20 Ocak 2021 – Ortadoğu’nun diyalektiği ve düğümlenen özne – İslam Özkan

0

Arap isyanları sonrası dönem, İran’ın istikrar ve huzuru bozan bir çıbanbaşı olduğuna inanan ABD’nin Suriye krizine müdahalesine rağmen, onun arzu ettiği gelişmelerin tam tersine tanık oldu. 2000’li yılların başlarında sadece Irak ve Lübnan’da etkin bir aktör olan Tahran, Arap isyanlarının ardından Suriye ve Yemen’deki varlığı sayesinde nüfuzu Basra Körfezi ve hatta Afrika’nın ötesine uzanan bir güç haline geldi. Lübnan ve Suriye’deki nüfuzu, İsrail’in hareket alanı ve manevra kabiliyetine bir tehdit teşkil ederken, Yemen’de Husiler (Ensarullah Hareketi) üzerinden etkin varlığıysa ezeli bölgesel rakibi S. Arabistan ve onun müttefiki BAE’yi sıkboğaz etmesine imkân tanıdı. Daha da önemlisi dünya petrolünün dörtte birinin geçtiği, oldukça stratejik geçiş noktası olan Babü’l Mendep Boğazı’nda söz sahibi olan ülkelerden biri haline geldi. Bu boğazın Afrika boynuzu bölgesinde İran’ın İsrail’e karşı elini nasıl güçlendirdiğini burada uzun uzun anlatmaya gerek yok, bölgede hegemonya tesis etmeye çalışan ülkeler arasındaki stratejik rekabet de –ki bu ülkeler arasında Türkiye de var- kimseye sır değil. Nitekim, İsrail, BAE, Türkiye, İran Afrika boynuzu civarında satın aldıkları ya da kiraladıkları deniz ve hava üsleri üzerinden hem kendi bölgesel nüfuzlarını derinleştirmeye hem de birbirleri üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyorlar.

Dolayısıyla gerek son on yılda gerek İran’a karşı yapılan atraksiyonlar gerekse onun karşı hamleleri onu çok daha önemli bir bölgesel güç haline getirdi. An itibarıyla Lübnan, Filistin, Suriye, Yemen, Bahreyn ve hatta Katar krizlerindeki etkin müdahaleleri onu sorunun parçası haline getirse de bu aynı zamanda çözümün de zorunlu unsurlarından biri haline gelmesi demekti. Bu durum hem onun düşmanlarının sayısını artırdı hem de ABD ve AB gibi küresel aktörlerin gözüne daha fazla batan, onları daha çok rahatsız eden ve dolayısıyla etkisizleştirilmesi gereken bir aktör olarak görülmesine neden oldu. Bunun da ötesinde, bölgede İran’la ilgisiz gibi görünen gelişmelerin bile bir şekilde İran ve onun müttefikleriyle ilgili olduğunu fark etmeye başladık. Tabii İran’ın bu denli militarize olması aynı zamanda GSYMH’sinin önemli bir bölümünü (muhtemelen yarısını) nüfuz oluşturduğu ülkelerde tutunmak için harcamasını da beraberinde getirdi ki; hiçbir devletin, kendisine başka kaynaklar bulamadığı sürece böyle bir maliyete uzun süre dayanması mümkün değil. İşin bu kısmı ayrı bir konu.

Öte yandan Körfez krizi meselesinde son olarak Riyad ile Doha arasında esen ılımlı rüzgârlar da bölgeye dışarıdan bakan ve sınırlı ilgi gösterenlere sadece Körfez İşbirliği Konseyi Ülkeleri’ni ilgilendiren bir mesele olarak görünebilir. Ya da Irak’taki gösteriler, tamamen ülke içindeki yolsuzluklar ve yozlaşmayla ilgili değerlendirilebilir. Oysa bunların tamamının merkezinde İran’ın ABD ve onun bölgesel müttefikleriyle olan çatışması yer alıyor.

Türkiye’nin 15 Temmuz darbesinin hemen ardından Suriye topraklarına düzenlemiş olduğu operasyonları da bu kapsamda görülebilir. Fırat Kalkanı operasyonunun, hiç de öyle Türkiye’nin masaya yumruğunu vurup ABD’ye diş göstermesiyle falan değil, tam tersine Suriye üzerinde giderek rahatsız edici hale gelen İran nüfuzunun kırılmasıyla ilgiliydi. Nitekim ABD’nin Suriye özel temsilcisi James Jeffrey şunları söylemişti: “Erdoğan, siz ona dişlerinizi gösterene kadar geri adım atmaz. Ekim 2019’da Suriye’nin kuzeydoğusundaki ateşkesi müzakere ettiğimizde yaptığımız buydu. Ekonomilerini yıkmaya hazırdık. Rus uçağı düşürüldükten sonra Putin’in yaptığı buydu. Ruslar İdlib’de Türklere iki kez güçlü mesaj verdiler. Bir Türk taburunu hedef aldılar ama sonuç Rusların istediği gibi olmadı. Türkiye’nin pozisyonu her zaman yüzde 100 doğru değildir. Kendi açılarından bazı mantık ve argümanlar var. İran ve Rusya’ya karşı önemli bir müttefik. Bu rolü göz önüne alındığında, en azından argümanlarını dinlemeli ve uzlaşmacı çözümler bulmaya çalışmalıyız.”

Bu bağlamda bakıldığında ABD’nin Suriye’de İran nüfuzunu azaltmak için bir taraftan Türkiye’yi diğer taraftan da İsrail’i aktif olarak kullandığı aşikâr. Ancak gerek Türkiye’nin operasyonlarına gerekse 2013’ten bu yana Suriye topraklarına bine yakın hava saldırısı düzenleyen İsrail’in çabalarına rağmen İran’ın nüfuzu kırılabildi mi, buraya kocaman bir soru işareti koymak gerekiyor. Son dönemde Tel Aviv’in saldırılarının yoğunlaşması boşuna değil.

Şimdiye kadar nokta saldırıları Şam ve çevresiyle sınırlı kalan Tel Aviv yönetimi, son olarak geçtiğimiz 13 Ocak günü şafak vakti, Irak sınırındaki Deyru’z Zor ile Bukemal arasında kalan bölgede İran’a ait bazı lojistik merkezlere yoğun hava saldırısı düzenledi. Bu saldırı artık İsrail’in kendisine yakın bölgelerdeki İran varlığını hedef almanın ötesine geçerek bütün bir Suriye’yi savaş alanı haline getirmesi bakımından çok önemliydi. Bir diğer önemli nokta ise iddialara göre el Meyadin, El Bukemal ve Deyruz Zor valiliğini içine alan geniş bir alana yönelik saldırıların yaklaşık bir saat kadar sürmesiydi.

Özetle, ABD ve müttefikleri açısından Süveyş Kanalıyla Basra Körfezi arasında kalan bölgede karışıklıkların ve çatışmaların sona erip bölgenin yeniden fi tarihindeki eski huzurlu günlerine geri dönmesi, ABD ile İran arasındaki çatışmanın kaderine bağlı görünüyor. Ancak öte yandan sezgilerimiz bize, bölgesel diyalektiğin düğümlendiği noktanın İran değil aslında Çin olduğunu söylüyor. Bakalım küresel aktörlerin kapışma alanı haline gelen Ortadoğu’da, özgürlüğün ve bağımsızlığın kıymetinin farkına varabilecek bölgesel aktörlerin uyanışına tanık olacak mıyız?

(Gazete Duvar)

Share.

About Author

Comments are closed.