15 Nisan 2020 – Soylu’nun istifası kimin işine yaradı? – Şenol Karakaş

0

Soylu’nun istifası iktidar içindeki kliklerin mücadelesi olarak yorumlanıyor. Klikler konusunda bu kadar rahat, ayrıntılı bilgiye sahipmiş gibi konuşmamak lazım. Bu kimsenin tam olarak bildiği bir olgu değil: Kimdir bu klikler, bu kliklerden birisi neden Soylu’nun istifasını istemektedir? Bu soruların yanıtları verilmiyor. Daha çok teyid.org’un aslını bulmak için alınteri döktüğü whatsapp dedikodularını andırıyor klikler arası mücadele iddiası.

Öte yandan, Soylu’nun istifasını bir danışıklı dövüş olarak yorumlamak da gerçeği açıklamaktan uzak bir yaklaşım. Komplocu düşünce tarzı, hadiselerin akasından yaşanan gelişmeleri değerlendirip, hadiselerin kendisini bu gelişmelere göre tanımlamayı seviyor. Sınıfsal çelişkileri analiz etmek yerine “tiyatro” sahneye koymakla suçlamak daha kolay.  Üstelik Soylu’nun istifasından sonra yaşanan gelişmelerin iktidarın işine yaradığı bu kadar şüpheliyken… 

Sorun rejimin yapısında

Bu yüzden, spekülasyon yapmak yerine bildiklerimizden yola çıkarak ilerlemekte fayda var. Uzun zamandır görünür olması için altını üstünü çizmekten bıkmadığımız olgu, her yerden başını çıkartıp, ben buradayım diyor: Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, kriz çözmek için üretildiği ilan edilse de doğası gereği kriz üreten, yöneticilerin kendisine ayak bağı olan bir rejim haline geldi ışık hızıyla. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini düzeltmek için çıkartılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri rejimine dönüştü. 

Çok dar bir siyasi ekibin, hiçbir denetim ve hesap verebilirlik, hiçbir şeffaflık olmadan, güçler arasında denge kurulmadan, 80 milyon nüfuslu ve 8 milyarlık dünyayla ilişki halinedeki bir yeri, bu aşırı merkezileşmiş yapıyla yönetebilecek kadar yetenekli olduklarını düşünmeleri garipti. Kafalarının içinde taşıdıkları fikirlerin 80 milyonun önemli bir kesiminin çıkarlarına birebir uyduğunu düşünmeleri de en az bir önceki kadar garipti. Siyasal kibir ve otoriterizm arasında doğrudan bir ilişki var kuşkusuz. Konjoktürün sağladığı fırsatları değerlendirme yeteneğiyle bir yönetim sistemi kurma potansiyeli arasında büyük bir fark var. 15 Temmuz darbe girişimi bir fırsat sundu dönemin siyasi iktidarına. O darbecilerin su katılmamış alçaklığı, yenilmelerine rağmen, katıksız bir antidemokratik siyasal gelişmeyi de tetiklemiş olmalarındadır. 15 Temmuz siyasal fırsatçılık için zemin sundu, “lütuf” tartışması devreye bu yüzden girdi. 

Kriz makinesi

Yine de bir rejimden kurtulmak için 15 Temmuz’u lütfa çevirmek bir şey, tuhaf bir başkanlık rejimini krizsiz hayata geçirmek başka bir şey. Bir yandan eski rejimin öğeleri, bir yandan yeni dönemin ihtiyaçları, öte yandan yeni yönetim rejiminin varlığını borçlu olduğu AKP-MHP-devlet ittifakının AKP tabanı içinde derin bir bölünmeye neden olması yüzünden ortaya çıkan çelişkiler ve bu sorunları göğüsleyebilecek vasfa sahip kadroların iktidar saflarında esamesinin okunmaması, adalet-eşitlik-güvenlik-demokrasi-ekonomi-sağlık ve eğitim gibi tüm kritik başlıklarda derin bir kriz yaratıyor. Hukuki zemini belli olmayan yönetim tarzındaki kişiselleşme ve keyfilik, partiyi halktan kopartırken, parti liderliğini de parti tabanından, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemindeki tepe hiyerarşiyi de parti liderliğinden koparttı. Bunun sonucunda, Erdoğan’da müthiş bir siyasi güç yoğunlaştı. Erdoğansız, memleketin yönetilemez hale geldiği, “tepedeki ne der?” korkusunun tüm devlet işleyişini felç ettiği bir siyasal yapı bu. Kurulların, Erdoğan’dan direktif almak için kurulduğu bir yapılanma.

İşte Covid-19 bu yapının tüm zaaflarını açığa çıkarttı. Cumhrubaşkanlığı hükümet sisteminin tüm tıkanıklık yaratan yönleri açığa çıktı: Öncelikle, bir Bilim Kurulu kuruldu ama kurul karar alma yetkisine sahip değil. Tüm öneriler Erdoğan’a gidiyor. Kurul, sokağa çıkma yasağı önereli çok oldu ama kendi kurduğu kurulun kararına uymadı siyasal iktidar. Kurul kararını “mırın kırın” etmeden ifade edemedi. Giderek kurul sanki sokağa çıkma yasağından yana değilmiş gibi davranıldı. Oysa iktidar ekonomik gerekçelerle sokağa çıkma yasağına karşıydı. 

Bir zincirin son halkası

10 Nisan akşam yaşananlar, hatalar zincirinin bir devamıydı sadece. Çin’den uçak seferlerinin, ABD’den uçuşların çok geç askıya alınması bir hataydı. Şehirlerden çıkış yasaklandığında bile THY hala uçak bileti satabiliyordu. Bu bir hataydı. Çıkan birinci salgınla mücadele paketinin karakteri, halktan para toplama kampanyasının yapılması, destek paketlerinde esas olarak sermayenin kollanması, örneğin “işten çıkartmanın yasaklanması” yasası gibi işten çıkartmayı kolaylaştıran yasaların çıkması, siyasal bu hatalar zincirinin, iktidarın salgının yarattığı krizi çok ciddiye almadığını gösteren örnekleriydi. 

Bu nedenle, hafta sonu sokağa çıkma yasağı, sokaklarda adeta kutlanması, zamanlaması ve ilan ediliş şekliyle birlikte tam bir halk sağlığı sorunu haline geldi. 

Biriken kızgınlık

Öte yandan hükümet, tüm gelişmelerin derin bir öfke biriktirdiğini görüyor. İnsanlar mezarlıklarda yalnız gömülüyor, mezarlıklara en fazla iki kişi alınıyor. Fakirler, salgını çok daha vahim yaşıyor. Sağlık çalışanları fiziksel ve psikloljik son sınırlarına kadar zorlanıyor. Sosyal medyada kirasını ödemeyen, üç gündür aç olan insanlar feryat figan halde. Aşağıda, halkın derinlerinde fısıltı gazetesi sürekli işliyor. Bu gazetenin kayıt bölümü sürekli kaydediyor. Her haksızlık öfkeyi biriktiriyor. 

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini savunanların avantajı olarak kodladıkları, hızlı karar alma, tam bir skandala dönüşüyor her alanda. Tıpkı infaz yasasında olduğu gibi. Üstelik bu yasa bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi de değil, meclise gelmesine rağmen böyle. Katil olduğu kesin olanlar, gazetecileri, siyasetçileri öldürmekle tehdit edenlerin serbest kaldığı ama bu katiller tarafından tehdit edilen milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler ve Ahmet Altan ve Osman Kavala gibi kesinleşmiş cezaları olmayan tutukluların yararlanamadığı bir tür af yasası çıkartılabildi! 

Devlet yönetiminde neredeyse acemice bir vurdumduymazlıkla kararlar almak, bu alınan kararların sonuçlarının halkta yarattığı basınç gibi öğeler, Süleyman Soylu’nun istifasında belirleyici öğe oldu.

Basınca karşı iktidarı korumak için adım attı Soylu. Ama, 15 günde ikinci bakanı harcanırsa, iktidarın çok güçsüz bir görüntü vermesi ihtimali istifaya karşı bir direnç oluşturdu. 

Özetle, karşımızda kliklerden birisinin zaferi ya da kaybı değil, 10 Nisan akşamı salgına etkisini henüz bilemediğimiz, ama bir beceriksizlik örneği olduğu çok açık olan, sokağa çıkma yasağının zamanlamasına duyulan kızgınlığa karşı hangi adımın atılmasının doğru olacağını tayin etmekte geç kalınması yüzünden bir kriz yaşandı. Şimdi çözülmüş görünse de bu kriz var. Hükümet şöyle bir avantaj elde etmeye çalıştı: Sorumluluğu bakana havale ederken, bakanı da koruyarak, beka anlatısı temelinde işleyen hükümet ittifakına da pozitif bir mesaj vermek. İstifanın kabul edilmemesini aynı gece olumlu karşılayanların hangi siyasi partiler olduğunu biliyoruz.

Unuttukları ise kamuoyunda şu algının yerleşmiş olduğu:  Soylu’yu istifa ettirecek bir büyük hata var, üstelik bu hata sokağa çıkma yasağı konusundan sorumlu da İçişleri Bakanı’ndan ibaret değil.

(Marksist org)

Share.

About Author

Comments are closed.