26 Nisan 2016 – Adalet Zemini

0

Adalet Zemini

Bir yıldan daha uzun bir süre önce, farklı kökenlere, tecrübelere, inançlara sahip bir grup insan bir araya gelmeye başladık. Farklıydık ama hepimizin ortak dertleri vardı. Hepimiz bu toplumun insanlarıydık; etrafımızda olup bitenlere elimizden geldiği kadar ses vermeye çalışan; toplumun farklı dertleriyle titreşim halinde olan insanlardık. Müslümanların, Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Romanların, işçilerin, sokaktan topladıkları çöplerle yaşayan insanların dertlerinin birbirinden ayrışamayacağının farkındaydık.

Ama belki gücümüz yetmediği için, belki farkına varmamızı sağlayacak tesadüf ve fırsatla nasiplenmediğimiz için, “başkaları” olarak nitelendirilebilecek bütün herkesin dertlerinin farkında değildik.

Belki, en çok korktuğumuz şey olan “iktidar dili”ne düşmemek konusunda yeteri kadar donanımlı değildik. Her türlü “iktidarı” ve “iktidar dilini” eleştirirken, bu nedenle, iktidar dilinin simetrik olarak yeniden üretilmesinde, belki de ateşe benzin döküyorduk.

Yani evet, eksikliklerimiz, hatalarımız vardı ama bir konuda emindik kendimizden: ne olursa olsun, kim olursa olsun, hangi konu olursa olsun “adalet” duygusuyla konuşmaya, hareket etmeye niyetli insanlardık.

İnsanların giderek, konuşmayı becermek bir yana, bir araya gelmeyi bile beceremediği, alabildiğine kutuplaşmış siyaset ve toplum ortamında ve bir zaman diliminde bir araya gelip alternatif bir “konuşma”nın ve “yeni bir dil”in mümkün olduğuna inanıyorduk.

Bu yüzden, bir seneyi aşkın bir süre zarfında konuştuk… Bu süre içinde basmakalıp tekrarlar yapmadık, her ne kadar birbirimize saygımız ve sevgimiz artsa da, “sevgi pıtırcıkları” eşliğinde “tabii tabii ne kadar da haklısın!” gösterilerine düşmedik. Çok farklı yorumlar getirdik; başkalarının görüşlerini kabul ettik ya da beğenmedik ama her seferinde konuşulabileceğimize, konuşmamız gerektiğine inanmaya devam ettik.

Kültürel adalet

Din meselesini konuştuk. Laikliğin nasıl otoriter bir yapının ürünü ve onu yeniden üreten bir araç haline dönüştüğünü; Diyanet’in “din hizmeti” görürken aslında nasıl aynı yapının değirmenine su taşıdığını, mesela Aleviler konusunda nasıl ayrımcılık ürettiğini ve toplumun en önemli gerilim hatlarından birinin bu meselede oluştuğunu hep birlikte düşündüğümüzü farkettik. Bu yüzden en başta reddetmemiz gereken ayrımın “dindarlar ve laikler” şeklinde dile gelen gerilim olduğunu; bu ikilem yerine, ayrımı “ahlaklılar ve ahlaksızlar”; “otoriterler ve demokratlar” veya “vicdanlılar ve vicdansızlar” arasında yapmamız gerektiğine karar verdik.

Kürt meselesini konuştuk. Birbirinin tıpkıbasım aynısı olan kelimelerle değil, farklı yorumlarımızın farkında olarak tartıştık. Yüzyıldır haksızlıklara uğrayan, inkar edilen, tahkir edilen bir halkın içine düştüğü çaresizliği, bu halkın içinden çıkan ve bir sonuç olan şiddeti ve bu şiddetin nasıl çare olmaktan çok, iyileşmeyen bir yarayı daha da kanattığını konuştuk.

Bu toprakların kadim halklarından olan Ermenilerin 80 milyonluk memleketimizde sadece 50-60 bin civarında kalmış olmasının hepimizin kafasında ortak bir soruna işaret ettiğini gördük. Adı ne konursa konsun; tehcir, katliam, soykırım ya da başka bir kavram kullanılırsa kullanılsın, sayıları bir zamanlar milyonları bulan Ermenilerin önce 1915’te, daha sonra diğer Hıristiyan topluluklarla birlikte, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül ve benzeri operasyonlarla bu topraklarda köklerinin kurutulması karşısında sessiz kalmanın, bu geçmişle yüzleşmemenin vicdanımızı rahatsız ettiğini birlikte yaşadık.

Sosyal adalet

Sadece etnik, dinsel ya da kültürel kimlikler meselemiz olmadı. Her gün “iş kazası” olarak dile getirilen, aslında kâr hırsı ve sorumsuzluklar nedeniyle “cinayet” olarak görülebilecek ölümler karşısında Sünni, Alevi, Ermeni, Roman, Kürt, Çerkes, Arap ya da Türk kimlikler için verilen mücadeleyle bir çare üretilemediğini; buna karşılık, kapitalist yapıda varolan “sınıfsal” farkları, bütün “kültürel kimliklerimizin” içinden geçen “sosyal adalet” eksikliğini daha çok konuşmamız gerektiğini paylaştık.

Konuştukça birbirimizi anladık, hem birlikte konuştuklarımıza hem de kendimize güvenimiz arttı. Kutupların dışında başka bir dil yaratılabileceğini gördük. Bu dilin imkanı bize, kendimizle hesaplaşma, yüzleşme imkanını verdi.

Konuştuğumuz bütün konularda, kendi kimliklerimizin ya da daha çok sahip olduğumuz hassasiyetlerin ötesinde, ortak zeminimizin “adalet” olduğuna karar verdik.

Adalet Zemini, nihayet, geçtiğimiz 25 Nisan günü, İstanbul Şehir Üniversitesi’nde bir öğrenci kulübü olan “Sosyoloji Dükkanı” ile birlikte ilk defa dışarı doğru konuştu.

Güneydoğu’dan her gün ölüm haberlerinin geldiği; ama meselenin sadece Güneydoğu’da kalmadığı; Ankara’da Amedspor yöneticilerine acımasızca linç girişiminde bulunulduğu, tribünlerin “burası Ankara buradan çıkış yok!” diye bağırdığı; Fenerbahçe maçında Trabzonlu “bir taraftarın” hakeme arkadan saldırarak “çok büyük kahraman” oluverdiği ve gene tribünlerin “Vur vur!” diyerek “17 yaşındaki” delikanlıya destek verdiği ve kutuplaşmanın sıradanlaştığı günlerde daha da çok “adalet zemini” perspektifinden konuşmamız gerekiyor.

Adalet Zemini’ne katılanlar bundan sonra da, kutupların kibrinin ötesinde, tevazu içinde, inandıkları doğruları başkalarının doğrularıyla muhabbet içinde konuşmaya devam edecek…

Hayırlı olsun…

Share.

About Author

Comments are closed.