22 Şubat 2021 – İşkence, utanma duygusu ve Fevzi Kavuk anısına… – Mustafa Paçal

0

Bu yazıyı üç nedenle yazıyorum.

Birinci nedenim, Ak Partili Özlem Zengin, işkence görmüş olan kadınlara yönelik söylediği “onurlu ahlaklı kadın bir sene beklemez” sözleri,

İkinci neden ise cezaevi arkadaşım olan efsane sosyalist İznik/Müşküle köyü muhtarı Fevzi Kavuk abimizi, yoldaşımızı kaybetmenin dördüncü yılı olması,

Son neden de T24’de Cumartesi günü üstat Aydın Engin abimizin Fevzi Kavuk’u yazmasının yarattığı çağrışım oldu.

Başlayalım…

Gebze’de bir deterjan fabrikasında sendika temsilcisi, işçi olarak çalışıyordum.

12 Eylül askeri darbesi üzerinden 45 gün geçmiş, gelen haberler çok kötü yaygın operasyonlar yapılıyor.

Tutuklamaların haddi hesabı yok.

İstanbul’dan, İzmit’e oradan Bursa’ya kadar hemen tüm fabrikalardan gözaltılar yapılıyor.

Tarih 3.Kasım.1980…

Servisle sabah vardiyasında çalışmak için fabrikaya geldim.

Üzerimde bir kırıklık bir halsizlik var. Kendimi iyi hissetmiyorum.

Fabrika doktoruna çıktım. İki gün istirahat verdi.

Eve geldim doktorun verdiği ilaçları alarak vurdum kafayı yattım.

Akşam oldu unutmuşun o gün kız kardeşim Arzu’nun doğum günüymüş…

Akşam evde ailecek kutluyoruz.

Derken saat akşam 10 suları evin kapısı çaldı. Ben çok tedirginim zaten..

Neyse kapıyı kardeşim açtı “abi birisi seni görmek istiyor.” dedi.

Baktım fabrikadan bir işçi arkadaş, Erdoğan…

“Mustafa bugün öğlen saatleri jandarma fabrikaya geldi. Osman ile Mehmet’i aldılar.

Senide arıyorlar.” dedi ve gitti.

Erdoğan gittikten sonra eğlencenin tadı kaçmasın diye eve hiçbir şey söylemedim
Ancak hemen karar vermem gerekiyordu…

Gece eve baskın yapabilirlerdi.

Her şeyi düşünüyorum.

Sonra aklıma çok aranan biri olsaydım öğleden bu yana beklemezler bu saate kadar çoktan gelirlerdi diye düşünerek evde kaldım.

Sabaha kadar uyku tutmadı.

Ertesi günde doktor istirahat verilmişti.

Sabah oldu. Kahvaltı yapıp evden hızla çıktım.

Caddelerde, sokaklarda başıboş geziniyorum ve bir yandan da düşünüyorum.

İstirahat bugün bitiyor yarın fabrikaya gidim mi, gitmeyim mi? diye…

Hayat memat sorusuydu bu…

Neyse akşamüstü eve geldim.

Durumu eşime ve anneme anlattım.

Çok üzüldüler, bende kararımı vermiştim yarın fabrikaya gidecektim.

Tabi sabaha kadar yine uyku falan yok; bu sefer maaile geceyi uykusuz geçirdik.

Tarih 5.Kasım.1980

Sabah 7, servisi ile fabrikaya gitmek için servise bindiğimde herkesin bana bir tuhaf baktığını anladım. Demek durumu herkes biliyordu.

Gittim iş başı yaptım. Saat öğlen vaktini geçti.

Ve imalat ustası beni çağırdı.

“Personel müdürlüğünden seni çağırıyorlar.” dedi.

Çıktım müdürlüğe içerde bir jandarma başçavuşu oturuyor.

“Buyurun beni istemişsiniz.” dedim.

Müdür daha konuşmadan Başçavuş “Mustafa Paçal sen misin.” dedi.

“Benim” dedim.

”Hakkınızda ihbar var karakola kadar gideceğiz.” dedi.

Aşağıya soyunma dolaplarına indim. Hemen arkamdan iki jandarma er, “çekil dolapları arayacağız.” dediler.

Aradılar ve hiçbir şey bulamadılar.

Çünkü arandığım haberi duyulur duyulmaz işçi arkadaşlar dolabın kilidini kırıp içinde dergi, gazete, bildiri ne varsa boşaltmışlardı.

Askerler bana kelepçe taktılar.

Sonra askeri araçla fabrikayı terk ettik.

Ve artık benim için yeni bir macera böylece başlamış oldu.

Ve daha Gebze jandarma karakoluna girer girmez tekme tokat bana saldırdılar.

Beni gözaltına alan beş kazık başçavuş Hüseyin Yeşildağ, bağırıyordu “atın bu iti hücreye” diye.

Kendimi palas pandıras bir hücrenin içinde buldum.

Yediğim yumruk ve tekmeler canımı yakmıştı. Özellikle sırtıma vurulan yumruk sonrası bir ara nefessiz kaldım.

Ancak yine aklımda dün alınan arkadaşlarım vardı. Neredeydiler durumları nasıldı merak edip durdum.

Aylardan Kasım ayı daha kışa girmemiş ama hücre buz gibi bende başıma gelecekleri bildiğim için her ne kadar sıkı giyinmiş olsam da beton insanı adeta içine çekercesine üşütüyordu.

Hücrede sadece bir sandalye vardı ve gacır gucur oynayan…

Gribal durumum da devam ediyor ve bu durum beni aşırı tedirgin ediyordu.

”Ya gece ateşim yükselir fenalaşırsam ne yaparım.” sorusuyla tedirginliğim artıyordu.

Saat gece 12 suları falan hiçbir şeyi dinlememişim, ve sandalyenin tepesinde uyuyakalmışım.

Ve ta ki, bir gürültüyle hücre kapısı açılana kadar…

İki asker çık dışarı dedi.

Dön arkanı dedi.

Gözlerimi siyah bir bezle sıkıca arkadan bağladılar.

Ben “nereye gidiyoruz” dedim.

“Bilmiyoruz” dediler.

Karakolun içindeydik, kulaklarım artık hem duyan ve hem de gören bir işlev kazanmıştı.

Merdivenlerden aşağı doğru indirdiler ve içerden ışık gelen bir odaya, beni soktular ve ellerimi arkadan kelepçelediler.

Kimi sesler duyuyorum.

Bir şeyler yiyip içiyorlardı.

Birden fazla kişi var odada, anlıyordum.

Ve aniden karnıma yediğim bir tekme darbesiyle kendimi yerde buldum.

Ve boğuk bir ses “hoş geldin Mustafa Paçal” dedi.

Sonra üzerimdeki bütün giysileri çıkardılar ve çırıl çıplak kalmıştım.

Ayak ve el parmaklarım ile erkeklik organıma elektrik vermeye başladılar.

Tek hatırladığım yerde debelenerek feryat ettiğimdi…

Soruyorlar “komünist olduğunu biliyoruz.”

Anlat dinliyoruz dediler.

O ara aklıma, Portekiz Komünist Partisi üyesi bir yoldaşın faşist Salazar diktatörlüğü döneminde yaşadıklarının anlatıldığı “saat 13’te sayın generalim” adlı kitaptaki anılar geldi.

Bu kitabı Arkadiy Vasilyev yazmıştı.

Kitapta mealen eğer polis, senin parti üyesi olduğunu bilirse sana daha somut sorular sorar, bilmiyorsa atıp tutturmaya çalışır diyordu.

Evet, ben illegal tarihi Türkiye Komünist Partisi üyesiydim.

Ancak jandarmanın sorduğu sorular hiçte kitaptakilere benzemiyordu.

Yani atıp tutturmaya çalışıyorlardı.

İşkence seansları hafta içinde çeşitli dozlar içinde, gece 02 ile 05 arası düzenli yapıldı.

Ben işkence sonucu İlerici Gençler Derneğinin üyesi olduğumu kabul ettim ama dernek darbe öncesi zaten yasal bir çalışma yürütüyordu.

Bir hafta sonra bir Çarşamba günü öğlen saatleri hücreden aldılar ve bir odaya beni soktular. Bu ifadeyi imzalayacaksın dediler.

Okumadan imzalamam deyince bir fasılda orada geçtiler ve çaresiz imzaladım.

Akşamüstü bizi gözlerimiz bağlı şekilde bir askeri araca bindirdiler.

Ben yanımdaki askere sordum “nereye gidiyoruz” diye o “bilmiyorum” dedi.

O ara bir ses “selam Paçal” dedi.

Tanıdım bu ses Osman abinin sesiydi ve Mehmet dahil hepimiz aynı araçtaydık.

Gittik, gittik bir 15-20 dakika kadar araç yavaşladı ve durduk.

Askerler aşağı indiler sonra bizi de gözlerimiz bağlı kelepçeli şekilde indirdiler.

Ve sonra bir yere girdik, göz bağlarımızı çıkardılar.

Orada fotolarımız çekildi ve kayıt altına bizi aldılar, yani fişlendik.

Sonra bitişikte bahçe içinde bir tek katlı yere soktular.

Burası bir aydan fazla tutuklu kalacağımız askeri tutukeviydi.

Daha sonra öğreneceğimiz gibi burası Gebze topçu alayı kışlasıydı.

Buradaki tutuklu yaşamımız zorluklarla geçti. Banyomuz yoktu 15 günde bir alayın hamamında 10 dk. yıkanma durumumuz vardı.

Ailelerimiz bize çok zor ulaşabildiler. Önceleri nerede olduğumuzun bilgisini ailelerimize söylemediler daha sonra alaya gelince bilgi verdiler.

Aileler hafta bir çamaşır falan getiriyorlardı.

Bir gün hazırlanın mahkemeye gidiyorsunuz dediler.

Hazırlandık askeri bir araçla yola çıktık.

Meğerse mahkeme dedikleri yer Gölcük Donanma Komutanlığıymış.

Vardık ve bizi kelepçelerle ayaküstü hakim karşısına çıkardılar.

Deniz yüzbaşı Eyüp Menteş yüzüme karşı “TCK 141-142 ve 159.maddelerinden tutuklusunuz.1 Hafta içinde tutukluğunuza itiraz etme hakkınız var, götürün” dedi.

Bizi önce, garnizonun et taşıma aracı olarak kullandıkları leş gibi kokan bir araçla, Donanma Komutanlığı Konca askeri tutukevine sevk ettiler.

Ve bizi getirip 4.koğuşa attılar.

İşte buradan sonra koğuş arkadaşlarımızla tanışmaya başladık.

Her siyaset kendi komününü kurdu.

Ve ortak yaşam başladı.

Yalnız beni işkencede çırıl çıplak soyduklarını ve erkeklik organıma elektrik verdiklerini cezaevinden çıktıktan uzun bir süre anlatmaya utanmıştım.

Ak Partili Özlem Zengin’in bilemediği de bu; yani insanda utanma diye bir duygu vardır.

Ben utandığım için başıma gelenleri hemen anlatamamıştım.

Evet devam edelim.

Bir gün bir haber aldık.

TKP Bursa İl komitesi üyeleri Konca’ya getiriliyor diye…

Akşam saatleri beklenen konuklar getirilmiş ve bizim koğuşa verilmişlerdi.

Özcan Pekşen, Ahmet Sarıcan, Mehmet İçin, Münir Derçin ve Fevzi Kavuk…
Benim rahmetli Fevzi Kavuk abiyle tanışmam böyle olmuştu.

Çok nüktedan, köylü bilgesi bir insandı.

İznik Müşküle köyü muhtarlığı ve Marmara Köy-Der Genel Başkanlığı yaptığını orada öğrenmiştik.

Fevzi abinin o zamanlar bel fıtığı sorunu vardı.

Bir gün koğuşta içtimada Fevzi abi tutukevi Komutanı Binbaşı Hasan Ertaş’a…

-Komutanım belim ağrıyor. Sert bir yerde yatmam gerekiyor. Acaba yatağımın altına tahta parçası verebilir misiniz? dedi…

Komutan
-Burası cezaevi, hastane değil demişti..

Ancak sonra bir nedenle Fevzi abinin bu talebini kendi imkanlarımızla yerine getirmiştik.

Fevzi abilerin takım, biz tahliye olmadan önce Konca’dan İstanbul Davutpaşa kışlasına sevk edilmişti.

Oradaki yargılamalardan sonra tahliye olduğunu duymuştum.

Sonra bizde yargılama sonucu delil yetersizliğinden tahliye olduk.

Yıllar yılları kovaladı.

Ben Öz Gıda-İş Sendikasında yönetici seçildim.

Bursa civarında Marmara Birlik zeytin işletmelerinde örgütlenme çalışmaları yapıyoruz.

Ben Fevzi abinin köyüne çok gitmek istiyorum. Bulduğum ilk fırsatta gittim.

Fevzi abiyi hemen buldum.

O günleri andık, sohbet ettik.

Hastalığı o zaman fazla yoktu. İyiydi.

Ondan Marmara Birlik hakkında çok değerli bilgiler aldım.

Bu bilgiler örgütlenme çalışmalarında çok işimize yaramıştı.

Ve bir gün sosyal medyada oğlu babasının kaybettiğini paylaştı.

Tarih 17.Şubat.2017

Nur içinde uyu sosyalist ve devrimci köy muhtarı Fevzi Kavuk…

(Gazete Davul)

Share.

About Author

Comments are closed.