934’de müzeleştirilmesi kararı alınmış, 1935’de dönüştürülmüş.
  • 1991 yılından beri minarelerinden ezan okunuyor, bir bölümünde namaz kılınabiliyor.

(Yeşil Gazete)

Share.

About Author

Comments are closed.