20 Aralık 2019 – İki Ziya (2) “Mehmet Ziya” ve “Ziya Gökalp” – Vahap Coşkun

0

Ziya [Gökalp], 1900’de sürgüne gönderildiği Diyarbakır’dan 1909’un sonlarına doğru ayrılır. İttihat ve Terakki’nin (İTC) kongresine katılmak üzere Selanik’e gider. Kongrenin sona ermesinden önce İstanbul’a uğrar, ardından Diyarbakır’da eğitim müfettişi olarak görev alır. 1910’da İTC’nin yeni bir kongresine katılmak için tekrar Selanik’e gelir. Kongrede Merkez-i Umumî azalığına seçilir ve İTC’nin Gençlik Bürosu Başkanlığına getirilir.

Alakom, bu ikinci Selanik ziyaretinin, onu yaşamında yeni bir dönemin başlangıcı olduğuna işaret eder. Selanik’te çıkan ve dilde Türkçülüğü savunan Ali Cenap ve Ömer Seyfettin gibi isimlerin öncülük ettiği Genç Kalemler dergisinde yazı ve şiirleri yayınlanır. Gençliğin Türkçü bir ruhla yetişmesini amaçlayan bir program geliştiren, yazı ve şiir çalışmalarına hız veren Ziya giderek daha fazla tanınmaya başlanır. Fikirlerindeki değişim, ismine de yansır; asıl adı olan Mehmet Ziya’yı bırakıp Ziya Gökalp adını alır. Artık “Mehmet Ziya” veya “Ziya Efendi” yoktur; “Ziya Gökalp” vardır.  

“Mehmet Ziya ilk kez Gökalp imzasını Altın Destan şiiri münasebetiyle Genç Kalemler dergisinin 14. sayısında kullanır. Bu nedenle Altın Destan şiirinin önemi büyüktür. Ziya Gökalp’in Türkçülüğe attığı ilk imzadır; bu şiiri kendi imzasıyla yayınlaması, bir noktada kendi Kürt kimliğini bir kenara ittiği anlamına geliyordu. Bu şiir, Gökalp’in yaşamında yeni bir dönemin simgesidir… Hilmi Ziya Ülken bu şiiri ‘Türkçülük hareketinin edebi bildirisi’ olarak nitelendirir. Şiirin yayınlanmasından sonra artık Kürt kökenli bir Ziya’nın ötesinde Türkçülüğün sözcülüğünü yapan bir Ziya görürüz… Kısaca Mehmet Ziya’yı doğuran şehir Diyarbakır ise, Ziya Gökalp’i doğuran şehir de Selanik’tir.”  (s. 65-67)

“Türkiye büyüyüp Turan olacak”

1912‘de başlayan Balkan Savaşı, İTC’nin — en önemli karargâhlarından biri olan — Selanik’te çalışma imkânını ortadan kaldırır ve İTC genel merkezini İstanbul’a taşır. Ziya da İstanbul’a yerleşir; orada Yusuf Akçura ve Hüseyinzade Ali Bey gibi Türkçülük düşüncesinin önde gelen isimleri ile irtibat kurar.

Gökalp önceleri bir Osmanlı milliyetçisidir. O dönemde, en büyük problemin Abdülhamid baskısı olduğu kanısındadır. Ona göre, Osmanlı birliğinin korunması için başlıca şart, Abdülhamid zulmünün bitirilmesidir. Eğer Abdülhamid’in istibdadına bir son verilebilirse, tüm etnik kimlikler kendi haklarına kavuşabilecektir. 1909’da Peyman’da Yeni Osmanlılar adlı makalesinde Amerikan modelinden bahseder:

“Osmanlı memleketi, Şark’ın hür ve terakkiperver bir Amerikası’dır. Bu mübarek ülkede yaşayan muhtelif unsurlara mensup genç Osmanlılar da, her şeyden evvel Osmanlılık duygusuyla mütehassıs, Osmanlı nam-ı pür ihtişamıyla mübahidirler. Bu yeni nesiller, lisan-ı kavmîlerini, edebiyat-ı cinsiyyelerini muhafaza etmekle beraber, Osmanlı unvan-ı umumisi tahtında daha asri, daha mütekâmil bir medeniyet ibda olunabileceğini idrak etmişlerdir.” (s.92)  

Ancak derdi Osmanlı’nın birliği olan ve Osmanlıcı bir perspektife sahip olan Gökalp, giderek coşkulu bir Turan savunucusuna dönüşür. Artık onun için “Düşmanın ülkesi viran olacak, Türkiye büyüyüp Turan olacak”tır.  

Heyecanlı dönemlerinde Gökalp, tüm Türk kökenli halkların bir bayrak altında birleşmesini öngören bir Turanizm anlayışının taraftarlığını yapar. Onun “Turan” şiirinin son iki mısraı, coşkun Turan anlayışını çok iyi özetler: “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan/ Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan…”

Fakat Birinci Dünya Savaşı yıllarında görüşleri önemli oranda değişir Gökalp’in; Türkçülüğünün siyasi coğrafyasını iyice daraltır ve sadece Türkiye’deki Türklerle sınırlandırır. Diğer gayeler artık bir düş, “gerçekleşmesi olanaksız bir ülkü”dür. İki ülkü vardır: “Türkçülüğün yakın ülküsü”; Anadolu Türklerinin, Azerilerin ve Türkmenlerin oluşturduğu dar çemberdir. “Türkçülüğün uzak ülküsü” ise Orta Asya’da yaşayan Türk kökenli diğer toplulukların da, örneğin Kırgızların, Kazakların ve Özbeklerin de birliğini ifade eder.

Gökalp, son yıllarında, tüm bu halkların siyasal birliğine artık inanmadığını, birliğin ancak kültürel ve dilsel olarak gelişebileceğini söyler. Nihayetinde vardığı nokta ise, Türkiye’deki Türklerin ulusal birliğini ve siyasi çıkarlarını savunmak olur. “Gerisi, ona göre bir düştür.” (s. 24)    

“Tek ideolog”

İTC’nin tümüyle Türkçülüğü benimseyen bir örgüt haline gelmesinde, Gökalp’in Türkçülük anlayışının önemli bir rolü vardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Hüküm Gecesi adlı romanında İTC Genel Merkezindeki bir toplantıyı anlatır. Talat ve Enver Beylerin de katıldığı toplantının konusunu Osmanlıcılık-Türkçülük tartışması oluşturur. Gökalp, İTC’nin programının değiştirilmesinden, sıkı milliyetçilik esasına dayalı yeni bir program yazılmasından ve “Cemiyetin harsi tarafının kuvvetlendirilmesi” gerektiğinden bahseder.

Talat Bey, rahat, ferahlı ve yuvarlak göbeğini hoplatarak güldü: ‘Bak, bak; nelerden söz açıyor. Olur şey değilsin be Hocam! Önce şu teşkilatımızı tamamlayalım da hars mars ondan sonra’ dedi.

Ziya Bey yine uzun bir sessizlikten sonra şunları söyledi: ‘Teşkilat… Bu o kadar önemli değil, teşkilat, kalıptır, binadır, hendesedir. Bu kalıbın içine hangi ruh üflenecek? Bu bina ne ile döşenecek ve ne gibi kimseler yerleştirilecek? Bu, hendesenin ispat ettiği dâvâ ne olacak, asıl mesele bunu tayin etmektir. Bugün memlekette iki fikir cereyanı görülüyor. Bunlardan biri Osmanlıcılık, öteki de Türkçülüktür. İTC kendi göğsünde bu iki cereyanı ne şekilde birleştirecek’” (s. 67-68)

Gökalp’e göre, artık Osmanlıcılığın Türk kimliğini bir kenara atmasının yarattığı yıkım görülmeli, bu nedenle Osmanlıcılık ile olan yollar ayrılmalı ve İTC Türkçü bir karakterle yeniden tanzim edilmelidir. Tarık Zafer Tunaya, Gökalp’in İTC içindeki konumunu tartışmak için ortaya attığı “Gökalp, İTC üzerinde ne dereceye kadar etkili olmuştur? Acaba tek ideolog Ziya Gökalp mıydı?” sorusuna “Bir bakıma oydu” diye cevap verir.

“Gökalp, İttihat ve Terakki’ye ideolojik rengini vermekle yükümlüydü. İttihat ve Terakki’nin iktidar anlayışı, karizmatik bir iktidar anlayışıydı. Tanrı onları âdetâ bu memleketi kurtarmak için göndermiştir; bu memleketi onlardan başka hiç kimse kurtaramaz. Bundan varılacak sonuç, eğer kendilerine bir muhalefet verilecek olursa, bu bir vatan hainliği olarak nitelenmeye kadar giderdi. Gökalp, bu ortamın içindedir.” (s.113-114)   

“Batıdan gelen bir mikrop”

Türkçülüğün bayraktarlığını yapması, hem İTC’ye derinden tesir eder, hem de Gökalp’i zaman içinde İTC’nin en seçkin üyelerinden biri haline getirir. Ancak bu düşüncesinden ötürü ona çok sert eleştiriler de yöneltilir. Eleştiriler iki grupta toplanabilir.

İlk grup, fikri düzeyde tenkitleri içerir. Türkçülüğün Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasına sebebiyet vereceğini düşünenler Gökalp’e veryansın eder. Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif ve Babanzade Ahmet Naim gibileri, Türkçülüğün diğer halklar üzerinde menfi bir etki yaratacağından hareketle, Gökalp’in Türkçülüğe sarılmasını büyük bir tehdit olarak değerlendirir.

Süleyman Nazif, Gökalp’e “çılgın” der ve Türkçülüğün de “Balkan Savaşı’nın bütün zararlarının toplamından daha kötü problemler yarattığını” belirtir. Ahmet Naim, Türkçülüğü “Batıdan gelen bir mikrop” olarak niteler. Hüseyin Kazım Kadri,  Arnavut, Kürt ve Arap milliyetçiliğinin ortaya çıkışını biraz da Türkçülüğe ve ulusal baskıya yönelik bir tepki olarak görür. Ona göre, Osmanlı-İslam birliğinin parçalanmasında Gökalp’in payı büyüktür. (s. 75-76)

İkinci grup ise, eleştirilerinin merkezine Gökalp’in etnik kimliğini, yani Kürtlüğünü koyar. Mesela Ali Kemal, Gökalp Malta’da sürgündeyken, Peyam-ı Sabah gazetesinde “Bu adam Kürttür” diye yazar. Gökalp bundan haberdar olur ve Ali Kemal’in kendisine yönelik bu “suçlama”larına yanıt niteliğindeki  “Bana Türk Değil Diyene” adlı şiirini kaleme alır.    

“Türklük’e çalıştım sırf zevkim için,

Ummadım bu işten asla mükâfat!

Bu yüzden bin türlü felâket çektim,

Hiçbir an esefle demedim: Heyhat…

Hattâ ben olsaydım: Kürt, Arap, Çerkes

İlk gayem olurdu Türk milliyeti!

Türklük hem mefkûrem hem de kanımdır;

Sırtımdan alınamaz, çünkü kürk değil!

Türklük hadimine Türk değil diyen

Soyca Türk olsa da, piçtir, Türk değil!”

“Kürtlükten cayan Gökalp”

Kürtlüğünü öne sürerek Gökalp’i eleştirenlerden biri de Celal Nuri’dir. Nuri, “Kürtlükten cayan” Gökalp’i “bulaşıcı bir çılgınlık örneği” olarak eleştirir:

“İTC’nin Selanik kongresine kadar sönük bir kişi olan Bay Ziya’ya birden bire bir öncülük gelmiştir. Artık Gökalp takma adını alan ismi geçen kişi, Kürtçülükten caymış, Türk, Türkçü, Turancı, Başkırtçı, Özbekçi, Harzemci ve benzerleri olmuştur. Şimdiye kadar gelip geçmiş devletlerin tarihinde hiçbir zaman böyle bir bulaşıcı çılgınlık örneğine rastlanılmamıştır.” (s. 78)

Enver Behnan Şapolyo, Gökalp’in kendisine Kürt diyenlere hep gülüp geçtiğini söyler. Ancak etnik kökenine dayanan eleştiriler belli bir yoğunluğa ulaştığında, Gökalp bunlara gülüp geçmekle yetinmez ve bazen şiirle, bazen de yazıyla cevap verir. Örneğin “Ulus Nedir?” başlıklı makalesinde, kendisine dönük bu iddiaları çürütmek iki noktaya işaret eder. İlki, ulusun coğrafi bir zümre olmadığı düşüncesidir. Yani “Gökalp’in asıl söylemek istediği şey, Kürdistan’dan gelen herkesin (bu arada kendisinin) Kürt olmayacağı konusudur.” (s. 79)

İkincisi ise, ulusu tanımlarken “ırk” kavramına dışta tutması ve onun yerine eğitim ve ülkünün belirleyiciliğine yaslanmasıdır. “Gökalp, hangi ırktan olursa olsun Türklüğe hizmet eden (bu arada kendisi dâhil) herkesin kendisini Türk olarak kabul etmesi gereği üzerinde durur.” (s. 80) Böylece Gökalp, farklı bir etnik kökenden gelmesine rağmen Türkçülük düşüncesinin taşıyıcılığını yapanlar için teorik bir zemin teşkil etmeye çalışır.

(Independent Türkçe)

Share.

About Author

Comments are closed.