19 Aralık 2018 – Modern zaman Zeusları – Ferhat Kentel

0

Bir zamanlar Samanyolu gibi televizyonlardaki dizilerde gizemli ve karanlık bir atmosferde, izleyiciyi korkutacak, ürkütecek mekânlarda, yüzleri cüppelerinin altında görünmeyen karanlık bir takım adamlar dünyayı paylaşırlar, Türkiye’yi bölmek için “şeytani” planlar yaparlardı. O dizileri yapanlara göre, “iyilik” ve “kötülük” çok net biçimde ayrılmıştı ve her ne kadar kötülük şimdilik hâkim gibi görünse de, elbet bir gün –dizinin sonunda- iyilik üstün gelecekti. O mutlu ve kutlu gün, kurtuluşun günü, bir kahraman vasıtasıyla gelecek ve kötülüklerin temsilcileri hak ettikleri cezayı göreceklerdi.

Bu iyilik ve kötülük karşılaşmasının başka örneklerine bir zamanlar Hitler’in Nazi propaganda makinasında, Stalin’in Pravda’sında ya da Mao’nun Halkın Günlüğü gazetesinde rastlamak mümkündü. Bunların hepsinde bol miktarda acıklı örnek karşımıza çıkıyordu; ama özellikle Mao’nun “Kültür Devrimi”nde sokaklarda, meydanlarda, duvar gazetelerinde linç edilecek, mahkûm edilecek insanlar için çıkarılan haberler hayal gücünü zorlayacak kurgular ve yalanlar içerebiliyordu.

Şimdi, varlıkları iktidarı yeniden üretmek üzerine kurulu bizim yerli ve milli basınımızda da bu tür bir işlevin “kopyala-yapıştır” tezahürleri gerçekleşiyor. Soğuk savaşın altında yaşanan 60’lı yılların ucuz casus filmlerinde kullanılan fotoğraf malzemelerine benzer şekilde, net olmayan ama gizem katan görüntüler şimdinin yerli ve ucuz propaganda organlarında yer alıyor. “Gizli buluşma”, “komplo”, “ihanet” gibi süslemelerle, silikleştirilmiş görüntülerdeki –Samanyolu TV’deki gibi- gizemi koruyan ama belirsizliğe izin vermeyen bir kurnazlıkla, yani kim olduğu seçilmeyen ama gene de kim oldukları kocaman harflerle yazılan “düşmanlarımıza”, “şeytanlara” ya da “kötü ruhlara” karşı kutsal savaş, vatan savunması, Haçlı seferi, Kültür Devrimi seferberlikleri sürdürülüyor.

Dünyanın dört bir bucağında “iyiyle kötünün karşılaşması” gibi yaşatıyorlar bu yaşadıklarımızı. Tepelerde karizmatik olmuş liderler ve onların etrafında şekillenen ve beslenen “inanç” vasıtasıyla kolayca kendimizi buraya veya oraya ait hissedebiliyoruz. Ancak böyle bir hissedişin oldukça sağlam bir arka planı ya da içimize epey sağlam işlemiş bir dinamiği var.

Dinselin devamı olarak seküler

İçinde yaşadığımız zamanları modernitenin öğretisine bağlı olarak ikili kutuplaşmalar eşliğinde okuma alışkanlığına sahibiz: eski zaman – yeni zaman; eski rejim – yeni rejim; geleneksel – modern; ileri – geri; rasyonel – irrasyonel; akıl – beden; akıl – kalp gibi… Bu ikili kutuplu, hayatın her alanını tasnif eden genel bir zihniyet dünyasına ve onunla ilişkili ideolojik uzantılara bağlı olarak, dinsel olan ile seküler arasında da hep bir kutupsallık olduğuna inandık.

Tabii ki, buna inanmamızı sağlayan tarihsel bir anlatılar bütünü vardı ve modern zamanlarla birlikte belirginleşen iktidar dili kendi varlığını, düşmanıyla birlikte, düşmanına göre şekillendiriyordu. Bize anlattığı da buydu. Modern, liberal, demokratik bir dünya, ancak “karanlıklara karşı” kurulabilirdi. Eskinin karanlıklarına karşı bu yeni dünya aydınlık bir dünya idi.

Bu basitleştirici bir tasnif idi. Dindar ve sekülerlerin de işine geliyordu bu türden bir kutupsallaşma. Herkes kendi dünyasında –cemaatinde-, kendini doğrulayan tespitler, öğretiler, siyasallıklar, adet ve ritüeller içinde rahatına bakıyor ve öteki tarafla fazla içli dışlı olmazsa meşruiyetine de halel gelmiyordu.

Ama bugün, Michel Foucault, Talal Asad, Emilio Gentile (ve daha birçokları) gibi insanlar tarafından sosyal bilimler alanında yapılan zihin açıcı çalışmalar eşliğinde, “gayet bilimsel” olarak ele aldığımız bu “farklı uçlar” kurgusunun aslında aynı söylem alanından beslenen parçalar olduğunu görüyoruz. Yani ortalıkta lâfı çok edilen kutupsallığın aslında sadece dinlerin, dinselliklerin, dini düşüncenin tezahüründen başka bir şey olmadığını anlıyoruz. Yani dinselliği aşan, ona karşı şekillenen sekülerliğin (ya da daha radikal bir versiyonuyla laikliğin) aslında dinden neşet ettiğini ve din gibi yaşandığını da anlıyoruz.

İnsanın “fıtratı”: Korku ve umut etrafında cemaatleşmek

İnsanlar her zaman, belirsizlikten korktular. Her zaman tehlikeden korktular. Her zaman maddi ve manevi bir güvenlik aradılar. Ve bu korkular karşısında, bir gün kurtuluşu hayal ederek, her zaman umut beslediler.

İşte bu korku ve umut ilişkisini, insanlık tarihi boyunca dinler mükemmel bir şekilde kurdu. Dinler hem korkuları görünür, elle tutulur kıldı, hem de umudu gösterdi. Hem cehenneme, hem cennete işaret etti. Bu dünyada olmasa bile, öbür dünyada, yaşadığımız iyiliklerin karşılığını alıp –en azından günahlarımızın bedelini ödedikten sonra- kurtuluşa, cennete ulaşabileceğimizi öğretti. Bu dünya için yol yordam gösterdi.

“Dinleri aşarak geldiğini” düşündüğümüz modern zamanlar aslında çok farklı bir şey anlatmadı bize. Akıl, bilim, ilerleme gibi kavramlar yeni “kutsallıklar” haline geldi. Bu kavramlar gibi “nötr” görünenlere kıyasla, çok daha bariz dinsellik içeren kurtuluş ideolojileri, çok daha bariz kutsallıklar inşa etti. Irk, millet hatta sınıf gibi kategoriler yeni kutsal içeriklerle kimliklerin mekânları ya da evleri oldu.

“Bir gün mutlaka”, “elbet bir gün kurtuluşa” ulaşacağımıza, “elbet bir gün bu kötü günlerin biteceğine” inandık. Gayet bilimsel terminolojilerle, ulus-devlet, proletarya diktatörlüğü gibi yeni kutsallıklar kurduk. Bu “iyilik” tezahürlerinin karşısına, kötülüğü, şeytani olanı, eski rejimi koyduk.

Modernleşme ve sekülerleşme ile birlikte, dinden uzaklaştığımızı zannederken, kutsal ve dinsel sadece bir tür metamorfoza uğradı. Mağara duvarlarını avladıkları hayvanların resimleriyle süsleyen ilk insanlara benzer şekilde modern zamanlarda da hep korktuk, hep umut ettik… ve bunu hep ifade ettik, temsil ettik, sembolleştirdik… şimdi de anlatmaya ve anlattıklarımız üzerine kurduğumuz sembollere “inanmaya” devam ediyoruz.

Şimdi herkesin korktuğu bir dünyadayız. İster Müslüman, ister Yahudi ya da Hıristiyan olun, ister Pagan, Hindu ya da Ateist olun; modernitenin girdiği her yerde herkes dinsel çeşitlenmenin farklı yollarını yaşıyor sadece. Herkes bir tür kıyamete, ahirete inanıyor; daha doğrusu hep inandılar ve şimdi de eskiden inanılanların seküler versiyonlarına inanıyorlar.

Tam da dini bir terminolojiyle, Atatürk, Lenin, Hitler, Mao, Bolsonaro, Erdoğan ya da Putin’e inanıyorlar… Ya da onların temsilcilerine, temsil ettiklerine, fikirlerine…

Artık din için gökyüzünde belirsiz bir noktaya bakmaya gerek yok. Din hemen yanı başımızda… Ama bu yeni dinler ya da dinsellikler gene sıradan bir inanç sistemi değiller. Bu dinler de “aşk”ı, “tutku”yu ve “gözleri kamaştıracak, korku salacak bir yüceliği”; korku ve umudu barındırıyor. Bu mutlak bağlanma, rasyonel bir düşünceyle kolay kolay ele alınamayacak bir duygu olarak, insan toplulukları arasında dolaşmaya devam ediyor.

Modern dünya eskiye kıyasla çok daha fazla bir din patlaması ya da parçalanmış dinsellikler yaşatıyor. Modernleştikçe, zaten hiçbir zaman kaybolmamış dinselliklerin, zaten hiçbir zaman din dışı olmamış olan sekülarizmin muhteşem karşılaşmalarından yepyeni dinsel tezahürler, siyasal dinler, seküler dinler ortaya çıkıyor. Zaten hiçbir zaman dinden bağımsız olmamış olan “siyaset”, yeni dinselliklerin tapınaklarına, inançlarına ve ibadet pratiklerine ev sahipliği yapan bir alan haline geliyor.

Adeta Olimpos’u yaşıyoruz. Ve her şey yeryüzünde geçiyor. Yeryüzünün toplumlarındaki tanrılar kendi aralarında kavga ediyorlar ama daha da çok biz ölümlülerle oynuyorlar. Cezalandırıyorlar, affediyorlar…

Evet, büyük Tanrı, herkes üzerinde cezalandırıcı ve affedici Tanrı “gene” öldü… Öldü ama yeni tanrılarımız var artık. Bunlar toplumların tanrıları…

Tanrı’nın lütfu… Ya da “bir nevi Tanrılar”…

Şimdiki Zeus’lar gökten inmediler; biz onları göğe koyduk ve inandık. Bizim seküler ve geleneksel dinlerimizin karşılaşmalarının ürünleri olarak, “seküler dinlerimizin” parçası olarak Zeus’un benzerlerine, modern Zeuslara inanıyoruz.

Biz, önce yarattığımız onlara, sonra onların yarattıkları imajlara tapıyoruz. Çok korkarak, saygı duyarak, mutlak bir bağlılık içinde… Yeryüzü tanrılarından biri “hepsini öldüreceğiz” diyor ve ona oy veriyoruz. Daha önceki tanrıların “biz onları helâk etmesini biliriz” dediği gibi… Biz korku, saygı, aşk ile bağlanıyoruz ve onların varlığına şükrediyoruz. “Putin, Allah’ın bize bir lütfudur, onun önünde eğilmemiz gerekir” diyen Çeçen lideri Kadirov gibi inanıyoruz…

Bu tanrılarla birlikte sunulan nesnelere, kızıl kitaplara, yeşil kitaplara, fikirlere, duygulara tapıyoruz. Korkumuzu aşıp, umudu yaşamak için… Kıyamet ve ahiret bilgisi ve duygusuyla örtüşen bir inançla kurtuluşu arzuluyoruz. Bir gün cennete nail olmak için…

Bu zamane dinlerinde her şey var… Doğaüstü bir varlık söz konusu olmasa da, ama doğaüstü bir varlıkmışçasına inşa edilen merkezi referanslar, inanç ve inancı besleyen fikirler (giderek daha çok para ve paraya ilişkin değerler), o inancı beslemek üzere tapınma pratikleri, semboller, ritüeller, dinsel bir kıvama bürünmüş seküler milliyetçi toplantılar, bayramlar, geçit törenleri, büyük lâflar…

İnsanı büyüleyen bir güç ama korku veren bir güç… Devasa tapınakların verdiği duygu gibi… Kocaman katedraller gibi, Mostar’da dağın tepesine konmuş gece karanlığında ışıklarıyla ürperti veren kocaman bir haç gibi, eskinin haşmet uyandıran mimarisine nazire yapan kocaman yeni zaman camileri, “zafer anıtı” olarak sembolleştirilen havaalanları, devasa alışveriş merkezleri…

Sekülerleşme dediğimiz şey bizzat bu dinsel patlamayı, üstelik en vahşi şekilde bunu yapan bir süreç… Kutsalı, kutsallaşmış olan her şeyi, bildiğimiz dinlerin kontrolünden çıkarıp her alanda kutsallıkların amipleri gibi çoğalmasını sağlayan bir süreç yaşıyoruz.

Her taraf Zeus dolu, her taraf Hermes, Hades, Hera, Poseidon… Her taraf onların tapınaklarıyla dolu… Her tarafta onların attıkları oklar, şimşekler var… Yer altına gönderilmiş, ceza yemiş tanrılar, hırsız tanrılar, ateşi çaldıkları için cezalandırılan insanlar, yarı insan yarı tanrı varlıklarla dolu her yer…

Biz sıradan faniler inşa ettik onları, şimdi de inanıyoruz…

(Jineps)

Share.

About Author

Comments are closed.