25 Mart 2020 – Agamben’i Texas Vali Vekili’yle buluşturan virüs bize ne yapmaz? – Ohannes Kılıçdağı

0

Koronavirüs salgını geldi, hayatımızın orta yerine oturdu. O kadar ki, başka bir şeyden bahsetmek mümkün eğil. Aslına bakacak olursanız, sosyal bilimciler, psikologlar, felsefeciler/filozoflar için çok heyecan verici ortam; çünkü hem olağandışı toplumsal hareketleri gözlemleme imkânı veriyor, hem de alternatif toplum ve gelecek için zihin ve ufuk açan düşünceleri tetikliyor – iyi veya kötü yönde. Toplumsal değişimin hızlandırılmış haline şahit olmak gibi. İnsan konulu disiplinlerden bahsederken fen bilimlerinden analoji kurmak risklidir ama tabiri caizse, şu ortam, yukarıda saydıklarım için, bir astronom için 250 yılda bir geçen bir kuyrukluyıldızın geçişi gibi. Öte yandan, hepimiz halihazırda yaptığımız tespit ve öngörüler hakkında şüphe duymalı, yanılma payımızın yüksek olduğunu teslim etmeliyiz. Kesin fikir ve tahminler için fazlasıyla belirsiz bir süreçten geçiyoruz. Devletler de dâhil hepimiz, biraz karanlıkta el yordamıyla yol bulmaya çalışanlar gibiyiz. Ne mutlu buna ‘akıl yordamını’ da ekleyebilene.

Virüs salgınının zaman ve mekândaki yaygınlığı ister istemez onun sosyal ve siyasi sonuçlarını tartışma konusu yapıyor. Bu salgın karşısında alınan önlemlerin aşırı olduğunu söyleyen kesimin de, gereksiz olduğunu söyleyen kesimin de itirazı toplumsal ve siyasi düzenle ilgili. Birinci grup, ekonomiyi yavaşlatmanın ve hatta durdurmanın yaratacağı zararlardan ve getireceği değişimlerden çekinen, serbest piyasacı, iktisadi muhafazakârlar; ikincisi ise, ilginçtir ki ‘normal’ zamanlarda onların karşısında konumlanan, devletlerin baskı aygıt ve yöntemlerinin yaygınlaşmasına ve derinleşmesine karşı uyarılar yapan Giorgio Agamben gibi filozoflar. Bir yandan Agamben’in alınan önlemleri ‘orantısız’ olarak nitelemesini, öte yandan Trump’ın “Tedavinin, sorunun kendisinden daha kötü olmasına izin veremeyiz” dediğini görmek ilginç. 

Önce birinci gruba daha yakından bakalım. Planda olmayan bir virüs (belki de olmalıydı), serbest piyasa ekonomisinin değerlerinin, önceliklerinin tartışılmasına yol açıyor. Trump gibiler ise ona toz kondurmama peşinde. Bu krizde bile, özel aktörlerin vereceği kararlarla optimum sonuçlara varılacağı tezinden vazgeçmek istemiyor. Bu durumun somutlaştığı bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. ABD’de Kore Savaşı zamanında çıkarılan ‘Defense Production Act’ (Savuma Üretimi Kanunu), federal hükümete, özel sanayi şirketlerine belli bir kalem malın üretilmesi için emir verme yetkisi tanıyor. Yani, Başkan bu yasaya dayanarak özel fabrikalara hangi üründen ne kadar üreteceklerinin talimatını verebiliyor. New York Valisi gibi figürler, Trump’a bu yasaya dayanarak büyük fabrikalara solunum cihazı üretme talimatı verme çağrısında bulundu. Trump ise bir yandan bu yasayı kullanmaktan çekinmeyeceğini söylüyor ama öte yandan buna gerek olmadığını, çünkü büyüklü küçüklü firmaların, tıbbi malzeme üretimine zaten geçtiğini/geçeceğini söylüyor. Zannımca, burada ideolojik bir mevziyi, en azından görüntüde de olsa, terk etmeme amacı çok açık. Özel sektöre de, “Gelin, bu işi siz kendi iradenizle yapın, ben size yaptırmak zorunda kalmayayım ki böylece sizinle ortak doğrularımızı koruyabilelim” mesajı veriyor. Başka bir üretim ve dağıtım şeklinin olabilirliğinin dahi zihinlerden geçmesini istemiyorlar. Çünkü nihayetinde, tahayyül edilebilenin, yapılabilirliği de vardır. 

İktisadi muhafazakârlar, piyasa ekonomisinin bu krizden mümkün olduğunca zarar görmeden çıkmasını istiyorlar ve bu da kriz süresinin kısa olmasına bağlı. Trump Paskalya’da, ki bu yaklaşık iki hafta demek, normal düzene dönmeyi planlıyor. Uzmanlara göre bu felaket olabilir ama muhafazakârlar düzene en hızlı şekilde dönülmediği sürece ister istemez başka değişimlerin de tartışılmaya başlayacağının, başka taleplerin geleceğinin farkındalar. Bu uğurda on binlerce ölümün dahi sistemin işlerliğini korumak açısından ödenmeyecek bir bedel olmadığı kanaatindeler. Ölecek insanlar yaşlılar olunca, bu, ödenmesi daha kolay bir bedel olarak görülüyor. Teksas Vali Vekili Dan Patrick açıkça, kendisi de dâhil birçok yaşlı insanın Amerikan ekonomisinin zarar görmesindense ölmeyi tercih edeceğini, buna torunları için razı olacağını söyledi. “İşe, hayata geri dönelim, bu konuda akıllı olalım. Bütün ülkeyi kurban etmeyelim” dedi. 

Burada piyasacı mantık ile militarizmin bir karışımını görüyoruz aslında. Virüse savaş ilan edilmiş olması da bu manzarayla uyumlu. Şöyle ki, nasıl savaş yöneten bir komutan için emrindeki askerlerin her biri ayrı bir hayat değil, harcanabilecek bir malzemeyse ve plan gereği binlercesini bile bile ölüme gönderirse, bu cenah için de yaşlılar ve zayıflar, koronayla olan savaşı tamamen kaybetmemek için harcanabilecek askerler gibi. Üstelik, militarist zihniyette komutanın bu davranışı olumlanır, hatta bir fedakârlık olarak nitelenir. O, yapması gerekeni yapmıştır.

Yanlış anlamayı önlemek için bir hususun altını çizelim. Piyasacı olsun olmasın, hiçbir ekonomik sistem üretimin, özellikle de gıda ve tüketim malzemeleri üretiminin aylarca durmasını kaldıramaz. Dolayısıyla, yukarıda bahsettiğim cenah, ekonomik durgunluğun yıkıcı etkileri konusunda haklı. Sorun, buna karşı mevcut sistemi koruma ve bir an önce ona dönmek dışında bir çare düşünememeleri veya düşünmek istememeleri; ya ekonomik çöküş, ya on binlerin (kim bilir, belki de yüz binlerin) hayatı ikilemini aşamamaları ve bu sebeple de insan hayatını kolaylıkla gözden çıkarmaları.

Gelelim Agamben tarafına. Agamben, geçmişte de benzer salgınlar olduğunu ama bu derece tedbir alınmadığını söylüyor. Ona göre devletler, bu salgını, istisnai durumu daimiye çevirmek ve böylece baskıcı rejimlerinin kökleştirmek için bir fırsat olarak kullanıyorlar. Getirilen uygulama ve kısıtlamaların kalıcı olma riskine dikkat çekiyor ve “Daimi olağanüstü halde yaşayan bir toplum özgür bir toplum olamaz” diyor. Virüsün otokratik eğilimi ve niyeti olan hükümetlere bir fırsat sunduğu açık, çünkü bu ortamda uygulamaya konacak izleme ve takip ‘tedbir’leri, hareket ve toplantı kısıtlamaları, normal zamana göre daha kolay kabul edilecek ve sindirilecektir. Hele benim gibi, insanlığın en büyük düşmanlarının devletler olduğuna, gelecek kuşakların en distopik savaşlarının devletlere (belki de birleşerek tekleşmiş devlete) karşı verileceğine inanan biri için, bunlar kulak arkası edilecek ikazlar değil.

Gelgelelim, ortada bir de virüsün yarattığı gerçek manzara ve sayıları hızla artan gerçek ölümler var ve bahis konusu hareket kısıtlamaları olmadan bu ölümleri azaltmak mümkün görünmüyor. Bu noktada, Agamben yalın hayat (bare life) ile ahlaki veya sosyal hayat (ethical life) arasında bir ayrım yapıyor ve biraz da şikâyet eder bir tonda, yaşanan panik dalgasının, insanlığın artık yalın hayattan başkasına inanmadığını gösterdiğini söylüyor. Ona göre böylece fiziksel varlığımızı koruyor ama hayata anlamını veren ailemizden, arkadaşlarımızdan, işimizden ve ibadetimizden vazgeçmiş oluyoruz ki gene ona göre, bu bir manevi yenilgidir. “Yalın hayat –ve onu kaybetme tehlikesi– insanları birleştiren değil körleştiren, ayrıştıran bir şeydir.” 

Bu ayrım mantıklı ve doğru bir ayrım gibi duruyor ama akla bir soru geliyor: Yalın hayatı olmayanın sosyal/ahlaki hayatı nasıl olacak? Nefes alıp veremiyorsak nasıl sosyal olacağız? Bunun cevabı, yalın hayatın bireye, sosyal/ahlaki hayatın topluma ait olmasında yatıyor. Buradan bakınca da Agamben’in ileri sürdüğü savın bizi getirdiği yer şurası: Sosyal hayatın devamı için bazı bireyler bu salgında yalın hayatlarını feda edecekler veya etmeye hazır olacaklar. Asıl ilginç sonuç, Agamben’in yaptığı bu akıl yürütmenin, onu Texas Vali Vekili’yle aynı noktaya getirmiş olması. 

(Agos)

Share.

About Author

Comments are closed.