21 Eylül 2019 – Militan – Ohannes Kılıçdağı

0

Gazetecilik jargonuyla söyleyecek olursak, Bedros Şirinoğlu’nun Samatya madağında Getronagan hakkında söylediği sözler gündeme bomba gibi düştü, bir bomba gibi de yaktı yıktı. Daha evvel birçok kereler yaptığı gibi, son derece hassas mevzularda bir kayanın yokuş aşağı yuvarlanması gibi, kâh oraya kâh buraya çarparak, kâh onu kâh bunu ezerek konuştu. Hem orada yaptığı konuşmayı, hem de sonra Luys TV’de katıldığı programı dinledim fakat itiraf etmem gerekir ki iki kere, durup geri sara sara dinlememe rağmen dediklerinin tamamını açık bir şekilde anlamakta zorlandım. Artık bu, Türkçeyle olan ilişkisinin bir sonucu mudur, yoksa bazı şeyleri kasten mi çelişkili ve üstü kapalı bırakmaya çalışıyor, yoruma açık. Fikri takibi, cümlelerinin mantık silsilesi zayıf; çelişkili ifadelerde bulunuyor, bir cümlesi diğerini tekzip ediyor.

Haklı olarak en çok tepki doğuran, Şirinoğlu’nun Getronagan’ın militan yetiştirdiğine dair ifadesi oldu. Önce bunun kendi düşüncesi olmadığını, bizzat bazı Getronagan velilerinin bunu söylediğini ifade etti. Fakat bu velilerin kaç kişi olduğunu anlayamadık, çünkü Samatya yemeğinde “en az on veliden” bunu duyduklarını söylüyor. Aynı konuşma içinde bir-iki dakika sonra “Bana veliden bir şey gelmedi, bana başka taraftan geldi” diyor. Birkaç gün sonra Luys TV’de ise şöyle diyor: “On – on beş kişi değil, bir-iki-üç kişi dedi ki ‘Bedros Bey, siz haklısınız, maalesef ki benim çocuğumun altı ay zarfında söylemleri değişti, hareketleri değişti, konuşmaları değişti’.” Yani, “En az on veliden duyduk” demişken, sonra gene bizzat, on – on beş değil bir-iki veli olduğunu söyledi. Bu çelişkili, birbirini yalanlayan ifadeleri nasıl yorumlamak lazım? Ya ortada böyle bir veli yok, ya gerçekten sadece bir-iki veli böyle bir şey söyledi; Şirinoğlu kasten abartıyor ki kendi pozisyonuna destek olsun. Ayrıca, o velilerin “Bedros Bey, siz haklısınız” diyebilmeleri için mantıken önce “Bedros Bey’in” kendisinden Getronagan’ın militan yetiştirdiğine dair veya benzer bir ifade duymuş olmaları gerekir. Zaten Şahnur Kazancı, bu ithamlarla hemfikir olup olmadığını sorduğunda, “Ben fikrimi söylemeyeyim, daha iyi olur” diyerek, bu ithamlara katıldığını ima ediyor. Sonunda da katıldığını açıkça söylüyor zaten.

Şirinoğlu’nun dediğine göre bu veliler, çocuklarının “söylemlerinin, düşüncelerinin değişmesinden” ‘şikâyet’ ediyormuş. Bir çocuk eğitim alacak ama söylemleri ve düşünceleri değişmeyecekse o eğitimi niye alıyor? Eğitimin amacı zaten çocuklarda değişiklik, fark yaratmaktır. Bir okulun en büyük işi, vazifesi iyi eğitim vermek değil midir? Şirinoğlu da Getronagan’ın iyi eğitim verdiğini kendi ağzıyla söylüyor. Ama sonra Getronagan’ın çocukları on senedir iyi yetiştiremediğinden bahsediyor. Neden on sene? On senedir değişen nedir? Asıl akıllara durgunluk veren ise, Getronagan’ın “kafası hür, beyni hür gençler” yetiştirmesinden şikâyet etmesi. Eğitim de tam bu, yani açık fikirli, yeni şeyler öğrenmeye, sorgulamaya hazır beyinler yetiştirmek değil mi? Bunun, “Getronagan dürüst gençler yetiştiriyor” diye ‘şikâyet’ etmekten bir farkı yok! Sanırım Freudyen lapsusun mükemmel bir örneğiyle karşı karşıyayız, zira Şirinoğlu aslında kendine itaat eden insanlar istiyor; dil kullanımıyla da arası çok iyi olmadığından “başına buyruk gençler” demek isterken, “kafası hür, beyni hür gençler” diyor.

Getronagan’ın militan yetiştirdiği iddiasından, birdenbire, okul binasının depreme dayanıklı olmadığı sözüne geçiyor. O konudan o konuya nasıl geçiyoruz? İkisi arasındaki bağlantı nedir? Bunlar hangi ortak başlığın maddeleri? Gene tam anlaşılmıyor. Deprem riski sebebiyle yıkılan okulları kastederek “39, 41 de olur. Ne demek istediğimi anladınız” diyor. Burada üstü kapalı, tehditvari bir üslup kullanmaya ne gerek var? Eğer okulun depreme dayanıksız olduğu için yıkılacağını veya yıktırılacağını düşünüyorsanız, bunu açıkça söyler ve hep beraber neler yapılabileceğini konuşursunuz. Şirinoğlu’nun bu konuyu açarken niyetinin halis olup olmaması bir yana, deprem ciddi bir iştir. Okul yönetimin bununla ilgili yapılması gereken ne varsa yapması gerekir. Tırnak ucu kadar şüphe kalmamalı. Teknik bir konu olduğu için ben hüküm veremem ama yapılacak ileri tetkikler varsa yapılmalı, hem deprem konusu zaten hayati olduğu, hem de bunun bir bahane olmaktan nihai olarak çıkarılması için. 
Şirinoğlu programda, Kamp Armen’in binasının yapılamaması, hastanenin karşısındaki arazi, Beykoz arazisi, okulların bütçe açığı gibi birçok konuya da değiniyor ama bunların Getronagan ve Getronaganlılarla olan ilgisi nedir, o gene belli değil. Hastanenin arazisinin imar durumunu Getronaganlılar mı değiştirdi, iadeye karşı Danıştay’da davayı Getronaganlılar mı açtı? Beykoz arazisinden gelen paranın kullanılamamasının Getronagan’la ne ilgisi var?

Programda en sevdiğim tabirlerden biri, “Bedros Şirinoğlu hayını” oldu. Gerçekten orijinal bir tabir. Kimin Şirinoğlu’na otomatik ve koşulsuz bir sadakat borcu var ki ona ihanet etmiş olsun? Şirinoğlu ısrarla olmadığı bir şeyi olmaya çalışıyor, yani kendini Ermeni toplumunun başkanı gibi sunmak, öyle kabul edilmek, dolayısıyla sözünün herkes tarafından dinlenilmesini istiyor ama bu iddianın hiçbir meşru ve hukuki zemini olmadığı için, insanlar haliyle dinlemiyor. Onlar dinlemeyince de Şirinoğlu kızıyor, ihanete uğradığını düşünüyor. Fakat, kızmasın, üzülmesin, karşı karşıya kaldığı durum ihanet değil, sadece tanınmamadır. 

Kendisi “devlet hayınlığı”nı da gündeme getiriyor. Devlet, vatandaşına özgür ve temel haklara sahip olduğu bir yaşam sağlamakla mükellef olan, çoğunluğunu erkek ölümlülerin oluşturduğu bir organizasyondur. Kutsal, dokunulmaz, eleştirilmez değildir. Vatandaşını hoş tutamayan devlet otomatik bir sadakati hak etmez. Kişilerin devletlere de koşulsuz sadakat borcu diye bir şey yoktur. Türkiye’de ve her yerde.

Peki, bu çıkışı nasıl anlamlandırmak, yorumlamak gerekir? Aslında Şirinoğlu, en az 200 senelik bir zincirin son halkası. Osmanlı’dan beri cari iktidarla yakın ilişkide olan Ermeni kişi ve grupları, bu ilişkilerini Ermeni toplumunun geri kalanını baskı altında tutabilmek için kullanmışlardır. Cari iktidarlar da Ermeni toplumunu bu kişi ve gruplar vasıtasıyla kontrol etmeyi amaçlamıştır. Toplumunu kontrol edemeyen lider, devlet tarafından sorumlu tutulur. Nitekim, ‘Beyefendi’ ne demiş? Beykoz arazisi konusunda verdiği “talimat”ın uygulanması konusunda Bedros Şirinoğlu’nu da sorumlu tutacağını söylemiş. O da Beyefendi’ye demiyor ki, “Ben hangi hukuki yetkiyle bunlara müdahale edeyim? İnsan kendine başkan demekle başkan olmuyor ki.” Böyle olunca kendi işi de zorlaşıyor, çünkü o da 200 senedir işleyen kontrol mekanizmasını işletmeye çalışıyor ama aslında olmayan bir makamı doldurmaya çalıştığı için işler istediği gibi yürümüyor. Onun dolayımıyla mevcut iktidara biat etmeyenler, Şirinoğlu’nu eleştirenler, onun gözünde “militan” oluyor. Hukuken elinde olmayan yetkileri, insanları “terör örgütü”, “militan”, “devlet hayını” vs. diye korkutarak fiilen elde etmeye çalışıyor. 

Ben size asıl “hayın”ı söyleyeyim. Adına havuz mu dersiniz, fon mu dersiniz, ne derseniz deyin ama artık Ermeni toplumunun kaynaklarını organize biçimde, kurumlar arası ortaklaşa kullanma yönünde çalışmayan, somut adım atmayan her yönetici ihanet içindedir. Bu, Bedros Şirinoğlu’na değil, Ermeni toplumunun geleceğine ve varlığına yapılmış bir ihanettir.

(Agos)

Share.

About Author

Comments are closed.