26 Şubat 2021 – “Ben seçime seçim demem, kazanan ben olmayınca” – Ohannes Kılıçdağı

0

Seçim, Türk merkez sağının siyasi söyleminin her zaman önemli bir bileşeni olmuştur. “Milli irade”, “Yeter, söz milletin” gibi sloganlar seçime ve seçimin belirleyici önceliğine atıfta bulunur. Böyle bakınca çok demokratik gibi durur. AKP de kendini o çizgi içine yerleştiren ve dolayısıyla seçimin öneminin hep altını çizen bir parti. Hatta demokrasiyi seçime indirgediler. Yani “4-5 senede bir seçim olur, kazanan bir dahaki seçime kadar “Milli irade beni seçti”, diyerek istediğini yapar”, demeye getiriyorlar, hatta açıkça diyorlar. Fakat, artık anlaşıldı ki bu ‘seçim sevicilik’ de aslında ‘kendine Müslümanlık’. Yani, seçim kendileri veya kendilerinin desteklediği kişi kazandığı zaman güzel, önemli. Onlar için sonucundan emin olmadıkları veya sonucunu beğenmedikleri seçim değersiz, olmasa da olur, hatta olmazsa daha iyi olur.

Bunun, gerek ülke çapında, gerek Ermeni toplumu gerekse de kurumlar çapında birçok örneğini gördük. Odadaki filden başlayalım. 31 Mart 2019 belediye seçimlerinde HDP sekiz il belediyesini halkın oylarıyla kazanmıştı. Bugün hiçbiri HDP’de değil, hepsine yargısız, mahkemesiz, savunmasız KHK marifetiyle el konuldu. HDP toplam 65 belediye kazanmıştı, bugün elinde altı belediye kaldı. Yani neredeyse HDP’nin kazandığı bütün seçimler iptal edilmiş oldu. Aynı seçimlerde CHP adayının kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimini de tanımadılar. Kendileri kaybedince İstanbul Belediye Başkanı seçiminin hileli olduğu iddiasına sarıldılar ve bir umut yenilettiler ama aradaki oy farkı ikinci seçimde katbekat arttı.

İktidarın seçim karşıtlığı yalnız ülke çapındaki seçimlerde görülmüyor. Türkiye Ermenileri Patriği seçimi başka bir örnek. Kendilerinin istemediği aday kazanacak diye, onu elimine etmek için Ermeni toplumundan işbirlikçileriyle birlikte, eski defterlerden kural uydurup uyguladılar. Aslında 1990’da, yani ortada AKP falan yokken patrik seçimini tamamen ortadan kaldırma teşebbüsü olmuştu. Söz konusu Ermeniler olunca politika daha köklü tabii.

Oradan gelelim halihazırda devam eden Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektörlük krizine. Bu krizin kökeninde de üniversitelere rektör belirlemede seçim usulünün kaldırılmaları yatıyor. Kendi beğenmedikleri aday kazanır diye üniversitelerde de rektör seçimini kaldırdılar. (2016’da Gülay Barbarasoğlu %90’a yakın oyla üniversitedeki seçimi kazandığında, Gülay Barbarosoğlu’na sahip çıkmak önemliydi ama ondan daha önemlisi seçim usulüne sahip çıkmaktı ki Barbarosoğlu’na sahip çıkmak zaten seçim usulünü korumak demek olacaktı. Bunu o gün yapmayan Boğaziçi akademisyenler vahim bir hata yaptılar. Geriledikleri mevziiyi de kaybettiler ki bugün bunu daha iyi anlamışlardır. Tabii onlarla birlikte demokratik yöntem ve kültür, yani hepimiz mevzi kaybetmiş olduk.)

Daha erken olmazsa 2023’te de ülke genelinde de seçimler var. Sızan haberlere göre orada da iktidar seçim kurallarında değişiklik yapma hazırlığında. Zaten yüksek olan ülke seçim barajını yükseltmek, seçim çevrelerinin sınırlarını değiştirmek gibi modifikasyonlar konuşuluyor. Gerçi bunlar da Türkiye tarihi için yeni numaralar değil. İttihatçılar da Ermeni partileri daha az mebus çıkarsın diye seçim çevrelerini değiştiriyorlardı.  Cumhurbaşkanlığı seçim kuralı da değişir, ilk turda en çok oyu alanın cumhurbaşkanı olacağı kuralı gelirse ona da şaşırmayın. Yani, gene kazanamayacaklarını düşündükleri seçimin kurallarını değiştiriyorlar.

Fiilen ilga ettikleri başka bir seçim de cemaat vakıfları olarak adlandırılan vakıfların yönetim kurullarının seçimi. Vakıflar Genel Müdürlüğü 2013’te yenisinin yapılacağı gerekçesiyle mevcut yönetmeliği iptal etti ama o gün bugündür yani sekiz senedir hala o yönetmelik çıkmadı. Ama bu arada eksilen kurul üyeliklerinin atama yoluyla tamamlanmasına izin veren bir genelge çıkardılar. Böylece bir fait accompli yani fiili durum yaratmış, emrivaki yapmış oldular. Amaç kafalarda, “İşte böyle de oluyormuş”, fikrini uyandırmak. Sorsan adı hukuk. Halbuki kaybedilen her seçim hakkı demokrasiye vurulmuş bir darbedir. Dediğim gibi, cemaat vakıfları seçiminde bir fiili durum yaratıp, meseleyi soğutup, uyutup, seçim hakkını tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar. Sekiz senedir yönetmelik hazırlanmamasının başka bir izahatı varsa siz bana söyleyin. Buna karşı, sorunun gündemde tutulması çok önemli. Bu açıdan, Agos’ta geçen hafta sözü edilen Sebuh Aslangil ve Arno Kalaycı’nın Toplum Girişimi üyelerinden ikisini temsilen açtığı dava yapılması gereken doğru bir girişim. Aslında bu davaları çoktan açmaları gerekenler vakıfların yönetim kurullarıydı. Gerçi, Toros Alcan başkanlığında Surp Haç Tıbrevank Vakfı dava açacaktı ama anlaşılan orada da işe iyi saatte olsunlar karıştı, kim kime ne dedi bilemiyoruz.

Velhasıl, şu kısa yazıda bile seçim kültürünün nasıl çiğnendiğine, seçim usulünün farklı mecralarda nasıl elimine edildiğine dair birçok örnek saydık. Demek ki iktidarın ilkesi neymiş: “Ben seçime seçim demem, kazanan ben olmayınca.” 

(Agos)

Share.

About Author

Comments are closed.