19 Şubat 2018 – Dindarlığın mekânlarda sınanması

0

Cihan Aktaş

Birinci Millî Üslup (1917-1927), Osmanlı’yı unutmadan modernleşen bir mimarlığın arayışı içindeydi. Arif Hikmet Koyunoğlu’nun tecrübeleri, Cumhuriyet’ten sonra resmileşen mimarlık ideolojisi açısından Osmanlı imgelerinin kabul edilemez bulunduğunu ortaya koyuyor. 1920’lerde yeni ve modern olma amacını yansıtan Bauhaus esinli “kübik ev”, yerel göndermelerden uzaklığıyla çekirdek ailenin mutluluk vaat eden mekânıydı; başarısız oldu. Daha sonra Sedat Hakkı Eldem, İkinci Mimari Üslup kapsamında “Yeni Türk Evi”ni geliştirmeye çalıştı. Carel Bertram’ın hatırlamayı unutturma siyaseti olarak adlandırdığı bir kültürel ortamın yeni ideal mimarisi yine Bertram’a göre “hafızası alınmış bir hatıralar alanı” olarak şekilleniyordu.

Postmodernizmi çağıran bellek patlamasına dair bir erken girişim olduğu da söylenebilir Eldem’in modelinin. 1950’lerde Turgut Cansever ve Nail Çakırhan’ın uygulamaları unutmayı reddeden ve halihazırda yaşananın seslerine duyarlı bir üslubu hayata geçirmenin endişesini yansıtıyorlardı. Gerçi kaba saba modernizmin katılığı karşısında Eldem’in uyarlaması bile Halit Refiğ gibi samimiyetle gerçeklerin arayışı içinde olan sanatçılar tarafından önemsenmişti. Resimde Erol Akyavaş’ın hat sanatından istifa ettiği için Akademi tarafından gericilikle suçlandığı bir dönemde hiç yoktan iyi görünüyordu, Eldem’in “Türk Evi“” teşebbüsü. Gelgelelim toplumsal talepleri okumaktan uzaktı. Yanıltıcılığıyla asık yüzlü apartmanlar çağına zemin hazırladı hatta.

Bütün bu konulara Ankara AKV’de gerçekleşen “Sinemanın İslam Kültürüne Etkileri ve İran Sineması” başlıklı konferansımda değindim yer yer; yani sinema konuşurken mimarlıktan da söz etmekten geri duramadım, konferanstan hemen önce gördüğüm Hacı Bayram Camii’nin yanında yükselen M.Ö. 25 yılında yapılmış ve Roma Çağı’nda Ankara için mihveri bir önem taşımış olan Augustus Tapınağı’na ait bir duvarın uyandırdığı düşüncelerle. Sanki cami zaman içinde azalarak bir duvara indirgenen tapınağa, kendi hakikatine sadakat açısından kol kanat germiş gibiydi.

Mimaride yaşanan tahriple sinemanın tabii gelişme seyrinin uğradığı kesintiler arasında bir bağ var. Türk sineması 1960’larda bir sıçrama gösterdi. Fakat katı modernizmin arkasından gerçekleşen bellek patlamasının (postmodernizm) 68 kargaşasıyla birlikte oluşturduğu ütopya kaosu, toplumsal gerçekçi filmlerin dikkat çekici başarısına rağmen 70’lere sağ sol çatışması ve porno film endüstrisi halinde yansıdı. Sonra da işte, 12 Eylül Darbesi ve otoriter yönetim altında olağan hale gelen büyük bir imar usulsüzlüğü…

AKV (Araştırma ve Kültür Vakfı) Ankara Şubesi Başkan Yardımcısı Mehmet Ercan, Esenboğa Havaalanı’ndan vakfın Altındağ’da, Hacı Bayram-ı Veli camii yakınlarında ve Şeyh İzzettin Türbesi’nin hemen yanı başında bulunan merkezine giderken anlattı. 1970’lerin şiddet olaylarını o da Malatya sahneleriyle hatırlıyor. İnsanlar normal olarak hiç de benimseyemeyecekleri davranışlara zorlanıyorlardı. 17 Nisan 1978’de, Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu, Yassıada günlerindeki koğuş arkadaşının adıyla makamına gönderilen paketi evinde açmak istedi. İçinde torunlarına gönderilmiş çikolata paketleri bulunduğundan şüphe etmemişti göndericinin ismini okuduğunda. Kırmızı rafya bukle çözüldüğünde görünen şık kutuyu yanı başındaki anahtarla açarken iki torunu ve gelini yanındaydı. Hazırda tutulan düşmanlık paketleri için aile sevgisi de bir uygulama alanıydı, sinema tutkusu da… 1978’de Maraş’ta bir sinemada patlayan bombanın hangi hedefe giden yolu kısaltmaya çalıştığı bugünden daha iyi fark ediliyor.

Ali Haydar Haksal’ın bir yazısında okumuştum. Erzurum’da İslamcı gençler çatışan sağ ve sol öğrencileri söyleşmeye çağıran bir söylem kullanıyor, arabuluculuk yapmaya çalışıyorlardı. Toplum iki kutba ayrılmışken İslamcılar barıştan, uzlaşmadan, söyleşiden söz ediyordu 1970’lerde. Buna karşılık “Hamido Cinayeti” bu gelişen, açılan imkânı ortadan kaldırmaya dönük bir kurgunun altını çiziyor.

AKV Ankara Şube Başkanı Metin Mahitapoğlu, Mehtap Toruntay, Meryem Karagöz… Konferans daha sonra sohbetle devam etti. Mehmet Ercan yıllardır sorguluyor, Hamit Fendoğlu’nun katlinin ardından “milliyetçi mukaddesatçı” gençlerin Taşhoron Kilisesi’ne saldırıp tahrip etmesini. Faili meçhul cinayetin yönlendirdiği öfke ne çok iyilik birikimini tüketti kısa bir süre içinde. Ve kubbesi çöken kilise o tarihten bu yana restore edilmeden öylece duruyor duvarlarıyla. 1978’den bu yana zibillik olmaya terk edilmişken temizlendi nihayet geçtiğimiz yıllarda ama bir an önce restore edilmesi gerekiyor. Tarihi miras veya emanet olduğu için değil öncelikle, bunu vurguluyor Ercan. Özellikle Malatya’da yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın dini vecibelerini yerine getirebileceği bir mekan olması hasebiyle.

Tarihte yaşadığımız felaketleri sadece kalıp halinde düşünüyoruz, bugün için bir tecrübe kaynağı olarak incelemek yerine. “Hatırlamayı unutma” şiarı mekanlar ve kütüphaneler üzerinden hafızamızı silikleştirmiş sanki. Daha kötüsü ise “hatırlamayı” unutma” şiarını başka bir düzlemde gerçekleştirmenin failleri olmaya gittiğimiz. Herhangi bir mimari üslupla değil de sorgulanamazlığın sağladığı serbestiyle gerçekleştiriyoruz mekanların hafızasını silikleştirmeyi.

Unutmayı getiren, dolayısıyla bakış körlüğüne yol açan her çağrı, her uygulama, maruz kaldığımız darbelerle bütünleşen bir etki uyandırıyor. Sinema, hatırlamanın sineması olarak önemli, 60’ların sineması da bu açıdan bütün imkânsızlıklara ve yanlış anlamalara karşılık değerli bir yeniden başlangıç olabilirdi.

Bir sanat alanında yaşadığımız darbe orada kalmıyor, mimariye, dile, siyasete de yansıyor. AKV’nin yanıbaşında bulunan Hacı Bayram-ı Veli Camii ile hemen yanı başındaki Roma çağından kalma tapınak duvarı, tarihsel mekana yapıcı bakış açımızı sergileyen bir örneklik sunuyor neyse ki…

Bu yazı Gerçek Hayat web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.