24 Ocak 2018 – Eleşkirt sızısı

0

Cihan Aktaş

Bazen sadece bir çuvala dönüşmeye zorlanıyor varlığımız; süslü, albenili, havalı, hayattan keyif alan, bankada hesabı olan, markalarla ve gülücük işaretleriyle bezeli bir çuval. İnsanı sadece insan olarak görmeyi engelleyen ağırlıkların çuvalı, konjonktürel endişelerin hurdaya dönüşmeye zorlayan yığını… Uygun, ideal, sükseli, kazançlı, kendine yontmaya yarayan ne varsa dokusu işte onunla oluşan tıka basa bir ağırlık olmak için ne çok meseleyi umursamamak gerekiyor. Bir zamanlar iyiydim, iyiydik, bir zamanlar mazlumdum, mazlumduk… Bu sözlerle nereye kadar garanti alında tutulabilir masumiyet? İnsanlık hiçbir zaman olup bitmiş bir olgu değil, iman da öyle, olaylar karşısında verdiğimiz tepkilerle sürekli artıyor azalıyor.

Anadolu, geçişlerin alanı kadim toprak, bu ağırlığı sürekli kılan mahrumiyetlere yazgılıymış gibi. Batı’ya göç betonlaşmayı getiriyor. Tabiatı şaşırtıyor yapılaşma. Kar geri çekilip göç edilmiş toprakların yollarına yığılıyor.

Başka türlü çuvalların kışı geçirecek un yerine ölü bebekleri taşımaya devam ettiğini nasıl unuturdum? Kar fırtınalarında yürüyerek çocuğunu doktora ulaştırmaya çalışan babanın dramı hiç sona ermiyor, geri geliyor sürekli. Gözlerimin önünde uçsuz bucaksız kar örtüsünü geçmeye çalışan Seyyid Han silueti beliriyor. Sevilen nasıl yitirildi, hangi gaflet aralığında… Kulaklarımda Kıraç’ın dilinden Eleşkirt Türküsü eksilmiyor. 2014’te acı bir olay yaşanmıştı Van’ın Gürpınar ilçesinde bir baba, kar mahsuriyeti nedeniyle hastaneye götüremedikleri iki yaşındaki çocuğunu otopsi için yolu açık olan 16 kilometre uzaklıktaki en yakın köye sırtında bir çuvalla taşımıştı. O dava geçtiğimiz günlerde sonuçlandı. Soru ise binlerce yıl derinlere götürülecek kadar eski. Anadolu, tabiat şartlarına teslimiyetin ahlarından kurtulamadığı için de çileli bir yazgıyı taşımaya devam ediyor.

O baba çocuğunu çuval içinde sırtında taşırken aklından neler geçiriyor, hangi sebepleri sorguluyordu acaba? Göç sebepleri gibi göçememe sebepleri de değişmiyor. Birbirini doğuruyor sebepler: Van Gürpınar’da veya bölgedeki kar mahsuriyeti oluşan başka arazilerde ve mezralarda çocuklar kolayca öldüğü için de sülaleler göç ediyor Batı şehirlerine. Nüfus yığılması yüzünden yatırımlar Batı şehirlerine yapılıyor ve aylarca karla kaplı kalan araziler başıboşluğun bin bir türlü mahrumiyetiyle ayakta kalmaya çalışan insanların dramlarına sahne oluyor. O mezranın etrafına helikopter inemiyor, hasta çocuğun evi ise zaten solunum yollarından rahatsız iki yaşındaki bir çocuğun kalabileceği şartlara sahip değil. Oradaki ilişkilerde feodal nitelikler tükenmez, karda kışta helikopter inemediği için.

Babanın aklından neler geçtiğini sorarken çocukluğuma kayıyor düşüncelerim. Cesetleri çuvallarda taşınmasa da bir bohçada, ana bağrında, baba paltosu içinde taşınmış bebeklerin haberleri gündelik konuşmalar içinde olağanlaşmıştı. Doğar, kuş misali kanat çırpar ve uçarlardı sonsuzluğa, oyunu, kahkahayı, yetişmeyi tanımadan, uzun kış dönemleri yaşanan beldede. Çocukluğumun bir dağ köyünde geçen ilk dört yılında soğuktan ileri gelen çeşitli hastalıklar yaşamış olmanın rahatsızlıklarından hiç kurtulamadım. Ama en azından babamın karda bata çıka gidip kasabadan -yine yürüyerek- eve getirebildiği doktor arkadaşı -Refahiye’nin efsanevi doktoru- Fahrettin Uğur’un müdahalesiyle ölümden dönmüşüm ya… Benzeri bir ilgiden mahrum kalmış çocuklara duyduğum borçluluk hissi yüzünden de işte böyle haberler hafızamda yankılanmaya devam ediyor, yapılması gereken neyi yapmadık, yapılmaması gereken neyi yaptık diye. Bu soruyu geçen gün katıldığım Sultanbeyli Turgut Reis İlkokulu’ndaki söyleşi sırasında da tartışmak istedim: Bir çocuğu ölümden kurtarma yollarına taş döşemeyi sağlamayacaksa, medeniyet neye yarar, kime hizmet eder? Babanın maduniyeti, hayat şartları karşısındaki yetersizliği sadece kendi kişisel meselesi olarak okunabilir mi?

1980’lerde başından geçen benzeri bir olayı sivil toplum gönüllüsü Feyza Dursun geçen yıl blogunda kaleme almış. Eleşkirtli, öğretmen bir babanın kızıdır Feyza. Babası 1980 darbesini takiben bir dağ köyüne atandığında, dört yaşındadır. Öğretmen bey sabahları yüz hanelik köyün Türkçe bilmeyen çocuklarına, öğleden sonra ise yetişkinlere okuma yazma öğretiyor. Hafta sonlarında da köyün kadınlarına ayırıyor zamanını. Bir metreyi bulan kar yağışıyla birlikte köyün en yakınındaki hastaneyle ilişkisinin tamamen koptuğu günlerden birinde hastalanıyor Feyza. Babası bir battaniyeye sarıyor onu ve yanında iki köylüyle altmış kilometrelik karlı yolu aşarak kızını Eleşkirt’teki hastaneye yetiştiriyor.

O dönemlerde hiç değilse tahsilli insanları yolu, elektriği olmayan dağ köylerine götüren bir idealizm vardı. Batı’ya göçü olağanlaştıran ekonomik ve sosyal şartlar bir yazgı olmamalı.

1960’lardan bu yana çocuk ölümlerinde muhakkak ki büyük azalma yaşandı Türkiye’de, yollar açıldı, hastaneler de… Yaşanmamış bir hayat açısından bütün bu gelişmelerin anlamlı olamamasının nedenini konuşmak, bu yazının asıl meramı. Göç de betonlaşma da bir yazgı olmamalı, gelgelelim gerçek ihtiyaçlarımız ve elbette programlarımız ülke coğrafyasındaki yerleşim ve üretim dengelerini alt üst eden nüfus hareketlerini dikkate alacak şekilde oluşturulmuyor.

Doğru yaşanan hayat, kaç sene sürerse sürsün sanki insani bir ihtiyaca zamanında verilecek doğru cevaba layık olmanın da eğitimi. Bu eğitimi layıkıyla gerçekleştirmediğimiz için de sürüyor Eleşkirt sızıları.

Bu yazı Gerçek Hayat web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.