22 Ocak 2018 – Hrant’ın Öldürülmeden Önceki Son Projesi: 1915 Yolculuğu!

0

Taner Akçam

Aradan geçen 11 yıldan sonra onun hakkında ne yazabilirim, hangi anımı anlatabilirim bilemiyorum.

O Türkiye’nin Martin Luther King’idir. Sadece Ermenilerin tarihte yaşadıkları acıların dile getirilmesinin bedelini ödemiş bir insan değildir Hrant.

O, kaldırımda altı çatlak ayakkabısı ile Türkiye’nin geçmişinde yaşanmış acıların ve geleceğe ilişkin umutların sembolüdür.

Demokrasi ve insan hakları mücadelesinin simgesidir. Ayakkabının altındaki o çatlak sanki vereceği filizi bekler gibidir.

Bilmem katılır mısınız? Sağcı, solcu, Müslüman, laik, Alevi, Kürt, Türk fark etmiyor. Türkiye insanının büyük bir kısmı onun adı geçince başını öne eğiyor. Karşı söyleyeceği bir şey varsa bile söylemiyor, susuyor ve saygı duyuyor.

Çok düşündüm bunun üzerine. Niçin bu böyle diye?

Benim cevabım o, Türkiye insanının vicdan yarasıdır. En derinlerimizde bir yerde var olduğunu bildiğimiz ama bir türlü dile getiremediğimiz suçluluğumuzdur; utancımızdır.

Ayakkabı altındaki yarık sanki bu vicdan yarasını sembolize eder gibidir.

Hayatta iken büyük bir yalnızlığa mahkûm edilmişti Hrant ve bu içine itildiği yalnızlığın ve terk edilmişliğin kurbanı oldu.

Onu her hatırladığımızda yüreğimizin cız etmesinin en temel nedeni budur.

Bu vicdan yarasını en derinde hissedenlerden birisiyim.

2006 Aralık ayı idi. İstanbul’a indiğimde, doğrudan yanına gittim, “gel başımın belası”, dedi.

“Gene iş açtın başıma, hakkımızda suç duyurusu var yazından dolayı.” Ocak 4’ünde ifadeye çağrılıyordum. Ankara’ya anamın yanına gideceğimi biliyordu.

Efendiliği elinden bırakmadı, benim tesadüfen Türkiye’de bulunduğumu bildiği için, “sen bilirsin, gitmek zorunda değilsin”, dedi.

Gitmezsem, benim yazdığım bir yazıdan dolayı, oğlu Arat Dink ve Sarkis abi yargılanacaktı. Olacak şey değildi bu elbette.

4 Ocak’ta Arat, Fethiye Çetin, Erdal Doğan ve ben mahkemeye gittik, ifade verdim. Sonra AGOS’a geri döndük. Fethiye Erdal, Hrant oturduk. Konuşuyoruz.

Çok ama çok endişeli idi. Çok korkuyordu. “Karamsarım”, diyordu. Bilgisayarını açtı, gelen tehdit maillerinden bir tanesini okudu. Emailde, Arat’ın öldürüleceği ve cesedinin nereye atılacağı yazıyordu.

O tarihe kadar, 2004 Şubat ayında İstanbul Valiliğine çağrıldığı ve tehdit edildiğini kimseye söylememiş, yazmamıştı. Çok ısrar etmiştik açıklamasını ama “hayır”, diyordu. “Onların istediği bir kavga ve ben onların istediği kavgaya girmeyeceğim.” Açıklamadı hiç.

Tehdit ve saldırıların arttığı noktada, fikrini değiştirdi ve “artık yazacağım”, dedi. Nitekim 12 Ocak tarihli son yazısında yaptı da bunu.

Konuşma sırasında, “Bak Hrant, çok kötü günlerden geçtiğimiz kesin. AKP’ye Cumhurbaşkanı’nı seçtirmeyecekler. Bunun için de AKP’ye ülkeyi yönetemediğini, iplerin kendi ellerinde olduğunu gösterecekler, kaos yaratacaklar ülkede. Siyasi cinayetler bekliyorum. Tanınmış gazeteci ve politikacıları öldürecekler. Eğer bu işleri planlayanların yerinde olsam, seni liste başına koyarım. İlk vuracakları sensin. Ben senin yerinde olsam, hiç durmam, hemen yurt dışına çıkarım,” dedim.

Bir şey söylemedi. “Çık Mayıs’a kadar da gelme. Eğer mesele vize meselesi ise, hemen sana davetiye yollayayım”, dedim. “Hayır, vize meselesi değil”, dedi. “Vizem var. Çıkınca memleketi çok özlüyorum. Eğer çıkarsam bir daha hiç geri dönemem diye korkuyorum.”

Bana göre öldürüleceğini biliyordu. Ve o ölümü bekledi.

Aynı gün akşamı, İstiklal Caddesinde, her zaman gittiğimiz Boncuk restorana doğru yürümeye başladık. Yolda, “aleyhime açılan davalardan korkmuyorum”, dedi.

“Onlarla bir şekilde baş ederim. Ama artık sokakta yürümekten korkuyorum. Yürürken insanların yüzüne, gözüne bakmaktan çekiniyorum. Birisinin gelip kafama sıkmasından, gelip arkamdan bıçaklamasından korkuyorum.”

Öyle de oldu…

O akşam Boncuk’ta tuhaf bir şey de oldu. Normalde üst kata çıkar otururduk ama orası doluydu. Mecbur ilk katta cam kenarına oturduk. Çok tedirgin idi. Ürkerek sağa sola bakıyordu. Fahri Aral da bizimle beraberdi. Tesadüfen oradan geçmekte olan Selim Deringil gördü bizi, yanımıza geldi kaldı bir süre ve gitti…

Yan masada birileri oturuyordu, bunlardan birisi, galiba önce beni tanıdı, geldi, tanıştırdı kendisini. Hrant’ı da görünce hemen konuşmaya başladı.

Adının Mustafa Kemal olduğunu (gerçekten öyle olduğunu) ve Emekli bir MIT mensubu olduğunu söyledi. Hrant’ın endişeli ve korku dolu hali gözlerinden okunuyordu, çok tedirgin idi. “Çok huzursuzsun sen, çok korkuyorsun”, dedi.

Devam etti, “korkmana gerek yok. Ben biliyorum senin durumunu; Ankara’da da konuşuldu, haberim var, sana bir şey olmayacak”, gibi tuhaf laflar etti.

Sonra ayrıldı yanımızdan. Fazlasıyla sür-real bir durumdu. Ne diyeceğini bilemedi Hrant.

Çaresizlik yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu…

Kafasına koymuştu, “ceza alırsam çıkar, giderim”, diyordu. Aklında olan “çıkıp gitmek” basitçe uçağa binmek ve ayrılmak değildi. Terk edildiği ülkeyi terk etmekti…

Ne düşündüğünü uzun uzun birkaç sefer anlattı: “1915’te atalarımın izlediği yolu takip ederek çıkacağım bu ülkeden.” Fikri şuydu. Tüm aile Malatya’ya, doğduğu yere gidecekti ve oradan atalarının aynı 1915’te izlediği hattı izleyerek yürüyerek Suriye’ye geçecekti. “Atalarımı bu ülkede istememişlerdi, öyle görülüyor ki şimdi beni de istemiyorlar. Ben de atalarımın zorla çıkartıldıkları aynı yoldan bu ülkeyi, bir daha dönmemek üzere terk edip gideceğim.”

Öldürülmeseydi muhtemel yapacağı bu olacaktı.

11 yıl sonra ülkenin içinde olan duruma bakarak sorduğum soru şu:

Hrant’ı ve Hrant’ları bu ülkede tutabilecek miyiz? Ve o çatlak filiz verecek mi?

Bu yazı Ahvalnews web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.