16 Ekim 2020 – Nefreti taşımak zordur – Ohannes Kılıçdağı

0

Sosyal medyada birtakım anonim, kim olduğu belli olmayan profiller türedi. Ahçik Aratyan, Enveryan (bu, bir de utanmadan kendine Hrant Dink’in fotosunu profil resmi yapmış) gibi uyduruk Ermeni isimleriyle çıkıp, Ermeni’ymiş gibi konuşarak, genel anlamda iktidar şakşakçılığı yaptıkları gibi bir de Ermenilerin Türkiye’de ne kadar mutlu, ne kadar sorunsuz bir şekilde yaşadığına, devletten ve geniş toplumdan ne kadar iyi muamele gördüğüne dair iddialarda bulunuyorlar. Gerçekten Ermeni’yseler buyursunlar, gerçek isimleriyle, cisimleriyle yazıp çizsinler. Bakın, nasıl Markar Esayan var; çıkıyor, aslanlar gibi “Abdülhamit Han” diye yazılar yazıyor, millîlik nasıl olur, dosta düşmana gösteriyor… Ama anlaşılan Markar kifayet etmiyor ki bir de sahtesini yapma gereği duyuyorlar.

Peki, Türkiye’de Ermenilerin öteden beri ne kadar mutlu, ne kadar dertsiz yaşadıklarını, çok iyi muamele gördüklerini samimi düşüncesi olarak söyleyen bir Ermeni olamaz mı? Muhakeme yeteneğini veya haysiyetini yitirmemiş biri nasıl böyle bir şeyi samimi olarak düşünür ve söyler bilemesem de, o kişinin samimi olma ihtimali de vardır tabii. Nitekim, özellikle eski kuşak Ermeniler arasında, Atatürk hayranlığı üzerinden böyle bir damar vardır. Alevilerde de yaygın olduğu üzere, Atatürk’ün siyasetten, kılık kıyafet gibi günlük hayat pratiklerine kadar yaptığı ‘çağdaşlaşma devrimleri’nin toplumdaki Sünni İslamcılığa karşı kendilerini koruyan, en azından oradan gelecek tehlikeleri azaltan bir unsur olduğunu düşünür, en azından hissederler.

Bu gibi ‘devrim’ler sayesinde vatandaş kitlesi görüntü itibariyle eskisine göre daha tektip hâle gelmiş, örneğin sokakta Müslüman olanı olmayandan ayırmak daha zorlaşmıştır. Böylece, toplumsal anlamda zayıf ve tehdide açık grupların fark edilme olasılıkları azalmıştır. Sözünü ettiğim eski kuşak Ermeniler arasında, bu mantık silsilesi çerçevesinde, modernleşme hamleleri sebebiyle cumhuriyet devletine samimiyetle yakınlık duyanlar olmuştur. Fakat, işin özü itibariyle onlarınki de Alevilerinki gibi bir yanılgıdır, çünkü demokratik düzenin olmazsa olması gruplar arası eşitlik hiçbir zaman tesis edilmemiştir. Evet, Kemalist cumhuriyet idaresi kontrol edemeyeceğini düşündüğü Sünni İslam’ı bastırmış ama Diyanet gibi yapılar vasıtasıyla kendi Sünni İslam yorumunu toplumsal mühendislik maksadıyla ideolojik ve pratik bir araç olarak kullanmaya devam etmiştir. 

Bir de öteden beri devletçilikten nemalanan, bunun ekonomik ve/veya siyası rantını yiyen Ermeniler vardır. Bunlar görece daha küçük bir gruptur. Agop Martayan’dan (Dilaçar) Markar Esayan’a, Levon Panos Dabağyan’dan kimi vakıf başkanlarına… Bu gibilerin samimiyetini ölçmek zor ama kesin olan bir şey varsa, o da, aldıkları pozisyondan kiminin çok, kimisinin az fayda elde ettiğidir.

Bütün bunlar bir yana, Türkiye’de Ermeniler kamusal alanda nasıl konuşacaklarını, kendilerinden ne söylemelerinin beklendiğini, neyi söyleyip neyi söylememeleri gerektiğini küçük yaşlardan itibaren öğrenir, hatta bu konuda refleks geliştirirler. Bu, onlar yani zayıf ve korumasız olanlar için bir hayatta kalma stratejisidir. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ülkede, bu gayet anlaşılır bir tutumdur. Dolayısıyla, Ermenilerden duyduğunuz, çoğunlukla zorunlu repliklerdir. 
Beri yandan, samimiyet meselesinin ötesinde ne kadar mutlu olduklarını anlatan ve bunun için devlete ve geniş topluma şükranlarını sunan Ermenilerin psikolojik durumuna, motivasyonlarına dair başka bir hususa dikkat çekmek istiyorum.

Türkiye Ermenileri, hem devletin, hem de geniş toplumun baskısı ve nefreti altında yaşayagelmiştir. Nefret edilerek yaşamak, bunu her daim hissetmek çok ağır bir psikolojik yüktür; hiçbir şey yapmanıza gerek kalmadan, sadece varlığınızla üzerinize çektiğiniz nefret yaşam enerjinizi emer, sizi yorar, gerer, depresif yapar. İnsan bundan kurtulmak, herkesle herkes gibi olmak ister. İşte, “Türkiye çok iyi, biz çok mutluyuz” sözleri aslında “Bize kızmayın, bizden nefret etmeyin, bizi sevin” yakarışlarıdır. Herkes gibi olma arayışıdır. Nefret altında yaşamak işkencedir ama elimizdeki vakada itiraf değil, inkâr ettirmeye yarayan bir işkence…

Bu da bizi hep söylediğimiz bir şeye getiriyor: Soykırım, öldürmelerle başlayıp öldürmelerle biten bir olay değildir. Soykırımın yarattığı siyasi ve sosyal yapı, kolektif psikoloji, hele inkârcılıkla birleşince, varlığını kuşaklar boyunca sürdürüyor. Yüz küsur yıl sonra bile failin kurban üzerinde yarattığı baskı ve gerilim devam ediyor. Kendini sevdirme ve kabul ettirmenin yükü hâlâ mağdur grubun omuzlarına yükleniyor. Sağ kalan kurban ölmediği için özür dilemek zorunda bırakılıyor.

(Agos)

Share.

About Author

Comments are closed.