22 Haziran 2020 – İSLAMİ ÇEVRENİN SAĞCI / MUHAFAZAKAR İKTİDARLARLA OLAN SINAVI- IV – Fahrettin Dağlı

0

Yazı serimizin III. Bölümünde kısaca Ak Parti öncesi milli görüş geleneğinin siyasetini özetledik. Bu yazımla da Ak Parti serüvenini yazmaya başlıyoruz. İslami çevrenin iktidarla birlikte muktedir konumuna geçtikleri önemli bir süreç. Mahalle mukimlerinin ilk defa iktidar imkanlarıyla buluştuğu bir milat.

Yazının III. Bölümünde kaldığımız yerden devam ediyoruz;

Malum, 28 Şubat zulüm sürecinde Türkiye ağır bir ekonomik bunalımı yaşıyordu; tüm kurum ve kuruluşlarda yolsuzluk söylentileri ayyuka çıkmıştı. O günkü iktidar ortakları bu durumu daha fazla yürütemediler ve erken seçim kararı aldılar. RP belediye deneyimlerinin başarısı ve sahip olunan şahsi karizma, R.T. Erdoğan liderliğindeki Ak Parti’nin işini kolaylaştırmıştı. 2002 Kasım’ında seçimler olmuş ve Ak Parti % 34.42 oy oranı ile mecliste önemli bir çoğunluğu elde etmiş ve tek başına iktidar olmuştu.

İktidar olduklarında o güne kadar İstanbul BB uygulamalarıyla ilgili olarak kulağımıza gelen tüm olumsuz söylentileri bir kenara bırakıp, hafızadan geçici olarak silerek ümitvar olmayı yeğledik ve başarılı olmalarını diledik, temenni ettik.

Bir bakanlıkta Başmüfettiş olarak görev yapmaktayken iktidarın ilk atadığı bürokratlardan biri oldum. Tanıyan, bilen adı geçen parti içerisindeki arkadaşların olumlu referanslarıyla Teftiş Kurulu Başkanı olarak atanmıştım. Dolayısıyla hem görev yaptığım bakanlığın ve hem de diğer bazı kamu kurum ve kuruluşlarına atanan arkadaşlarımızdan aldığım yanlış uygulamalara ilişkin bilgiler daha işin başındayken ciddi anlamda beni düşündürmüştü.

Malum, birinci yazıda ANAP’ın iktidar süreçlerini, bilfiil yaşadığım / müşahede ettiğim bazı somut hadiseler üzerinden, siyaset yapma usul ve esaslarını müşahhaslaştırmaya çalışmıştım. Burada da aynı yöntemi izleyeceğim.

Yine bürokraside bulunduğum sürede yaşadıklarım üzerinden okumalar yapmaya çalışacağım.

Göreve getirilmemden bir süre sonra bakanlığın en önemli genel müdürlüklerinden birisine eski siyasi dönemlerde yaptığı idarecilikten mütevellit hakkında onlarca inceleme ve soruşturmanın yürütüldüğü vukuatlı bir zat genel müdür olarak atandı. Sözkonusu kişi, 90’lı yılların ANAP ve DYP hükümetleri döneminde bakanlıkta akçalı işlerin görüldüğü bir birimde yöneticilik yapmıştı. O dönemde inceleme ve soruşturmalar geçirmişti. Sn. Erdoğan’a yakın birisi. Atandığını duyduğumda şoke olmuştum. Daha işin başındayken eğer bunlarla çalışacaklarsa vay halimize!..

Beraber görev yaptığım Bakan Beye; ‘Başka birisini bulamadınız mı bunu atayıncaya kadar? şeklindeki soruma,

Bakan Beyin biraz da hiddetli cevabı; “Fahrettin Bey, bilmiyormuşsunuz gibi sormayın. Benim tercihim olmadığını siz de biliyorsunuz.”

Evet, doğru söylüyordu; kendi tercihi değildi.

Peki, ya kimin dayatmasıydı?

İşte bu soruyu o gün Sn. Erdoğan’ın yakınında duran bir vekile sormuştum;

Neden?

Başka birini bulamadınız mı?

Şimdi cevabına dikkat kesilin lütfen;

-“Sn. Erdoğan parti kurma çalışmalarını yürütürken sözkonusu şahıs hava alanına gidip arabasıyla getirir ve tekrar geri götürürdü. Bu arada epey bir samimiyet geliştirdi. Malum, Sn. Erdoğan vefalı bir insan, bu iyiliğine karşılık onu genel müdürlüğe atadı. Size düşen de katlanmak…”

Bu kadar… Ne güzel değil mi?

Şahsınıza yapılan bir iyiliğe karşılık kamu imkanlarıyla cevap vermek ve bunun adına da ‘vefa’ demek. Ve arkasından sökün edip gelen onlarca atama.

Sözkonusu şahıs için yaptığım uyarılar kulağına gittiği için şahsımı topun ağzına sürmüştü. İktidar nezdinde etkili tüm lobileri aleyhime harekete geçirmişti. Yandaş gazete patronlarından tutun, iş çevrelerine ve sendikalara kadar…

Sözkonusu sabıkalı bürokrat, İstanbul dukalığı ile de irtibatlı olarak siyasal gücü üzerime sürdü. Başbakanlığa gönderilen kararnameme el koydular. Sonradan anlayacağız ki, İstanbul dukalığı medikal piyasasına girmek istiyor. Ve ayrıca bakanlığa bağlı olarak hizmet verdirilen ‘Yalova Termal Tesisleri’nin işletme hakkına göz dikmişler. Onun için bakanlıkta rahat iş kotarabilmeleri için ‘değneksiz bir köy’ arzuluyorlardı. Problem çıkartmayacak bir Teftiş Kurulu Başkanı lazımdı. Kendilerine göre birilerini de bulmuşlardı. Beraber çalıştığım Sn. Bakan’a baskı yapmaya başladılar. Tabir caizse kellemi istiyorlardı. ‘Yiğidi öldür hakkını ver’ derler; O gün Sn. Bakan bu baskılara göğüs gerdi. Halbuki isteseydi çok rahat bir şekilde azledebilirdi. Zaten görevi o tarihlerde vekaleten yürütüyordum. O gün için Sn. Bakan da İstanbul dukalığının neyin peşinde olduğunu biliyordu. Neticede kaderin bir tecellisi olarak başaramadılar ve sonuçta kararnamem imzalandı.

Bu vesile ile İstanbul dukalığını çok iyi tanıma imkanım oldu. Kimin elinin kimin cebinde olduğunu öğrenme fırsatım oldu. Bu dukalığın bir ayağı İstanbul’da, diğer ayağı ise Ankara’da… Şirket gibi çalışıyorlardı. Düne kadar İstanbul’un rantını yemeye alışan malum güç bu sefer genel yönetimin rant kaynaklarına yönelmişlerdi. İştihaları kabarmıştı. Hele hele çalıştığım bakanlık onlar için iyi bir ekmek kapısıydı. Malum, medikal piyasası çok tatlı karları içinde barındıran bir pazar…

Evet, başta tüm iyi niyeti koruma çabalarımıza rağmen İstanbul’dan Ankara’ya taşınan siyaset, İstanbul belediyesinden edindikleri kültürü, ahlakı -ki bu ahlak enfekte olmuştu- Ankara’ya taşımışlardı. Belediye yönetimine yakın bir arkadaşım o günlerde belediye yönetim kadrosundaki insanların bir kısmının ahlaken nasıl tefessüh ettiklerini örnekleriyle anlatıyordu. Sizleri temin ediyorum, inanmak istemiyordum. İktidarın bozucu, savurucu etkisini düşünmek bile istemiyordum. Ancak isteseniz de, istemeseniz de yüzleşeceğiniz vakit gelmişti. Hem de içlerinden biri olarak artık olaylara birebir tanık oluyordum.

Bir defa şuradan başlamış olayım; Neredeyse yarım yüzyıllık siyasi geçmişi olan bir siyasal kadronun iktidar hazırlıklarını, projelerini tam olarak ikmal etmiş bir şekilde iktidara taşınacağı beklentisi vardı. İnsanların çoğu, ana akım medyanın İBB yönetimi ile ilgili yolsuzluk iddialarına inanmak istemiyorlardı. RP geleneği belediyelerinin temiz olduklarına dair iyi niyetlerini koruyorlardı. Zaten Ak Parti’yi iktidara taşıyan referansta Anadolu’daki belediye yönetim anlayışı idi. RP belediyelerinin, kendilerinden öncekilere kıyasla temiz ve güvenilir bir yönetim sergiledikleri kanaati yaygındı. Onun önemli bir semeresi oluştu. Ve o semerenin üzerinden Ak Parti doğdu.

Neredeyse yarım yüzyıllık bir siyasi mücadelesi olan bu siyasi akımın kendilerinden önce iktidar olanlardan farklı bir siyasal kültür ve ahlakla ülkeyi yöneteceklerini beklemek herhalde haksız bir bekleyiş değildi.

Siyaset alanını ıslah edecek, yönetimde tam adaleti yaşatacak; ekonomide adil ve hakça bir bölüşümü sağlayabilecek; rızaya dayalı birliktelikleri inşa edip, toplumsal adaleti realize edebilecek programlarla gelmesi beklenirdi. Öyle ya, elli yıllık bir birikim ve tecrübe vardı.

Bu anlamda soruyorum; Ak Parti 2002 Kasım’ında iktidar olduğunda kendisinden önceki siyasi kültürü tashih, ıslah etmek anlamında bir program, bir reform hazırlığı var mıydı? Siyasete ahlakilik kazandırmak, kültürünü bu amaca uygun bir dönüştürmeye tabi tutmak mümkün müydü?

Elbette! Öyle batık bir miras devralmışlardı ki, adeta eski siyaset iflas etmişti. Kendilerinden önceki son koalisyon hükümetini oluşturan üç siyasi parti de %10’luk barajın altında kalıp siyasi tarihin mevtaları olarak kayda geçmişlerdi.

Yani, eski siyaset önemli ölçüde güvenirliğini yitirmişti. İlme, ahlaka ve adalete istinat edecek yeni bir yönetim anlayışı sergilenmiş olsaydı, tarihin unutamayacağı bir hatıra bırakacaklardı. Ne yazık ki, o rüya, o hayal çöktü.

O güne kadar karşısında mücadele ettikleri zalim gücün beslenme kaynağına yöneldiler. O kaynağın bulanık, necis olduğunu ihmal ettiler veya aldırmadılar. Dolayısıyla Rad:11’in hükmü işlemeye başladı; ‘Onlar nefislerinde olanı değiştirdikçe Allah da onların üzerindeki nimetlerini (adalet, ahlak, samimiyet, ihlas) azalttı. Artık keyfiyet yerine kemiyete; nitelikten niceliğe yöneldiler.

Buraya kadar ifade ettiklerimin yanlış anlaşılmaması adına kısa bir tavzihat yapayım;

Burada karşı durduğum şey değişim değildir. Elbette her sosyal ünitenin gelişmesi, büyümesi hareketlilikle; zamanın getirdiği yeni şartlara uyum hareketliliği sağlayabilmektir. Statik pozisyonda kalmayıp, zamandan kopmamaktır; kısır bir döngüye mahkum olmamaktır. Kendini yenileyerek yeni toplumsal problemlere cevap üreten bir dinamiğe sahip olmaktır. Burada itirazım; zamanın ve şartlarının altında kalarak müesses düzene teslim olmaktır; özneyken nesne haline gelmektir.Yozlaşmamak, sağa sola savrulup istikameti kaybetmemektir.

Yazı serisi devam edecek…

(fahrettindagli.com)

Share.

About Author

Comments are closed.