20 Kasım 2018 – “Yayıncılığın Sorunları Fikirsel Çoraklaşmanın Tezahürü…”

0
Emine Uçak
25. yılını kutlayan Aras Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş ile Aras’ın hikayesiyle birlikte; yayıncılık sektöründeki sıkıntıları konuştuk. Birçok alanda yaşanan ‘fikirsel çoraklaşmanın’ yayıncılık sektöründe de yaşandığını belirten Koptaş, “Bu piyasa koşullarının vahşiliğinin, ona karşı direnme mekanizmaları kuramayışımızın, mesleksel birikimimizi koruyamamamızın ve çarçur etmemizin bir sonucu maalesef. Yayıncılık sektörü de bunu yaşıyor” diyor.

Aras Yayıncılık bu yıl 25. yılını kutluyor çıkış öyküsünü sizden dinlesek…

Öyküyü, 90’lı yılların siyasi bağlamına oturtmak lazım aslında. Sovyet Bloku yıkılmış, Türkiye’nin Avrupa üyeliği biraz daha ciddi bir ihtimal haline gelmiş. Dolayısıyla bazı kriterler yazılıyor, Kopenhag kriterleri adı altında. Türkiye biraz daha demokratikleşme baskısı altında, buna içeriden tepkiler var, milliyetçilik yükseliyor, kimlik siyaseti yükselmiş, Kürt hareketi bayağı canlı. Ermeni kimliği Türkiye’de ayrımcılığa uğramış, ötekileştirilmiş bir kimlik, hakaretlerle daha fazla anılmaya başlanıyor. PKK gündeme geldikçe işte ‘bunların kökü Ermeni, bunlar sünnetsizler’ gibi propagandalar işlemeye başlıyor. İstanbul’da yaşayan bir grup Ermeni aydın ‘Buna nasıl bir çare bulabiliriz.  Bu baskıyı nasıl dağıtabiliriz, nasıl hafifletebiliriz’ diye düşünüyorlar. Ve ‘kitap basalım, kendimizi, edebiyatımızı, kültürümüzü, tarihimi tanıtalım’ diyerek Aras’ı kuruyorlar. Mıgırdiç Margosyan, Yetvart Tomasyan, Ardaşes Margosyan, Payline Tomasyan ve Hrant Dink. Hrant Abi daha sonra aslında benzer gayelerle biraz daha canlı ve hızlı sonuç alınabilecek, biraz daha güncele dair bir çaba olsun diye gazetecilik yapmak istiyor ve arkadaşlarından izin isteyip Agos’u kuruyor. Orada da benzer çabalarla Agos’u kurmak isteyen bir ekip var.  Ermeniler’i çok yakından tanımayan Türklere, Kürtlere tüm Türkiye halklarına, Ermenilerin var olduğunu, buranın kültürüne katkıda bulunduğunu, edebiyat ürettiklerini anlatmak ve kitaplar yoluyla barışçıl bir ortam yaratılması gayesiyle kuruldu Aras…

Bu temel misyon bugün de sürüyor mu?

Evet… Ama zaman içinde izlenen hatta, yayın programında bazı değişiklikler oldu. Ülkenin durumuna göre bazen daha sessiz satır aralarında bazı konuları anlatmayı tercih ettik. Bazen daha açık açık anlatan kitaplar yayınlamayı tercih ettik ama bugün de halen çok bir şey değişmiş değil. 220 kitap oldu son birkaç yıl içinde üretimi biraz daha arttırdık. Burası küçük bir yayın evi. Küçük olmanın getirdiği dezavantajları yani piyasada çok yer bulamamak, insanlara daha az ulaşabilmek gibi dezavantajları iyi kitap basarak, editöryel sürece titizlik göstererek, daha güvenilir bir yayıncılık yaparak gidermeye çalıştık. Belli başlı zorlukları, insan kaynağı zorluğunu, maddi zorlukları piyasa koşullarında amatör bir ruhla var olmanın getirdiği koşulları göz önüne alırsak; anlamlı bir iş yapıldığını düşünüyorum. Daha da fazla üretmek istiyoruz. Bu süreçte sadece Aras değil başka yayınevleri de Ermeni meselesi etrafında kitaplar yayınlamaya başladı. Türkiye’de bu anlamda bir ilgi oldu, 90’lı yıllarla birlikte Belge Yayınları, Taner Akçam’ın kitaplarıyla uyanan bir ilgi oldu. Agos’un tabi Hrant Dink’in görünürlüğününün artması ilgiyi de bilgiyi de arttırdı. Ama son yıllarda o bilgi artmasına rağmen yeni insanlara ulaşmak daha zor hale geldi. Çünkü mecralar daraldı, medyada Ermeni meselesi daha az konuşulur oldu. Alan kaplamaz hale geldi beş on yıl öncesine göre.

Bu daralmanın siyasi atmosferle ilgisi var mı?

Doğrudan ilişkili… Memleket daha açık olduğu zaman, meseleler daha rahat tartışıldığı zaman bu tip konular hassas konular daha kolay konuşuluyor. Daha cesur çıkışlara daha farklı seslere daha çok alan oluyor. Memleket daraldığı, tartışma alanı kısıtlandığı, mecralar sayı ve nitelikçe azaldığı zaman bu konular konuşulmaz hale geliyor. Zaten neyin konuşulup neyin konuşulmayacağı artık Ankara’dan belirleniyor. Neredeyse her televizyon, gazete oraya tabi. Dolayısıyla onun dışında bir şey konuşmak çok kolay değil. Ermeni meselesi Türkiye’nin gündeminin ilk beş sırasında olan bir mesele değil, çok kolay kenara konulabilecek zaten tarihsel olarak da halının altına süpürülmüş bir konu. Onu gündeme getirmek ancak böyle meselelerin açık açık tartışıldığı bir ortamda bu konuyla ilgilenenlerin biraz başını çıkarması, Agos’taysa iyi bir manşet yapması, Aras’ta iyi bir kitap çıkarması gibi. Eskiden iyi bir kitap basmanızla olabiliyordu şimdi bunları yapsanız da ancak çok sınırlı bir alanda yer bulabiliyorsunuz. Dolayısıyla gündemin çok altlarına düşmüş oluyor,  bu da bir zorluk yaratıyor mutlaka.

Böyle önemli misyonu olan bir yayın evinin bir yandan da piyasa koşullarındaki zorluklar ve daralmayı düşünürsek yaşaması çok kolay olmasa gerek…

Dediğim gibi bir misyonu, bir fikri var Aras’ın… Kültürel ortam yaratmak, baki kılmak gibi bir gaye var. Entelektüel olarak bu konulara açık olanlara, bir malzeme sağlamak, bir kitaplık sunmak oluşturmak,  ilgiyi canlı tutmak, büyütmek gibi bir amacı var. Bunlar çok ölçülebilir şeyler değil. Ama bu böyle kuruldu ve böyle devam edecek. Yayıncılıktan para kazanmak gibi bir derdi yok. Kazansak tabi ki mutlu oluruz çünkü piyasa koşulları var bir yandan. Bu piyasa koşullarında bu kadar küçük ve misyon ağırlık bir yayın evinin ayakta kalması kolay değil. Daha kolay bir yayıncılığı tercih etseniz, editöryel süreçleri daha hafif yürütseniz, daha az insan istihdam ederek daha hızlı üretseniz, belli titizliklerden vazgeçseniz belki iş daha kolay olur. Biz bir şeyler öğrenmek okura da temiz işler, iyi hazırlanmış işler sunmak istiyoruz bu daha maliyetli oluyor.

Editör meselesi, sektördeki içeriksizleşme geçtiğimiz günlerde çok konuşuldu ‘çok satan bazı kitap ve yazarlar üzerinden’ siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu tartışmaları?

Bir tür profesyonelleşme bu. Ama bu profesyonelleşmeyi olumsuz anlamda görüyorum.  Tanıl Bora’nın bir makalesi vardı. ‘Türkiye’de yayın evini taşıyan editördür’ diyordu. Editör sahiden de her şeyi yapandır. Gün gelir matbaadan gelen kitapları depoya taşır, gün gelir sayfa mizanpajı yapar, gün gelir kitap tasarımı yapar, gün gelir redaksiyon, son okuma yapar, tanıtım çabası da gösterir. Bu bir zaaf gibi görünebilir. Ama işi sahiplenmek, bir kitabı başlangıcından sonuna kadar her şeyiyle sahiplenmek bence olumlu bir şeye tekabül ediyor. Geçmişte böyleydi. Bu şimdi gittikçe kopuyor,  editör gittikçe önemsizleşiyor. Ürün önemli hale geliyor, ne kadar sattığı yazarın tanınırlığı, piyasada ne kadar karşılık bulduğu daha önemli hale geliyor içerikten. Maalesef kültür yayıncısı diyebileceğimiz yayın evleri de piyasa şartlarının dayatmasıyla bu süreçlerden vazgeçebiliyorlar. Onlarda da editöryel süreç önemsizleşebiliyor. Ama bu hayırlı bir şey değil. Bu aslında bir tür çoraklaşma. Çünkü kitap dediğimiz bir şey elimize aldığımız sayfalardan, üzerindeki harflerden mürekkepten ibaret bir şey değil. Oradaki emeğin kendisi, kitabın ne olduğunu belirleyen bir şeydir. Ve ne yazık ki mesleğimiz gereği o emek az görünen, az takdir edilen, ilk darbede fırtınada kolaylıkla heba edilen, vazgeçilen bir hale geliyor. Bu sadece yayıncılığın ya da editörlüğün değil genel olarak Türkiye’deki fikirsel çoraklaşmanın bir tezahürü… Pek çok konuda bunu görebiliyoruz. Herhangi bir hizmeti aldığımız noktada da insan kalitesinde düşme görüyoruz. Bu piyasa koşullarının vahşiliğinin ve ona karşı direnme mekanizmalarımızın kuramayışımızın, mesleksel birikimimizi koruyamamamızın, çarçur etmemizin bir sonucu maalesef. Yayıncılık sektörü de bunu yaşıyor.

Yayıncılık sektöründeki süreç nasıl başladı?

Yeni bir durum gibi düşünüyoruz ama aslında 3 beş yılda bir yayın piyasasıyla ilgili benzer şeyleri konuşuyoruz. Ne zamanki yazarlar kitaplarını tanıtmak için bir koltuğa uzanıp şık pozlar vermeye başladılar, kitabı çıkan yazan o haftanın bütün kitap eki dergilerine kapakta olmak için röportajlar vermeye ya da buna uygun fotoğraflar ve tanıtım çalışmaları yapmaya başladı, süt orada bozulmaya başladı. Bugün yaşananlar bunun başka bir vechesi. Sosyal medyanın daha çok güçlendiği, instagram dünyasının görsel estetik algımızı değiştirdiği, orada var olmanın neredeyse var olmanın kendisi anlamına geldiği bir zamanda bu da değişecekti. Yani hafta sonu eklerinden instagram fenomenliğine giden bir şey oldu, bence aynı sürecin parçaları. Bu kapitalist koşullar altında çok da anormal gelmiyor bana. Elbette ki sadece satış amaçlı yayın evleri olacak. Bazı kitaplar sadece çok satsın oradan gelir elde edilsin diye var olacak, bunları mecburen kanıksamış durumdayız. Ama yayıncı olduğumuza, işimiz yazı çiziyle olduğuna, fikirsel bir dünyada nefes alıp verdiğimize ve bu ülkenin kültürüne böyle katkıda bulunmanın doğru olduğuna inandığımıza göre işin nitelik boyutunun unutulmaması gerekir. Maalesef unutan çok var ama en azından o kültür yayıncısı dediğimiz insanlar, yazarlar, çizerler bu dalgaya ne kadar direnirlerse ‘o kadar iyi olur’ diye düşünüyorum. Tamamen sermaye üzerinden dönen, kültürü yuttuğu zaman uzun vadede daha fazla kaybedeceğiz. Buna belli noktalarda direnç noktaları oluşturmamız gerekiyor. Bunun için belki bazı dayanışma ilişkileri kurmamız gerekiyor. Örnekler de var bu konuda. Hasan Ali Toptaş çok iyi bir yazar ama bugüne kadar kimse onu böyle bir ilişki ağı içerisinde görmedi. Edebiyatıyla kendini var etti. Her yazar da ille uzanarak poz vermek zorunda değil.

(Sivil Sayfalar)

Share.

About Author

Comments are closed.