28 Haziran 2018 – “İstanbul Sorunların Değil Çözümlerin Kenti”

0

Emine Uçak

İstanbul’a dair tartışmaları konuştuğumuz Mekanda Adalet Derneği’nden Yaşar Adanalı, bu tartışmalarda şehrin tarihsel ve toplumsal süreçlerinin gözardı edildiğini belirterek, “Bugün İstanbul, mega kentler arasında en güvenlilerden biri olarak görünüyor.

Bu kadar sorunu olan bir yer, on beş milyon insanın yaşadığı bir yer nasıl güvenli olabiliyor? Bu perspektifi ortaya koyduğumuzda İstanbul’u sorunların değil çözümlerin kenti olarak görüyorum.” dedi.

Şehirlerle ilgili özellikle de İstanbul’la ilgili ‘kaybedilmiş’ bakışını ve bu konudaki tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul’u çoğu zaman olduğu gerçekliğin dışında tartışıyoruz. İstanbul’u, olmasını istediğimiz, hayallerde kurduğumuz ya da nostaljide yaşattığımız bir kent olarak değerlendirip ondan sonra da o gerçekliği olmayan ideale erişebilir mi erişemez mi, dönüşebilir mi dönüşemez mi diye kafa yoruyoruz. İstanbul’un gerçekliğini, tarihini, gelişmesini iyi analiz etmeden bu tarzdaki sorulara cevap verilebileceğini düşünmüyorum.

Bir kere şu perspektifi ortaya koymak lazım: İstanbul’un ‘ah o eski İstanbul’ denen dönemi herkes için farklılaşıyor. Cumhuriyetin hemen sonrasında, o tarihi yapıların kentinde, nüfusun bir milyonun altında olduğu o dönemde bile, mimarların ve şehre dair yazıp çizen ve düşünen insanların tartışmalarında hep İstanbul’un dönüşümünden yana duyulan rahatsızlık var. Cihangir’de o zamanki apartmanlaşmaya bakan mimarlar, mimarlık dergilerinde ‘İstanbul’u yıktık, yok ettik bir daha geri dönüşü yok. Manhattan gibi kimliksiz bir kent haline geldi’ şeklinde yazılar yazıyorlar. Bugün o bahsettiğimiz yerler, Pera, Beyoğlu, Cihangir… İstanbul’da korumaya, yaşamaya çalıştığımız kentteki en değerli gördüğümüz yerler. Bugünkü kentsel dönüşüm süreçlerinin böyle bir kent üreteceğini iddia etmiyorum tabi ki. Bizdeki kente dair tartışmanın böyle bir tarihsel boyutu olduğunu hatırlatmaya ve bunu ortaya koymaya çalışıyorum.
Yaşan Adanalı Mekanda Adalet Derneği

Tarihsel perspektiften bakarsak bu tartışmanın zemini nasıl olmalı?

İstanbul’un nüfusu 1950’de bir milyon iken 2018’de 15 milyon olmuş. Yani nüfusu 15 kat artmış, fiziki yapısı da bir o kadar büyümüş bir kentten bahsediyoruz. Böyle muazzam bir büyüme gerçekleştirmiş bir mega kenti, dünyanın en büyük kentlerinden birini düşünürken ya nostaljik İstanbul ile ya da kendi ideal İstanbul’umuzla ya da ideal olarak gördüğümüz, ‘yaşanabilir’ dünya kentleriyle kıyaslamayı doğru bulmuyorum. Bir kere en temel nokta bu. Bunun elmalarla armutları kıyaslamaktan farkı yok. İstanbul’u gelişmiş ülkelerin ‘yaşanabilir’ listelerindeki şehirleriyle kıyaslamak bir çok açıdan doğru değil. Tarihsel gerçekliği farklı, nüfus dinamikleri farklı, yapılaşması farklı.

İstanbul’u hangi kentlerle kıyaslamak gerekiyor o halde?

İstanbul’u gelişmekte olan ülkelerin mega kentleriyle kıyaslamamız gerekiyor. Yani bize benzer şekilde kırdan kente göçü absorbe etmiş, kısıtlı ulusal sermayeye sahip; kentleşmesi de emekçilerin, işçi sınıfının kendi evini, kendi mahallesini yaptığı, enformel bir süreçte ilerlemiş, tamamlamış mega kentlerle… Bunlar da Bombay, Delhi, Karaçi, Kahire, Sao Paulo, Rio De Janerio, Meksiko City gibi bize yakın modernleşme, kalkınma projeksiyonları yaşamış kentler. Ve buna baktığımızda da İstanbul’un nispeten kendini kurtardığını, temel seviyedeki büyük sorunlarını çözdüğünü görüyoruz.

Şehirle ilgili hem akademik hem de sivil toplum çalışmaları yapan bir uzman olarak siz İstanbul’a baktığınızda ne görüyorsunuz?

İstanbul’a baktığımda ve diğer kıyasladığım mega kentleri düşündüğümde; en yoksulların yaşadığı ilçeler ve mahalleler dahil olmak üzere aslında iyi bir yerel yönetim, belediyecilik görüyorum. Bunu a, b, c partisinden bağımsız söylüyorum. Mesela bu kentte yaşayan herkesin çöpü bir şekilde toplanıyor, yolları temizleniyor. Bu kenti ziyaret etmeye gelenler, metrosunu kullananlar ‘ne kadar temiz’ diyorlar. Gerçekten kıyaslamayı yaptığımızda temiz de. Bu kentte milyonlarca yoksul gelmiş başını sokacağı bir konut edinebilmiş. Kendi konutunu yapabilmiş ve zamanla bu konutlar yaşanabilir bir çevreye dönüşmüş. Mahalleler oluşmuş, belediyeler içine kültür merkezleri, bilgi merkezleri ve spor tesisleri inşa etmiş. Diğer kentlerde gördüğümüz kentsel gerilim, kentsel çatışma, kentsel yarılma dediğimiz süreçlerin, toplumsal dışlanma dediğimiz süreçlerin kendini çok da fazla tekrar etmediği; bir şekilde toplumsal barışın tesis edildiği bir mega kentle karşı karşıyayız. Bugün İstanbul, mega kentler arasında en güvenlilerden biri olarak görünüyor. Bu kadar sorunu olan bir yer, on beş milyon insanın yaşadığı bir yer nasıl güvenli olabiliyor? Bu perspektifi ortaya koyduğumuzda İstanbul’u sorunların değil çözümlerin kenti olarak görüyorum.

Son yıllardaki kentsel dönüşüm ve yapılaşmayı düşünürsek gerçekten de halen böyle mi? Bugüne geldiğimizde tarihsel süreç farklılaşıyor mu?

Bu soru önemli. Şöyle bir farklılık var. Bahsettiğim kentleşme daha organik, daha adım adım, zamana yayılmış. Biraz daha aşağıdan yukarıya gerçekleşmiş bir süreç. İnsanların mekana müdahalesi ile toplumsal üretimi iç içe geçmiş, yaşanabilirliği de bu sağlamış. Ama bugün 2000 yılı sonrası döneme baktığımızda, kentin ve mekanın anlamının bu kadar radikal bir biçimde değişmesi, ekonomiyle çok ilintili. Kentsel birikim ve bölüşüm, kenti yeniden inşa eden aktörlerin çapının ve kapasitesinin artmasına denk geldi. Türkiye’de 2000 yılı öncesi ve sonrasında hafriyat kamyonu, buldozer, iş makinesi sayılarına baktığımızda muazzam farklılıklar göreceğiz. Daha önce Türkiye’nin, kentleri yukarıdan yıkıp yeniden yapacağı bir “kalkınma” kapasitesi yoktu. Ama şu anda var. Bunu İstanbul dışındaki, son dönemde çok büyük yıkım ve yeniden inşa yaşamış kentlerde net bir şekilde görebiliyoruz. Artık Türkiye’de yukarıdan bir elin, kenti tamamen radikal bir şekilde sil baştan yıkıp yeniden yapabileceği bir gücü var. Bu açıdan eskisi gibi organik, enformel bir büyümeden söz edemeyiz.

Evet, yapısal bir dönüşüm var. Yapısal dönüşümün çok ciddi politik ve ekonomik bir gücü var. Kentsel dönüşüm diyoruz. Bütün İstanbul’un kuzeyinin yıkılıp yeniden yapılabileceği bir kapasiteden bahsediyoruz. Gündelik hayat etkileniyor ama bir yandan da değişiyor, sınıra dayanma halinin içinde farklı hareket alanları oluşuyor. Kapanan AVM’ler başka bir şey olabiliyor. Örneğin Taksim Meydanı tarumar oluyor ama Mecidiyeköy’deki Cevahir AVM’nin önündeki meydan kamusal bir mekan oluyor. Cevahir’e Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi olduğu için ‘tüketim mabedi’ deniliyor ama önünde kendiliğinden temaslara imkan verebilecek bir kamusal mekan kurgusu ortaya çıkıyor. O mekanda haklarını arayan kentsel dönüşüm mağdurları miting yapıyor. Dolayısıyla hâlâ kentlinin kente müdahalesi, yurttaşın kenti yeniden üretmesi potansiyellerinin olduğunu düşündürüyor. Bir yandan peyzaj çok sert şekilde gerçekleşiyor. Parklar betonlaşıyor. Otoban etrafında dikey bahçeler yapılıyor, büyük paralar harcanıyor. Bir yandan da arka mahallelerde yaşayanlar o peyzajın önünde çayını içip arabaları seyrediyor. Ya da büyük otoyollardaki yeşil alanlarda mahallenin çocukları topunu oynuyor. Yani bu kentteki potansiyellerin halen olduğunu ve o potansiyellerin de zaten kentin kendisine içkin dinamikleri olduğunu görüyorum ve iddia ediyorum. O yüzden çok fazla ‘bitti, yok oldu! Nasıl kurtarırız?’ gibi karamsar bir bakışla bakmıyorum. Ve kurtarıcı aramıyorum. ‘Dünyanın ünlü mimarları gelsin bizi kurtarsın’ gibi arayışlar içine girmenin doğru olmadığını, çözüme yönelik dilin kentin aktörlerinin içinden çıkması gerektiğini düşünüyorum.

Peki son olarak mekansal olmasa da bir toplumsal yarılmanın içinde yaşadığımızı düşünürsek; buna şehir çalışmaları üzerinden nasıl bir öneriniz olur?

İnsanlar hangi alanda çalışıyorsa çalışsın; çevre koruma, kültürel miras, kentsel dönüşüm, toplumsal adalet veya diğer alanlar, şu soruları sormak değerli: Mevcut olan bu yarılma karşısında, kutuplaşmanın herhangi bir uç noktasının ötesinde bir söz söylüyor muyum? Bir şey eyliyor muyum? Buna yönelik bir bilgi üretiyor muyum? Ona yönelik bir pratik içinde miyim? Bu soruları herkesin kendisine sorması gerekiyor. Ama herkesin meseleye böyle yaklaştığını düşünmüyorum. Sorun bunun en kolayına kaçmak. İçinde bulunduğun kampın, sonuna kadar inandığı şeyi senin de tekrar etmen. Daha çarpıcı ve vurucu şekilde ses getirmenin derdinde herkes, ama bu yaptığım kamplaşmanın ötesinde ne ifade edecek gibi bir arayışın içinde olmak çok daha anlamlı. Bu da en başında, kullandığımız dil, yazıp çizdiğimiz meseleleri nasıl ele aldığımız ve kimlerle temas ettiğimizle alakalı. Yani o temasın kendisi, o davetin kendisi her zaman değerini koruyor. İşte bence herkes kendisine bunu sorsun, gerisi gelir.

Bu yazı Sivil Sayfalar web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.