28 Ocak 2020 – MÜSLÜMANLAR OLARAK NEDEN ADİL ŞAHİTLİK YAPMIYORUZ? – Fahrettin Dağlı

0

Önce İstanbul Şehir Üniversitesi ve arkasından kurucu vakfı olan ‘İstanbul Bilim ve Sanat Vakfı’na’ operasyon yapılması bir daha İslami camianın turnusolü oldu.
Neymiş efendim? ‘Bilim ve Sanat Vakfı’na bu yapılmamalıymış! Acilen bu yanlıştan dönülmeliymiş!..’ Ne güzel, alkışlıyorum! Peki, mahallenin tescilli kurumuna yapılana vicdan yapmaya başladınız da, ya diğerleri? Bugüne kadar yapılanlara niye tepki vermediniz? Veya cılız tepki verdiniz? Bu sizin ki nasıl bir vicdan? Yanlışsa herkes için yanlış; doğruysa herkes için doğrudur. Doğrunun ve yanlışın failine bakılmaz. Fail kim olursa olsun yanlışa dur denilir; doğruya alkış tutulur.
Peki, bu düalist/ikircikli davranışlarımız nereden kaynaklanıyor? İnandığımız din buna cevaz veriyor mu? Hâşa! Bakınız bugüne kadar çokça paylaştığım bir kıssayı bu vesileyle yeniden zikretmiş olayım; 
Malum Nisa Suresinin 105 ila 115 ayetleri Medine’li bir Yahudi’nin hukukunu korumak için inmiştir. Olay kısaca şöyle cereyan etmiştir; 
“Bir Müslüman bir başka Müslüman’ın un çuvalı içerisinde saklı zırhını çalar. Zırh sahibi sabah uyandığında durumu fark eder. Un izini takip ederek hırsızın evine doğru gelir. Bunu fark eden hırsız hemen zırhı alır Yahudi komşusuna götürüp der ki; ‘Ben bir yere kadar gideceğim, bu zırh sen de emanet olarak dursun.’ Zırh sahibi eve vardığında zırhını sorar. Hırsız, zırhı kendisinin değil Yahudi komşusunun çaldığını söyler. Zırh sahibi Yahudinin evine vardığında, gerçekten zırhının orada olduğunu görür. Her ne kadar Yahudi gerçeği söylemiş olsa da ihtilaf devam edince durum muhakeme için Hz. Peygamber’e intikal eder. Ertesi gün mahkeme günü olarak tayin edilir. O günün gecesinde hırsız ve yakınları toplanıp ertesi gün mahkemede neleri konuşacaklarını kararlaştırırlar. Bir de şu eminliğe sahipler; ‘herhalde Muhammed bizi bir Yahudiye değiştirecek değil!..’ Bu güvenle ertesi gün huzura çıkıyorlar. Onlarca yalancı tanıkla birlikte gelen hırsızın karşısındaki Yahudi’nin hiçbir tanığı yok. Bu güvenle müdafaalarını yaparlar. Hz. Peygamber de neticede bir beşerdir. Kendisine vahiy gelmedikçe beyanlara ve mevcut delillere bakarak hüküm vazedecektir. Hırsızın güçlü argümanları ve kurguları karşısında tam onun lehine karar vazedecekken ard arda vahiy inmeye başlar. On ayet bir Yahudinin hukukunu korumak üzere inmiştir. Bakınız bağlamın ilk ayeti Hz. Peygamberi nasıl uyarıyor;       
“İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!” (Nisa-105)
Bu ayet Hz. Peygamber’e indi ve sert bir ifadeyle ‘hainlerden taraf olma’ diye uyardı. Bile bile yalan düzen, kumpas kuran, bir mazluma iftira atan adamın beyanı ne olursa olsun Kur’an onu ‘hain’ diye damgalıyor. Gerçeğe, hakikate, doğruya, hayırlıya düşman olan herkes haindir. Evet, bu da Kur’anın hain tanımıdır. Ve Allah Resulüne ‘asla hainlerden taraf olma’ diye uyarıyor. 
Ne oldu neticesi? 
O güya Müslüman kimlikli hırsız, yalancı zat Allah’ın hükmünü içine sindiremeyerek Mekke’ye kaçıp Hz. Peygamberin düşmanlarına sığındı. Orada da rahat durmadı benzer bir hırsızlık yaptı ve bu nedenle katledildi. 
Peki, mazlum Yahudi ne oldu? 
Mahkemeye umutsuz bir şekilde gelmişti. Çünkü o ‘Muhammed herhalde bir dindaşını bana değiştirecek değil’ ön yargısı ile mahkemeye gelmişti. Gelen vahiylere orada tanıklık edince bir rivayete hemen orada Hz. Peygamber’e tabi olur. Doğrunun asıl sahibi Allah’tır. Biz kullar sadece taşıyıcıyız. Peygamber de olsa yanılabilir. Onu Allah uyardı ve durumu tashih etti. 
Ya biz? 
O halde hüküm verirken ‘hainlerden değil; hakkın ve adaletin tarafı olmak ’ adına kılı kırk yarmamız gerekir. Bütün kanıt ve delilleri toplayarak ve hür bir vicdanla hüküm vazetmemiz lazım. Aksi taktirde her zaman için yanılma riskimiz vardır. Ve her zaman hainlerden taraf olma gibi bir yanılgının içerisine düşebiliriz. -Allah muhafaza-  
Bu kıssanın konumuzla ilgisi nedir? 
Şu; bizim mahalleden olmayan veya farklı argümanlar üzerinden dışladıklarımıza, muhalif bildiklerimize yapılan bir haksız uygulamaya sessiz kalmamamızı, uyarı ve ikaz yapmamızı bize ihsas ediyor. Şahitlik/tanıklık gerektiren bir konu varsa ‘Adil Şahit’lik adına gördüklerimizi, duyduklarımızı, nizanın/ihtilafın taraflarına bakmadan ve hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeden hakkı ve doğruyu tastamam teslim etmeyi ihsas ediyor. Yargı makamlarındaysak, karar istihsal ederken yakınlarımız, dindaşlarımız, ırktaşlarımız vb. ayırımı yapmaksızın; davanın taraflarına karşı gözü kapalı bir şekilde karar istihsal etmektir. 
Dininizi tebliğ etmek ve kabul görmesini mi arzu ediyorsunuz. İşte size tebliğ metodu; ahlaklı, erdemli ve adil bir kişilik sergileyin. İnsanlar bu kişiliklerinize gıpta ile baksınlar, size benzemeye çalışsınlar; sizi rol model olarak benimsesinler; ve inancınızın üzerinizdeki temsiliyetini görüp inancınızı paylaşsınlar. Dışınızdaki insanları ancak adil şahitliklerinizle/adil hükümlerinizle etkileyebilesiniz!..Eğer dindarlık gibi bir derdiniz varsa benim bildiğim yegâne yol budur. İnsanlara bağırarak, çağırarak, hakaret ederek değil; kılıç sallayarak değil. Tıpkı Yahudiyi imana getiren ‘adil şahitlik’ gibi!..
Evet, sonuç olarak, eğer Türkiye Müslümanlarının dinleri ile ilgili bir dertleri varsa; dinlerinin başkaları tarafından da kabul görmesini bekliyorlarsa, yapacakları en makbul şey, kendileri gibi inanmayan insanların hak ve hukuklarını en az kendi hak ve hukukları kadar meşru ve muteber görmelerinden geçer. 
Eğer gerçekten iman etmişseniz dininizin size vazettiği hakikat budur. Aksi taktirde bugün İstanbul Bilim ve Sanat Vakfı’nda yaşadığımız gibi bir gün o esirgediğimiz ‘adil şahitlikten’ dolayı kapımız çalındığında yanımızda kimseleri bulamayabiliriz.

(fahrettindagli.com)

Share.

About Author

Comments are closed.