15 Mayıs 2019 – Erdoğan’ın büyük kumarı – Vahap Coşkun

0

31 Mart defterinin hukuki zorlamalara kaçmadan ve fazlaca uzatılmadan kapatılmasının iktidara iki büyük faydası olacaktı. İlk olarak, 2015’ten bu yana yapılan ve haklarında kamuoyunda türlü tartışmalar bulunan seçimleri de meşrulaştıracaktı. AK Parti’nin oyunu kurallarına göre oynadığı ve seçim yenilgisini de -olması gerektiği gibi- hazmedebildiği görülecekti. Milli iradenin belirleyiciliğine gölge düşmeyecek, sandığa duyulan güven tazelenecek ve bu netice Türkiye demokrasisinin kazanç hanesine yazılacaktı.

İkincisi, Türkiye ve bilhassa iktidar çok ihtiyaç duyduğu dingin bir zamana sahip olacaktı. Beş yıl içinde yedi defa sandık başına gitmek partileri de seçmeni de yormuştu. Takvimin sürekli seçime endekslenmesi, ülkede yapılması icap eden reformları da hep ileri tarihlere erteletmişti. 31 Mart’tan sonra kimse uzunca bir süre seçim bahsine girmek istemiyordu. Seçim yapılmadan geçirilecek 4.5 yıl hem muhalefete hem de iktidara iyi gelecekti. Çünkü bu dönem muhalefete kendini yeni siyasi pozisyonuna uyarlama, iktidara ise yapısal sorunları hal yoluna koyma ve özellikle giderek kararan iktisadi tabloya bir çare bulma şansı verecekti. İyi çalışan ve bu süreyi kullanmada daha maharetli olan taraf, seçmenin karşısına daha güçlü çıkabilecekti.

MUHALEFETİN TAHKİMİ

Fakat iktidar kendisine açılan bu fırsat kapısını kendi eliyle kapattı. Kontrolü altındaki bütün araçları sonuna kadar kullandı ve hukuksuzluğu tartışma götürmez bir kararla İstanbul seçimlerini yeniletti. Görünen AK Parti’nin İstanbul’u kaybetmeye zihni olarak hazır olmadığıydı. Zira AK Parti için İstanbul’un elden çıkması -sadece bir belediyenin yitimi değil- iktidarın siyaseti, medyayı ve kendisine bağlı sivil toplumu finanse etme kudretinin kaybedilmesi anlamını taşıyordu. AK Parti’nin gözünü karartarak seçimleri iptal ettirmesindeki başat faktör, işte kamusal alanı şekillendiren bu gücü kaybetmekten duyduğu endişeydi.

Lakin bu endişeyi bertaraf etmek için YSK’ya aldırılan seçimleri yeniletme kararı da iktidar için büyük riskler barındırıyor. Bir kere kararın haksız olduğu yönündeki genel kanı, muhalif toplumsal kesimlerin İmamoğlu etrafında daha fazla kenetlenmesine yol açmış durumda. 31 Mart’ta İmamoğlu’na oy verenlerin 23 Haziran’da Yıldırım’a yönelmelerini gerektirecek bir neden yok. Tersine, hukukun rafa kaldırılarak İmamoğlu’nun kazanmış olduğu belediye başkanlığının elinden alınması, muhalefeti tahkim edecek bir işlev gördü.

SANDIĞA GİTMEYENLER

AK Parti de muhalefetten kendisine bir oy gelmeyeceğini biliyor. Bu nedenle bir taraftan 31 Mart’ta Yıldırım’ı tercih edenlerin yerinde kalmasını sağlamaya çalışıyor. Çünkü karara duyulan tepki, bu seçmen kitlesinden de muhalefete bir miktar oy kayması ihtimalini barındırıyor. Diğer taraftan ise gözünü sandığa gitmeyenlere ve geçersiz oy verenlere dikiyor. AK Parti, sandıktan uzak duran 1 milyon 700 bin seçmen ile tepki olarak geçersiz oy kullananların ağırlıklı bir bölümünün kendi tabanından olduğunu varsayıyor. Dolayısıyla doğru bir strateji ile bu seçmenlerin bir bölümünü dahi kendi tarafına çekebilirse seçimden zaferle çıkacağını hesap ediyor.

Ancak burada temel bir problem var. AK Parti, bu seçmenlerin sandığa gitmemelerinin ya da tepkilerini geçersiz oy vererek göstermelerinin sebeplerini ortadan kaldırabilmiş değil. Aksine bu seçmenleri rahatsız eden ne varsa, AK Parti ısrarla bunları tekrar ediyor. MHP’nin yörüngesine giren AK Parti yeni bir dil üretemediğinden geçen seçimde başvurduğu suçlayıcı ve dışlayıcı dile devam ediyor. Genel olarak Cumhur İttifakı’na egemen olan söylem ve üslubun muhalifleri kendine çekme şansı bulunmadığı gibi kendi tabanından olmakla birlikte araya mesafe koyan seçmenleri ikna etmesi de şüpheli. AK Parti içinde sivil ve siyasi aktörler düzeyinde birçok tepki sesinin yükselmesi, AK Parti’nin kendi tabanını iknada yaşadığı/yaşayacağı zorluğu göstermesi açısından önemli.

7 HAZİRAN – 1 KASIM BENZETMESİ

İktidara yakın bazı çevreler, 23 Haziran seçimleri için 7 Haziran – 1 Kasım benzetmesini yapıyorlar. 7 Haziran’da sarsılan AK Parti’nin kısa bir süre sonra gidilen 1 Kasım seçimlerinden güçlenerek çıkmasını hatırlatarak 23 Haziran’da da AK Parti’nin zafere ulaşacağını belirtiyorlar. Lakin bu çok indirgemeci bir bakış. 7 Haziran’da şartlar çok farklıydı. Seçimden sonraki çatışma ortamı, güvenlik kaygısını en üst noktaya taşımış, muhafazakâr seçmeni derin bir korkuya sevk etmişti. İçine girilen kaostan ancak güçlü bir iktidar ile çıkılacağı düşüncesi AK Parti’nin yeniden ve eskisinden daha güçlü bir şekilde tek başına iktidar olmasını sağlamıştı.

Bugün ise ayrı bir siyasi manzara var. Bir kere, haklı olarak büyük anlamlar atfedilse de nihayetinde bir genel seçim değil, yerel seçim yapılıyor. Keza, “bekâ” siyaseti de 31 Mart döneminde son zerresine kadar kullanılıp tüketildi. İktidar bu söylemle varılabilecek en son noktaya geldi, bundan ötesine geçmesi zor. Ayrıca muhalefet de 7 Haziran’dan sonra yaptığı yanlışlardan ders çıkarmış görünüyor. Bu itibarla, o gün için AK Parti lehine iş gören bir senaryonun, otomatikman şimdi de aynı neticeyi doğuracağı söylenemez.

İSTANBUL’U KAYBEDEN

Bütün bu dinamikler göz önünde tutulduğunda, Erdoğan’ın İstanbul seçimlerini yeniletmekle büyük bir kumar oynadığı söylenebilir. Artık hiç kimse İmamoğlu’nun rakibi olarak Yıldırım’ı görmüyor. Halkın algısında seçimlere Yıldırım değil Erdoğan giriyor. Eğer muhalefet 23 Haziran’da sandıktan ikinci defa galip çıkarsa, hem iktidardaki çözülme önüne geçilemez bir merhaleye ulaşacak ve hem de muhalefetin psikolojik üstünlüğü katlanacak. Bir başka anlatımla, 23 Haziran’da İmamoğlu’na yenilmesi halinde Erdoğan’ın bu yükün altından kalkması kolay olmayacak.

Erdoğan ile özdeşleştirilen bir söz var: “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder.” Eğer İstanbul’u kazanmak için oynanan kumarda işler ters giderse, bu sözdeki kehanet kendini doğrulama sürecine girebilir.

(K24)

Share.

About Author

Comments are closed.