2 Ocak 2018 – İran’daki gösterileri nasıl okumalıyız?

0

İslam Özkan

İran’daki ayaklanmaların temel saikinin en azından ilk çıkış itibarıyla ekonomik faktörler olduğu açık. Ancak başka faktörlerin yanı sıra küreselleşmenin giderek uluslararası güçlerin lehineyerel aktörlerin içişlerine müdahale etmeye imkan verdiği son yıllarda, bu şekilde başlayan hareketlerin siyasal ve ideolojik bir nitelik kazanma ihtimali her zaman yüksek. Nitekim Meşhed’de tam da bu nedenlerle başlayan hoşnutsuzluğun farklı unsurların devreye girmesiyle birlikte başka mecraya doğru yöneldiğini görüyoruz.

Gösterilerin başarılı olma şansı ise halihazırda yaşananların tersine, uluslararası müdahalelerden uzak kalmasıyla mümkün. Bir başka ifadeyle şayet hoşnutsuzlukların ana ekseni ekonomik politikalar ise taleplerin de ekonomi eksenli olması ve küresel güçlerin ilgisinden uzak durmasıyla mümkün. Ancak gerek atılan Şah yanlısı sloganlar (bu kişilerin göstericilerin ne kadarını temsil ettiğini bilmiyoruz) gerekse İran’ın aslında bir ayıbı değil tam tersine iftihar edilecek Lübnan ve Gazze’ye destek meselesinin dile getirilmesi, göstericilerin tamamının değilse bile bir bölümünün bu basiretten uzak olduğunu gösteriyor.

Göstericilerin bir bölümünün, İran İslam Cumhuriyeti’nin onun en doğru politikalarını hedef alarak kendi sonlarını getirecek kısır bir döngünün içine girdiklerinin farkında değiller. İran yönetimini Filistin’i desteklemekle suçlamak, Kral Selman’a selam çakmak, ABD ve İsrail’e antipati besleyen İran halkı ve dünya mustazaflarının büyük bir bölümünükendilerinden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Elbette bazen ekonomik nedenler, hayat pahalılığı ve işsizlik gibi bir takım apolitik dinamiklerle başlayan gösteriler, politik bir dönüşüme maruz kalabilir ya da sivil içeriğinden sıyrılarak rejim karşıtı bir görünüme bürünebilir. Nitekim Arap İsyanlarının ilk fişeğinin atıldığı Tunus’ta ayaklanma, böyle bir dönüşüm yaşadı ve başarıya ulaştı. Ancak Tunus’ta ekonomik girişim özgürlüğü olmadığı gibi ülkenin bütün imkanları bir avuç yolsuzlukçu rejim yanlısının elindeydi. Bunun yanında Otoriter Zeynelabidin rejimi, politik hakların tamamını gaspetmiş, halka nefes aldırmıyordu. Gösteri ve ifade özgürlüğünden dini özgürlüklere varana kadar İnsan haklarıyla ilgili geniş bir alanda yaşanan tam bir fiyaskoydu. Dış politikada ise Batılı güçlerin ülke üzerindeki tahakkümünün önünü açan bir rejim vardı. Dolayısıyla halk ayaklanması her türlü meşruiyete sahipti.

Ancak İran’daki durum farklı. İran’ın Batının her türlü hegemeonya girişimlerine itirazın ötesinde doğrudan küresel güçlerle ve onların bölgesel uzantısı İsrail işgal yönetimiyle açık bir çatışma içinde. Ülkede seçimler yapılıyor, zaman zaman gerçekleşen bir takım ihlallere rağmen gösteri ve ifade özgürlüğü birçok Ortadoğu ülkesiyle kıyaslanamayacak kadar fazla. Ülkede İslami temellere dayanan bir yargı sistemi var ve bazı aksamalara rağmen adalet genel itibarıyla sağlanıyor. İnsanlar ülkede rahatlıkla yönetimi eleştirebiliyor ve yaşanan aksaklıkları dile getirebiliyorlar. Gösterilerin üzerinden günler geçmesine rağmen İran güvenlik güçleri gösterilere yeni yeni müdahale etti ve Cumhurbaşkanı Ruhani yaptığı konuşmada halkın gösteri hakkını teslim etti, sadece kamu binalarını ve kişisel mülklerin hedef alınmasına izin verilmeyeceğini kaydetti. Bütün bu veriler, şiddet eylemleri eşliğindeki gösterilerin rejimi hedef almasındaki haklılık ve meşruiyeti aşındıran unsurlar.

Peki yanlış kararlar, yolsuzluk ve insan hakları yok mu? Elbette var. Örneğin Eski cumhurbaşkanı Hatemi ve reformistlere yakın bazı isimlerin ev hapsinde olmaları elbette en fazla eleştiriyi hak eden konuların başında geliyor. İslami İran, ülkede bir zamanlar cumhurbaşkanlığı yapmış bir kişinin mecburi ikamete tabi tutulmasını izah etmekte oldukça zorlanır. Ayrıca sosyal medyanın bazı alanlarının kısıtlanması da yine eleştirilebilecek hususlardan biri. Yönetimin eleştiri konusu olan ve yargı mekanizması dışında gelişen bu tür idari yaptırım ve kararları gözden geçirmesi gerekiyor ve eminim bu son olaylar bazı idari reformların hayata geçirilmesi için önemli bir fırsat olacaktır. Bütün bunlar, yine de güçler ayrılığına dayalı, farklı erklerin birbirini denetlediği, güç dengesini kendi politik mantığı içerisinde oturtarak bir fren-denge sistemi yaratmış olan İran’a İslam dünyası için bir labaratuar olma özelliğinden hiçbir şey kaybettirmez.

Öte yandan dış politika meselesi ve bunun beraberinde getirdiği küresel müdahale ise göstericilerin değil tersine İran’daki İslami yönetimin lehine bir durum. Küresel emperyalistlere karşı pasif bir duruş sergilemek yerine Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de doğrudan ya da dolaylı bir savaşa giren her gücün hasımlarınınolması gayet doğal bir durum. İran, küresel güçlerle çatışan bir yol izlemek yerine, tıpkı Mısır ve Ürdün gibi İsrail’e normal bir devletmiş gibi muamele etseydi, Suudi Arabistan ve BAE’nin bölgesel projeleriyle barışık politikalar izleseydi durum elbette bundan çok farklı olurdu.

İran’da şu anda meydana gelen gösterilere yönelik dış müdahaleye ilişkin elinizde kesin bir kanıt var mı diye sorulsa, bunu kanıtlayabilecek deliller elimizde yok. Ancak zaten müdahaleye hazır bir küresel emperyalizm ve onunla son derece aktif bir biçimde işbirliği içerisinde olan yerel bazı aktörlerin açık ifadeleriyle üst düzey açıklamaları, bu müdahalenin şu aşamada gerçekleşmese bile önümüzdeki günlerde farklı biçimlerde meydana geleceğini ortaya koyuyor.

Son sözüm İran’daki gösterilere yönelik Suriye ve Arap dünyasındaki çatışmalar üzerinden bir okuma yapmaya çalışanlara. İran’ın Beşşar Esad’a yönelik desteği, yıllarca ona karşı kullanıldı ve bundan sonra da yıllarca kullanılacak. Keşke İslami İran’ın başka alternatifi olsaydı da Suriye savaşında özellikle ülkemizde kendisine karşı tarihsel önyargılara sahip belirli kesimlerde antipatiye maruz kalmasına neden olan, en azından içerde oldukça otoriter ve kötü imaja sahip bir yönetimin arkasında durmak zorunda kalmasaydı. Ancak bu, Suriye savaşını vekalet savaşına dönüştüren bazı yerel ve küresel aktörlerin devrede olduğu bir süreçte ne kadar mümkün olabilirdi ki? Gelinen nokta da zaten İran’ın Suriye’deki tutumunun en azından küresel ve bölgesel güç mücadeleleri açısından çok da yanlış bir yerde durmadığını ortaya koydu. İran’ın mevcut politikasının alternatifi, Suriye’yi tekfirci gruplara ve onları destekleyen küresel güçlere terk etmek ve dolaylı olarak İsrail’in elini güçlendirmekti.

Hulasa, Suriye’deki mezhepçi duruştan hareketle İran’daki gösterilere ilişkin bir okuma yapmak, kimseyi ikna etmeyeceği gibi, duygusal bir okumadan öteye gidemeyecektir. Kin ve öfkelerin her seferinde kendisini dışa vurduğu bir okuma biçimini kimse dikkate almaz. Propaganda diliyle yapılan “analizler” sabun köpüğü gibi geçicidir ve olayları anlamada yardımcı olmayacağı gibi, kendi kör vizyonlarının gerçeklikle olan bağının giderek zedelenmesine yol açmaktan başka bir şey yapmış olmazlar.

Bu yazı İslami Analiz web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.