16 Kasım 2017 – İhanet değil ama vebal

0

Ohannes Kılıçdağı

Ermeni toplumunun bir varoluş krizi içinde olduğu bir sır değil. Senelerdir gergin bir krizden geçiyoruz ama bu gerginlik aynı zamanda hareket ve enerji demek. Bu enerjiyi doğru mecralara akıtıp doğru hedeflere yönlendirebilirsek, yoğun bakımdaki toplumu ayağa kaldırabiliriz. Bu hedeflerden en önemlisi, kabaca merkezileşme diye tanımlayabileceğimiz bir hedef. Aslında, bu benim genel siyasi bakışımla çelişen bir durum, ben daha ziyade ademimerkeziyetçi idari sistemlerin demokratik ve özgürlükçü anlayışa daha uygun olduğuna inanırım ama burada söz konusu olan küçük bir topluluk ve varlığı risk atında. Türkiye’de milyonla ifade edilebilecek sayıda Ermeni olsaydı, merkeziyetçilikten değil, ademimerkeziyetçi yaklaşımdan yana olurdum. Ama bu kadar küçük ve zaten belli bir yerde toplanmış bir toplulukta merkeziyetçilik, demokratik yaklaşımla çelişmeyecektir, çünkü katılımın imkân ve mekanizmalarını kurmak zor olmayacaktır, tabii eğer niyet varsa.

Merkezileşmenin en önemli ayağı tabii ki mülklerin idaresinin ve gelirlerin bir yerde toplanıp, belli ilkeler, plan ve program dahilinde kurumlara dağıtılması. Bu genel olarak ‘ortak havuz’ ismiyle kodlanıyor. Bunu hayata geçirmenin binbir şekli olabilir, süreçte birtakım hukuki ve idari zorluklar olabilir. Bunların hepsi konuşulur, karar verilir ve aşılır, yeter ki istek, irade ve sebat olsun. Senelerdir bu ‘havuz’ lafı gündeme gelir ama ne ciddi bir girişim oldu, ne de ciddi biri itiraz. Bunca senedir, havuzun neden olmaması gerektiğine dair ciddi, mantıklı, ikna edici bir argüman duymadım. Biri çıkıp “Şu şu sebeplerden dolayı havuz sistemi Ermeni toplumunun zararınadır” diye anlatırsa dinlemeye hazırım. Yalnız dikkat, havuzun neden olamayacağını değil, neden olmaması gerektiğini anlatacak, çünkü siz bu işin olmasını istemiyorsanız bir sürü güçlük bulabilirsiniz. Bu işin şaka, oyalanma kaldırır yanı kalmadı, bu toplum ölüyor. Ortak havuz onu bu yoldan döndürebilecek bir çıkış. Havuza karşı olanlar neden karşı olduklarını anlatsınlar; gerçekten de bizim aklımıza gelmeyen sakıncaları olabilir. O zaman bu proje de rafa kalkar. Fakat, açıklama yapmadan buna karşı olanlar, sürüncemede bırakanlar, unutturmaya çalışanlar vebal altındadır. Ben, ‘ihanet’, ‘hain’ gibi kavramları kullanmaktan kaçınırım, bu kavramların yaptığı çağrışımlardan hoşlanmam – hele Türk siyasi hayatında öteden beri kimlerin ağzında kimlere karşı kullanıldıklarını düşünecek olursak… Ayrıca, ihanet kavramı kasıt ima eder. Yani, muhtemelen şahsi çıkarlarınız doğrultusunda yaptığınız (veya yapmadığınız) bir işin, sizin de parçası olduğunuz, belirli bir topluluğa zarar verdiğini bile bile o işi yapmaktır. Bu da, tespiti her zaman kolay bir durum değildir. Bütün bunlardan dolayı, havuz sistemine karşı olanlara, geçiştirenlere vs. karşı bu kavramları ve sıfatları kullanmam, fakat neden karşı olduğunu anlatmayanlara da en azından iyi niyet atfedemem.

Merkeziyetçi sisteme geçmenin bir avantajı da, tekil vakıfların denetiminin kolaylaşacak olmasıdır. Halihazırda da bir VGM denetimi olduğu söylenebilir ama o kurumun amaç ve motivasyonları çok başka. Onların, mesela, Ermeni toplumunu ayağa kaldırmak gibi bir derdi yok. Tabii, bir kesim de, tam da Ermeni toplumu temelinde, merkezî denetimden dolayı havuzu istemiyor olabilir ama en kısa şekilde söylemek gerekirse buna hakları yok. Hem, kim denetlenmekten kaçmak ister? Dış denetim geçirmeyen her kişi ve kurum sonuçta şaibe altındadır. Kim kategorik olarak böyle bir şaibe altında kalmak ister? Ben vakıf yöneticisi olsam ve periyodik olarak denetleniyor olsam, geceleri daha rahat uyurdum.

Son senelerde Büyükdere Kilisesi Vakfı’nda olup bitenler denetimsizliğin ortaya çıkardığı sorunlara maalesef çok iyi bir örnek. Biri çıkacak, yozlaşmış bir sistemde makamı ele geçirecek, hepimize ait mülklerin üzerinde şaibeli işler yapıp duracak, toplumun geri kalanının da eli kolu bağlı olacak… Bu, kabul edilemez bir durumdur. Gerçi, toplumun ‘tepesinde’ olduğunu iddia edenler farklı bir tavır içinde mi derseniz, hayır; ama zaten onların tutumunu da kabul etmiyoruz. Nitekim, Büyükdere vakasında da Süme’nin kefili Ateşyan’mış. Burada aklına ‘bozacının şahidi şıracı’ sözü gelen bir ben değilimdir herhalde.

Bu yazı Agos web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.