24 Mayıs 2020 – Pandemi krizi ve neoliberalizmin nekropolitikası – Korhan Gümüş

0

Pandemi krizi, üzeri örtülmüş birçok çelişkiyi görünür kıldı. Bunlardan ilki devletin özel alanı “sivil alan” olarak tanımlaması, tek sığınabilecek yer haline getirmesi.

Devletin biyopolitik denebilecek bir denetim için özel alanı kullanması yeni bir şey değil. Bu zaten bilinen bir durumdu ama pandemi bahane edilerek iyice normalleşti. Kamusal alanda artık sivil toplumun, muhalefetin varlığına izin verilmiyor. Bu aynı zamanda aykırı bir söz söyleme hakkının da ortadan kalktığını gösteriyor. Eleştiriye en ufak bir tahammül yok.  

İkinci olarak pandemi krizi ulus-devlet yurttaşlığı ile örtülmüş (inkar edilmiş) olan başka bir temel pratiğini, sınıfsal ayrıştırmayı tekrar yüzümüze çarptı.

İstanbul Üniversitesi İstatistik Araştırma Merkezi‘nin gerçekleştirdiği bir araştırma, İstanbul’da orantılı olarak üniversite mezunlarında vaka sayısının ve ölümlerin daha az olduğunu gösteriyor. Bu araştırmanın sonuçlarını merkezin direktörü Haluk Zülfikar “üniversite mezunlarının daha bilinçli ve dikkatli oldukları” şeklinde yorumluyor. Genelleme yapmak mümkün değil elbette. Ama bu araştırma pandeminin sınıf ayrımı yaptığını gösteriyor. Üniversite mezunlarının (belki daha büyük bir bölümünün) gelir durumları daha iyi. Bedenleri ile çalışmak zorunda değiller. Kalabalıktan uzakta kapalı sitelerde de yaşayabiliyorlar. Belki de yazlıklarına göç edip salgını uzaktan izleyebiliyorlar.

Nasıl savaşlarda gençlerin ölmesi savaşların yapılmamasına yol açmıyorsa, piyasalaştırılmış “ekonomi” dedikleri şey de böyle.

Devletin kamusal sorumlulukları sona ermiş olduğuna göre “ekonomi” hayatın bir gerçekliği olarak normalleşmek zorunda. Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar vermek…  Pandemi krizi neoliberalizmin bir tür “nekropolitik” bir düzenleme üzerine kurulu olduğunu gösterdi.

Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han,“bu gidişle sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline gelecek” diyor (*).

Normalleşme sürecinin neoliberal koşullardaki veçheleri 

Normalleşme döneminde iki veçhesi var pandemi krizinin: Yönetimler ya sanki pandemi yokmuş gibi yapacak ve seyahat kısıtlamalarını gevşetecekler. Pandemi krizi bir algı yönetimi ile örtülecek.

Diğer bir taraftan da belki biyopolitik denetim aygıtları geliştirerek taşıyıcıları, vakaları izole edecekler. İnsanları istatistik nesneler olarak sınıflandırıp,  otokratik bir düzen kuracaklar. Bu ikisinin aynı anda olması mümkün. Uygulamadaki gelgitlerle, belirsizlikler içinde, derme çatma yöntemler karşımıza çıkacak.

Bu da bize her konuda olduğu gibi, neoliberal bir yönetimin iki kavram etrafında, modern devlet aygıtının rasyonelini oluşturan bürokratik akıl ve piyasa etrafında nasıl yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını gösterecek.   

Bu nedenle normalleşme denen süreci bu iki kapasite, devlet rasyoneli ve piyasa etrafında tartışmak mümkün.

1- Devlet rasyonelini oluşturan bürokratik aklın yarattığı kapasite

Krizin üst anlatıları meşrulaştırdığı söylenebilir. Onlara karşı olan inançsızlığı da şimdilik gidermiş gibi gözüküyor. Ancak bu görüntü aldatıcı olabilir.

Kriz anındaki sağlıkbilimsel meşruiyet süreç odaklı baktığımızda, çökebilir ya da gitgeller yaşanabilir. Yeni dalgalarla, felaketlerle. Koşullar aynı kalsa da otoritenin iradesi ile onu piyasa işleyişine, şartlarına göre yeniden düzenleyebilir. 

Normalleşme süreci katılımcı bir durum üzerine, yani eylemselliklerin etki analizi, bağımsız kapasitelerin harekete geçirilmesi, kamu kararlarının şekilcileşmekten uzaklaşması, yerelleşmeci şekilde geliştirilmesi üzerine mi kurulacak? 

Yoksa normalleşme bir devlet iradesi olarak mı uygulanacak? Çare bulunsun bulunmasın “kaldığımız yerden devam ediyoruz” mu denecek? Birçok alanda böyle yapıldığına göre böyle olması uzak bir ihtimal değil.

Evet, şu anda sağlıkbilimsel yaklaşımların egemenliği tatmin edici bir etki yaratıyor. Bilimin daha fazla hayatımızı belirlemesi, zorluk yaratsa da, büyüme odaklı bir gelişmeye karşı olanlar için önemli bir teselli. Ancak neoliberal sistem zaten tam da bu tür gidiş gelişler ile kendisini yeniden üretiyor. Sonuçta sağlıkbilimsel rasyonalite toplulukları “tekrar geri dönmek mümkünmüş gibi” belirsiz bir yerde bırakıyor. İçinde bulunduğumuz süreçte pandemilerle baş edebilme inancının köklü bir şekilde sarsılmakta olduğu söylenebilir.

2- Piyasa aktörlerinin kamu süreçlerine katılım kapasitesi

Bunlardan ilk akla gelen turizm sektörü. Turizm meselesinde genelgelerde yer alan koşullar kimi yerlerde çok zorlayıcı. Sokak kenarındaki küçük lokantanın, pidecinin bu koşullara göre açılma imkanı yok. Diğer taraftan İstanbul gibi bir şehirde erişilebilir kamusal alanların olmayışı insanları yakın mesafedeki sayfiye yerlerine, kıyılardaki dolgu alanlarına akmaya zorluyor. Bu akışlar nasıl düzenlenecek? İstanbul’da pandemi koşullarında bir değişiklik olmadan? Kritik olan konu bir ikinci, üçüncü dalganın daha ağır bir şekilde vurması.

“Hayat normale dönecek” deniyor. Şöyle sorulacak: “Hayat ekonominin çarkları dönmeden nasıl olabilir?” Elbette ki turizmcilerin bir örgütlenmeye, yönetimlerle ilişki kurmaya ihtiyaçları var.

Ancak neoliberal düzende sivil toplumdan anlaşılan zaten piyasa. Kamunun karşısında sermayenin bir hayırseverlik faaliyetine dönüştürülüyor.

Sivil toplumun faaliyetlere gönüllü olarak katılması bekleniyor. Bu platformlarda gönüllü gibi gözükenler ise arka planda elde ettikleri imtiyazlarla özel alanda kendi işlerini çekip çeviren aktörler. Böylece kamu imkanları ile elde ettikleri ayrıcalıkları korumak ve geliştirmek isteyen girişimciler bu gönüllü platformlara, dayanışma ağlarına dahil olarak kamusal alandaki gelişmeleri izliyorlar. Bu da merkezi yönetimin kural koyma, yerel yönetimleri yapabilir kılma vasfını yok ediyor. Normalleşme bu katılım modeli üzerine kuruluyor.

Dolayısı ile asıl sorun sektörel bir temsil ile sivil toplumun katılımının aynı potada eritilmesi. Kararların kamu ile piyasa ilişkisinden ibaret hale gelen katılım platformlarında alınması. Pandemi ile neoliberalizmin evliliğinin nasıl sonuçlar vereceğini göreceğiz.

(*) İspanya merkezli uluslararası haber Ajansı EFE’de yayımlanan söyleşiden Ayşen Tekşen’in çevirisi

(Yeşil Gazete)

Share.

About Author

Comments are closed.