24 Ekim 2019 – Ateşe benzin döken akıl – Vahap Coşkun

0

Temsilî demokrasinin iki temel dayanağından söz edilebilir: Seçim ve temsil. Seçim, birçok alternatif içinden halkın kendisini yönetecek olan kişileri belirlemesidir. Seçim içermeyen bir demokrasi olmaz. Çünkü seçimler halkın taleplerinin alınmasını, toparlanmasını ve uyumlu hale getirilmesini sağlar. Ancak seçimler sayesinde, halk bir yönetimi onaylar veya reddeder. Bunun için belirli aralıklarla sandık kurulur. Seçmenler sandığa gider ve farklı programları savunanlar arasından birine oyunu verir. Çoğunluğun teveccühünü arkasına alanlar da sınırlı bir süre için yönetme yetkisini elde etmiş olur.   

Seçim, halkın iradesini yansıtır. Sandıkta yeterli desteği alarak belli bir makama gelen kişi, seçmenleri ve onların iradelerini temsil eder. Bu bağlamda siyasi temsil, çoğulcu bir seçimle yetkilendirilmiş kişilerin, seçmenler adına davranabilmesini ve karar verebilmesini ifade eder. Temsil ilişkisi, halka ait olan egemenliğin, halk tarafından seçilen kimseler tarafından kullanılmasıdır.

Seçim ve temsil, bizi siyasetin bir diğer önemli kavramı olan meşruiyete götürür. Meşruiyet, en genel anlamıyla, yönetimin kararlarının, eylemlerinin ve işlemlerinin yönetilenler tarafından benimsenmesi, haklı görülmesi ve onanmasıdır. Temsil ile meşruiyet arasında, sıkı bir bağ vardır. Zira temsil ne kadar kuvvetli olursa, bir başka ifadeyle seçmenlerin temsil edildiklerine dair inançları ne kadar geniş bir tabana yayılırsa, iktidarın yapıp etmeleri o derece kabul görür ve bu da iktidarın siyasi meşruiyetini artırır.

Meşruiyet krizi

Meşruiyet, hayatidir; güçlü bir meşruiyete sahip iktidar, kararlarını tatbik ederken mahkemeye, polise, askere ya ihtiyaç duymaz, ya da bunları sınırlı bir miktarda kullanmak mecburiyetinde kalır. Lâkin meşruiyeti zayıf bir iktidar ise programını ancak muhalefeti susturarak, tepkileri bastırarak ve kitleleri zapturapt altına alarak uygulayabilir. İktidar zor araçlarına ne kadar fazla başvuruyorsa, meşruiyet krizi o kadar derin demektir.

AK Parti iktidarı, seçimi ve temsili baltalayan, meşruiyetinin de altını boşaltan işler yapıyor. Kayyım atamaları, bu meyanda liste başına yazılabilir. 31 Mart seçimlerinin daha dumanı tüterken, AK Parti, HDP’nin kazandığı üç büyükşehre kayyım atadı. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından adaylıkları onaylanan ve 31 Mart’ta Diyarbakır’da yüzde 62.93 oy alan Adnan Selçuk Mızraklı, Mardin’de yüzde 56. 24 oy alan Ahmet Türk ve Van’da yüzde 53.83 oy alan Bedia Özgökçe Ertan vazifeden uzaklaştırıldı.

Kayyım atamalarına ilişkin gerekçeler, hukuki olmaktan uzaktı. Zaten iktidar, daha seçim neticelenir neticelenmez kayyımlar için hazırlıklara başlamıştı. İktidarın siyasi ihtiyaçlarına binaen kayyımlar atanmaya devam etti ve son olarak Diyarbakır’ın Kayapınar, Kocaköy ve Bismil ilçelerinin seçilmiş belediye başkanları görevden alındı. Böylece 31 Mart’tan ardından kayyım atanan HDP’li belediyelerin sayısı 12 oldu.

“Liberal yanılgı”

Ayrıca son operasyonda, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı, Kayapınar Belediye Başkanı Keziban Yılmaz ve Kocaköy Belediye Başkanı Rojda Nazlıer’in tutuklanmalarına da karar verildi. Mızraklı’nın avukatları, Mızraklı’ya belediye başkanlığı ile ilgili herhangi bir sorunun sorulmadığını, bir itirafçının uyduruk beyanına dayanıldığını ve “yine suç icat edilmeye çalışıldığını” açıkladılar.

Mızraklı, Diyarbakır halkının yakından tanıdığı bir hekim. 24 Haziran 2018 seçimlerinde yüzde 65 oyla milletin vekâletini alıp Meclis’e gitti. 31 Mart 2019’da bu kez yüzde 63 oyla belediye başkanı seçildi. Onun 2009 KCK operasyonlarını anımsatır şekilde elleri arkadan kelepçelenerek cezaevine gönderilmesinin ardında, hukuki değil, siyasi saikler yatıyor.

Hâlihazırda iktidara yön veren bir akıl var. Bu akıl,  Kürt meselesini demokratik araçlarla çözmeyi, temel hak ve özgürlükleri korumayı, seçilmişlere ve seçmen iradesine sahip çıkmayı, siyasi kanalları ve müzakereyi önemsemeyi “liberal yanılgı” olarak kodluyor. Geçmişte sertçe eleştirdikleri kesimlere aynı noktaya gelip ve kolkola girip, tarihi kökleri olan bir toplumsal sorunun üstesinden güvenliği tedbirlerini azamileştirerek gelebileceğini düşünüyor. Çözümü, HDP’yi kriminalize etmekte, özgürleri kısıtlamakta ve bir bütün olarak siyasi alanı daraltmakta görüyor.

Ceza kesmek

Kayyımlar da öncelikle bu strateji bağlamında düşünülmeli. İktidar, görüntüye halel getirmemek için HDP’yi kapatmıyor ama HDP’nin toplumla bağ kuracak bütün damarlarını kesiyor. Teşkilâtlarını baskı altını alıyor, vekillerini ve belediye başkanlarını hapse gönderiyor, sivil toplumla irtibatını koparıyor, belediyelerine el koyuyor.

Bunun yanında, kayyım atamalarında iktidarın bastırılamayan bir öç alma duygusunun izleri de göz ardı edilmemeli. 31 Mart’ta büyükşehir belediyelerinin kaybedilmesinin ve bilhassa Cumhur İttifakı için hezimete dönüşen İstanbul yenilgisinin faturası HDP’ye çıkarılıyor. İktidar kendi kaybının cezasını HDP’ye kesiyor. Keza Millet İttifakı’nda bir çatlak oluşturulması ve muhalif blokun dağıtılmaya çalışılması da, kayyımlarla gözetilen bir başka hedef.

Bu hedefler tutar ya da tutmaz ayrı bir bahis; lâkin eğer dert gerçekten bir problemi çözmek ise bu akılla bir yere varılmaz. Seçimin ve temsilin boşa çıkarılması, meşru sınırlar içinde çare arayanları zayıflatır, radikallere hizmet eder. Siyasi arenada mücadeleyi ve müzakereyi savunanları taca çıkartır; şiddet taraftarlarına arayıp da bulamadıkları fırsatı sunar.

Velhasıl bu akıl iki sonuç üretir:  Biri, kendi meşruiyetini tüketmesidir. Nitekim Rawest’in araştırmasında kayyıma karşı olanların oranı Diyarbakır’da yüzde 81.3, Mardin’de yüzde 69.7 ve Van’da yüzde 71.1 çıktı. Yani HDP seçmenleri bir yana, iktidara destekleyenlerin bir kısmı bile bu kararı yanlış buldu. Halkın iradesini, onun verdiği vekâleti iptal ederek halkın rızası alınamaz. Diğeri ise, ateşe benzin dökmektir.  Böyle bir akıl eninde sonunda sahiplerinin kafasını götürüp taşa çarptırır.  

(Kürdistan 24)

Share.

About Author

Comments are closed.