21 Haziran 2021 – Pedagojinin ‘ince’ yüzü – Şafak Ayhan

0

Hayat, çok daha küçük ayrıntıların büyük roller üstlenebileceği şaşırtıcı ayrıntılarla doludur.

Bir Zamanlar Anadolu’da, Nuri Bilge Ceylan

Eğitimde Ayrımcılığa Karşı Sözleşme, Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Ulusal veya Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair Bildiri, Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı ve maalesef Türkiye Cumhuriyet’inin büyük bir utanç kaynağı olarak ‘’Anadilinde Eğitim Hakkı’’ ile ilgili maddelerine  (17, 29 30 ) şerh koyarak çekince oluşturduğu Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Sözleşmesi. 

Bu uluslararası belgelerin hepsinin ortak özelliği tahmin edilebileceği üzere insanların ana sütü gibi helal, yaşam hakkı kadar kutsal, en temel haklarından biri olan ‘’ana dilinde eğitim hakkı’’ ile ilgili.  Bu sözleşmeleri ve belgeleri hazırlayanlar, insan hakları savunucuları ve pedagoglar bir faktörü göz önüne alamamışlar. Acilen kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor. Çünkü büyük eğitimci, yeri kolay doldurulamaz milliyetçi,  hatırı sayılır bir ırkçı: Muharrem İnce faktörü asla göz ardı edilemez. Ne demişti ana dilinde eğitim için İnce : “… Pedagojiye uygunsa bilin ki üniter devlete de uygundur. Ama pedagojiye uygun değil bu.” Yukarıdaki sözleşmeyi hazırlayanların bir şekilde haberi olmuştur herhalde, bakın pedagojiye uygun değilmiş, öyle diyor kendileri. Onlarca ülke, yüzlerce tanınan dil, binlerce ana dilinde eğitim veren okul var. Hiçbiri “İnce” düşünememiş bu konuda.

Geçen gün İznik’te bir çini atölyesinde daha önceleri çaycılık yapan, son üç yılda atölyede çini çamurunun hazırlanması ve şekillendirilmesi aşamalarında çalışan sohbeti çok candan kendi cümlesiyle “ilkokul mezunu” orta yaşlı bir kadın emekçiyle tanıştım.  Atölyede o an üç kişiydik, Malatya’da doğmuş büyümüş ben, Suriyeli Kürt bir mülteci ve 19.yüzyıl sonlarında İznik’in bir dağ köyüne yerleştirilen Gürcü bir kadın.  Birbirimize sorulan meşhur ‘’ Nerelisiniz?’’ sorularından sonra kadın, Suriyeli mülteci arkadaşımız ile de iletişim kurmaya başlayınca konu “ana dile” geldi. Bu konuda Muharrem İnce gibi sözde eğitimcileri cebinden çıkartacak bir perspektifle anlattıklarını ekleme yapmadan aktarıyorum:

… Dedelerim yıllar önce diğer Gürcü ailelerle birlikte buradaki köyümüze gelmişler. Gelmeden Hristiyanlarmış ( bana dönerek “Gürcüler Hristiyan şimdi de demi?” diye sordu). Köyde yerleşik olan (manav)  Müslüman Türkler bu gelen ailelerin diliyle falan hep dalga geçmişler. Benim annem ve babam Türkçeyi nerdeyse bilmezdi çok iyi Gürcüce bilirlerdi. Zaten bizim köyde benimle yaşıt herkes yedi yaşına kadar Türkçe bilmezdi. Gürcüce konuşulurdu evde tarlada orda burada. Okula başladık Türkçe öğretilmeye başlandı. Ben çoğu Gürcüce kelimeyi unuttum, kimse kalmadı ki konuşan. Benim çocuklarım Gürcüce bilmiyor, keşke bilselerdi. Bak ne güzel olurdu şimdi burada benim dilimi bilen biri olsaydı konuşurdum.  Bazen annemle Gürcüce konuşunca çok seviniyorum, çok hoşuma gidiyor. (Yorgunluğu her halinden belliyken birden gözlerindeki sevinç okunabiliyor.) Sanki başka bir dünyayı gezmeye çıkmışım gibi oluyor. Ne var sanki herkes dilini konuşsa, ne zararı var ki? Kürtler de Lazlar da dilini konuşsun bunun kimseye zararı yok ki. Zaten herkes anlaşmak için Türkçe biliyor ayrıca dilini de konuşsa fena mı olur? Ama n’aparsın böyle gelmiş böyle gider. Bu köylerde de bu diller yok olup gidecek…

Bu kadın dili yok olan milyonlarca insandan sadece birisi ve öyle okullara gitmiş, eğitimler almış birisi değil bu toprakların insanı. Her fırsatta insanlara “bunlar cahil,  ne bilir, bak başımıza AKP’yi bela ettiler, iyi oluyor bunlara” diyen, gittiği okullarla, oturduğu kafelerle övünen ve halkı “hiçbir şey” olarak gören elitizm çukuruna batmışların nefret ettiği insanlar bu insanlar.

İnsanlar değişim ve özgürlük istiyor. Köhnemiş milliyetçi ve ırkçı fikirlerle bir yere varılamayacağını ve bunun aynı yerde dönüp dolaşmak olduğunu biliyor. Bunu üniversite mezunu da biliyor, ilkokul mezunu da okula hiç gitmeyen de. İktidarların, iktidarlara baskı kuran tabandan gelen kitlesel taleplerin, halk kitlelerini yönlendirme, onların fikir dünyalarını değiştirme gibi fonksiyonları da var. Çözüm süreci zamanında bu ülkenin yüzde 70 ‘ine yakını “Nedir bu kan, barış olsun, insanlar ölmesin ne var yani Kürt de kendi dilini konuşsun” diyebiliyordu.  Şimdi ise gelinen nokta nedir? Mafya devlet ilişkiler ağı, hukukun üstünlüğünün hiçe sayılması, her gün bir ırkçı söylem ve tehdit, parti kapama davaları, en basit bir basın açıklamasına bile tahammülsüzlük, demokrasinin ilkelerini hiçe sayan, pandemik, ekonomik ve ekolojik krizlerle birlikte gittikçe otoriterleşen bir sistem.

İnsanların yıllardır bu ülkede yaşamasına rağmen kendi dillerinden biriyle konuşunca mutlu olduğu, sevindiği ve bu en basit insan hakkını bile elde etmelerinin onlara çok görüldüğü “mutsuzlar cumhuriyeti” burası. İşsizlerin, yoksulların, kadınların, LGBTİ+’ların, mültecilerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Romanların, Yahudilerin, inancını farklı yaşamak isteyenlerin, irili ufaklı tüm azınlıkların, adalet hasretiyle yanıp tutuşan milyonların yaşadığı kocaman bir mutsuzlar ve sevinçleri kursaklarında bırakılan insanların ülkesi burası.

Mutlu olanlar kimler peki? Rum’un Ermeni’nin Yahudi’nin malına mülküne “çökerek” sermayesine sermaye katanlar, bu ülkeyi biz kurduk tabi ki bizim fikirlerimiz egemen olmalıdır diyenler, mülteciyi günlük 20 liraya 16 saat çalıştırarak sermayesine sermaye katanlar, milyonlarca dolarlık ihaleleri alıp üstüne üstlük vergi borçları silinenler, kamu bankasından milyonlarca dolar kredi çekip bir kuruş geri ödemeyenler ha birde yüz yıl öncesinde de eski olan fikirleriyle bir arpa boyu yol alınamayacağını görmelerine rağmen bu fikirlerle 2021‘i anlamaya çalışan, dillerin yasaklanmasıyla devletinin bekasını bir görenler oldukça mutlu.  Milyonların mutsuz olduğu bir coğrafyada bir avuç özgürlük düşmanının sonsuza kadar mutlu kalması mümkün değildir.

(Marksist org)

Share.

About Author

Comments are closed.