19 Kasım 2022 – Cumhuriyet yeni bir sayfa açmadı – Ohannes Kılıçdağı

0

1915 ilkbaharıyla başlayıp takip eden iki-üç sene boyunca devam eden tehcir, katliam, zorla din değiştirtme politikaları sonucu Anadolu sathındaki Ermeni nüfusunun dramatik biçimde azaldığı, bir sır değil. Öyle ki, 1914 resmî nüfus sayımına göre dahi ülkede 1 milyon 200 binden fazla olan Ermeni sayısı 1927 nüfus sayımına gelindiğinde 77.443’tü; bu da yaklaşık %94’lük bir düşüş demektir. Kayıp bu kadar büyük olunca, araştırmacılar, özellikle de tarihçiler geride kalanlarla pek ilgilenmedi. Başka bir deyişle, kaybın büyüklüğü karşısında kalanların, tabirin neredeyse düz manasıyla, esamesi okunmadı. Soykırımın, tehcir, katliam gibi uygulamaların fiilen hayata geçirildiği yıllarından sonra özellikle Türkiye dışındaki Ermeniler, Türkiye’deki, bilhassa Anadolu’daki Ermenilere “bitti” gözüyle baktı. Hâlbuki öyle değildi.

1927’de, yukarıda bahsettiğim 77.443 kişiden 24.314’ü Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yaşıyordu. Şehir bazında birkaç sayı vermek gerekirse, o tarihte Yozgat’ta 3.795, Sivas’ta 3.477, Diyarbekir’de 2490, Elazığ’da 1992, Kayseri’de 1978, Malatya’da 1865, Siirt’te 1585, Kastamonu’da 1402, Tokat’ta 1032 Ermeni vardı. Bunların resmî veriler olduğunu düşünecek olursak, Ermenilerin sayısının en az bu kadar olduğunu söylemek gerekir. Bunlar soykırım öncesi Ermeni nüfusuyla kıyaslandığında hiç mertebesinde olsa da veya o tarihte bulundukları şehirlerde nüfusun çok küçük bir kesimini oluştursa da, sonuçta Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu’da mutlak anlamda somut bir Ermeni insan varlığının, dolayısıyla sosyal hayatının mevcut olduğunu gösteriyor. Ne var ki ilerleyen yıllarda, hatta çok geçmeden bu sayıların da hızla düştüğünü görüyoruz. Cumhuriyet’in bir sonraki nüfus sayımı 1935’te yapılıyor. O yılın sayılarına baktığımızda İstanbul dışındaki Ermeni nüfusunun sekiz sene içinde %72’lik bir düşüşle 6.766’ya indiğini görüyoruz. Yukarıda zikrettiğim şehirlerin 1935’teki Ermeni nüfuslarına bakacak olursak, Yozgat’ın 1890’a, Sivas’ın 537’ye, Diyarbekir’in 539’a, Elazığ’ın 197’e, Kayseri’nin 368’e, Malatya’nın 388’e, Kastamonu’nun 474’e, Tokat’ın 365’e, Siirt’in 70’e (1927’de Siirt’in 1585 olduğunu hatırlatırım!) düştüğünü görüyoruz. Ülke bazındaki toplam sayının da 55.750 civarına düştüğünü not edelim. Bugün ise bilindiği gibi Türkiye’deki Ermenilerin %95’ten fazlası İstanbul’da yaşamaktadır. 

Peki, bu rakamlar bize ne söylüyor? Bence ilk olarak altı çizilmesi gereken şudur: Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu’nun en azından 8-10 şehrinde, kendi hâline bırakılsa gelişip serpilebilecek Ermeni toplulukları bulunuyordu. Fakat devleti yönetenlerin istemediği, tam olarak buydu. Nitekim, sayıların da gösterdiği gibi, Anadolu’da kalan Ermenileri doğrudan ve dolaylı yollarla İstanbul’a sürdüler. Örneğin, zamanın ABD Büyükelçisi Robert P. Skinner tarafından 2 Mart 1934’te Washington’a gönderilen, Ayhan Aktar’ın “Varlık Vergisi ve ‘Türkleştirme’ Politikaları” kitabında aktardığı (s. 93) bir raporda, Ocak ayı ortalarından itibaren Ermenilerin Anadolu içlerinden İstanbul’a sürüldükleri bildiriliyor: “Türk polisinin, Ermenileri kaçırmak üzere Ermenilerin toplu olarak yaşadığı şehir ve köylerdeki Müslümanları kışkırttıklarını söylüyorlar. Sonra yetkililer Rumeli’den muhacir olarak gelen Türkleri buralara yerleştirerek onlara Ermenilerin mallarının üstüne konabileceklerini ima ediyorlar. Bu yeni unsurlar da Ermenilere karşı düşmanca bir tavır almak bir yana, son derece dostça davranıyorlar. Bu iki yöntem de işlemeyince, Ermenilere en kısa zamanda İstanbul’a doğru yola çıkmak zorunda oldukları söyleniyor. Sahip oldukları her şeyi çok düşük fiyatlara satıyorlar. Değeri birkaç yüz lira olan sığırın tanesinin 5 liraya satıldığı bana söylendi. Bana bu bilgileri veren kişi Ermenilerin mallarını satmalarına izin verildiğini, çünkü hiç kimsenin [sonradan]malını mülkünü terk etmek zorunda kaldıklarını söyleyecek durumda olmamalarının istendiğini belirtti. Fakat bu koşullarda yapılan satış, pratikte malı terk etmek anlamına geliyor.” 

Bununla birlikte hemen eklemek gerekir ki, Anadolu’da kalan Ermenilerin İstanbul’a göçmelerinin tek sebebi devlet politikaları değildi; bulundukları yerlerde toplumdan da baskı görüyor, Müslüman çoğunluk tarafından taciz ediliyor, Müslüman olmaya zorlanıyorlardı. Bu Ermenilerin sık sık yaşadığı başka bir endişe de ‘gelinlik yaşa gelen’ kızlarının kaçırılmasıydı. Uzun lafın kısası, Ermenileri İstanbul’a doğru iten genel bir güvenlik kaygısı söz konusuydu.

Ayrıca, soykırımdan sonra Anadolu’da hiç Ermeni okulu kalmamıştı, binlerce kişinin olduğu yerlerde dahi devlet yenisinin açılmasına da izin vermiyordu. Dolayısıyla çocuklarının Ermenice öğrenmesini isteyen ailelerin bu çocukları, Ermeni dili ve kültürüne dair formel eğitim almaları için gönderecekleri bir kurum yoktu. Bunu isteyen aileler çocuklarını İstanbul’a gönderiyor, birçok durumda da belli bir süre sonra onların yanına gidiyorlardı. Surp Haç Tıbrevank Okulu’nun 1953’te İstanbul’da yatılı olarak açılması ve bunu sağlayan, zamanın patriği Başepiskopos Karekin Haçaduryan’ın Anadolu’dan özellikle erkek çocukları toplayarak bu okula getirmesinin de aileleri İstanbul’a çeken bir etken olduğunu eklemek gerekir. 

Özetleyecek olursak, Cumhuriyet, kendi iddiasının aksine, en azından bu insanlar için yeni bir sayfa açmadı. Genç Cumhuriyet, Ermeniler, özellikle de geride kalan Anadolu Ermenileri için yaşayabilecekleri, kimliklerini ve sosyal varlıklarını koruyup geliştirebilecekleri güvenli bir liman olmadı. Tam tersine, Cumhuriyet kendinden evvel başlayan sürgün, azaltma, sıkıştırma politikalarına devam etti. Bunu yapanların büyük ölçüde aynı kişiler olduğunu düşünecek olursak, çok da sürpriz sayılmaz sanırım.

Agos

Share.

About Author

Comments are closed.