29 Kasım 2019 – İşçi sınıfı hiç olmadığı kadar güçlü – Ozan Tekin

0

Sınıf hareketinin gerilediği, mücadelenin düşük düzeyde seyrettiği her dönemde “işçi sınıfının öldüğü” iddiası popülerleşir. Oysa küresel kapitalizm büyük bir bunalım içerisinde, işçi sınıfı, yoksullar ve tüm ezilenler ise buna karşı büyük bir mücadele veriyor.

2011-2013 yılları isyanlarla geçmişti. Yunanistan’da arka arkaya genel grevler, radikal sol bir hükümeti başa getirdi. Tunus ve Mısır’da başlayan devrimler, Ortadoğu’nun tamamına yayıldı. 30’ar yıllık diktatörler devrildi. İspanya’da meydan işgalleri yaşandı. ABD’de kapitalizmin kalbinde, Wall Street aylarca işgal altında kaldı. Şili’de öğrenci eylemleri, Gezi’de yaşam alanlarını vermemek için yürütülen direniş, Brezilya’da ulaşım zamlarına tepkiler, İngiltere’de on yıllar sonra görülen en kapsamlı genel grev… Mücadele eden emekçiler neoliberal kapitalizmi tarihe gömüyordu.

Statüko sarsılınca, egemen sınıflar arasındaki neoliberal konsensüs de bozuldu. Sıradan insanlar siyasete yabancılaştıkça merkez sağ ve merkez sol partiler erimeye başladı. Bu, mülteci kriziyle de birleşince, aşırı sağın da yükselişinin önünü açtı. 2016 sonunda Trump’ın gelmesi, tüm dünyada otoriterleşmenin, ekonomik alanda “korumacılık” ile birlikte tüm ulus devletlerin militarist güvenlik konseptlerine dönüşü, her yerde tahammül edilmesi zor rejimlerle bizi karşı karşıya bıraktı.

Ancak kapitalizm bir türlü dikiş tutmuyor, egemenler dünyayı istikrarlı bir şekilde yönetemiyor. ABD ile Çin’in ticaret savaşı, Ortadoğu’daki askeri gerilimler gibi üstte yaşanan çekişmelere, 2019 yılının isyanları eklendi. Her yerde işçi sınıfı bir kez daha isyan bayrağını çekti.

Aslında bunun sinyalleri 2018’den belliydi. O yıla, İran’ın tümünü saran protesto dalgasıyla girmiştik. Yıl kapanırken Fransa Sarı Yelekliler eylemleriyle sarsılıyordu. 2019’un ilk aylarında Cezayir ve Sudan’da gösteriler başladı. İki ülkede de diktatörler devrildi. 16 Mart’ta ırkçılık karşıtları tüm dünyada on binleri sokaklara çıkardı. Daha sonra iklim adaleti eylemleri kitleselleşti. Sonbahara girerken ise intifadalar her yere yayıldı.

Irak’ta rejim yüzlerce kişiyi öldürmesine rağmen ayaklanma sürüyor. Bu kez Kürtler veya Sünniler değil, Şii rejime karşı Şii emekçiler ayakta. Lübnan’da tüm mezheplerden işçiler egemen sınıflara karşı birleşti. Şili işçi sınıfı devrimci marşlar söylüyor, Pinochet anayasasını tarihin çöplüğüne gönderiyor. Hong Kong’da göstericilerle polis aylardır köşe kapmaca oynuyor ve hareket hâlâ geri çekilmedi. Ekvador’da protestolar sonucu hükümet başkenti terk etmek zorunda kaldı. Haiti’de bir yıla yakındır isyan var. Katalonya’da milyona yaklaşan kişinin katıldığı eylemler ve genel grevler var. Gine’de ilk kez seçimle iş başına gelen bir devlet başkanı, 10 yıl sonra “diktatörleştiği” gerekçesiyle yüz binleri karşısında buldu. Mısır’da Sisi cuntasının karanlık perdesi kısa bir süreliğine de olsa aralandı.

Eylemler, işçi sınıfının ne kadar güçlü olduğunu bize bir kez daha gösterdi. Tarihte ilk kez insanların çoğunluğu şehirlerde yaşıyor ve ücretli emek ile geçiniyor. İşçi sınıfının öldüğünü, şekillenmesini ve gücünü yitirdiğini iddia edenlerin aksine, her yerde isyan eden halklar sonunda “grev” seçeneğini gündeme getiriyor. Şili’de milyonluk gösteriler greve dönüşüyor. Lübnan’da da öyle. İklim hareketi okul boykotlarının yetmediğini görünce işçilere “grev” çağrısı yapıyor. Sudan’da diktatörünü devirmek isteyen halk genel grev yöntemine başvuruyor. İşçilerin üretimden gelen kolektif gücü, egemen sınıfın bütün kuvvetlerini dize getirebiliyor. Bunu sadece biz söylemiyoruz; Washington Post’un haberlerinde yer verdiği bir araştırmaya göre, son 100 yılda 150 ayrı ülkedeki protestolar incelendiğinde, demokratikleşme ve sosyal adalet için modern işçi sınıfının eylemliliğinin kaçınılmaz olduğu ortaya çıkıyor.

İşçilerse yoksulluktan bıkmış durumda. Şili’de öfkeyi metro ücretlerine zam tetikledi, Lübnan’da WhatsApp vergisi. Her yerde egemenlerin “yolsuzluğuna” isyan var. Ekvador’da halk IMF programına isyan etti. 26 kişinin toplam servetinin dünyanın yarısının servetine eşit olduğu düzen, artık yönetilemiyor.

İsyanlar çok güzel ancak tek başına yeterli değil.

Gramsci’nin dediği gibi, eskinin ölmekte olduğu, ancak yeninin doğamadığı bir kriz döneminden geçiyoruz.

2011-2013 arası yaşanan mücadele dalgası, bir ölçüde kendi siyasi alternatiflerini yarattı. Ancak Syriza’dan Podemos’a bunların işçi sınıfına nasıl ihanet ettiğini gördük. Yunanistan’da Tsipras hükümeti halkın nefret ettiği memorandumları ve kesinti programlarını sürdürdü. Podemos, Katalan halkının özgürlük mücadelesine sırtını çevirip İspanyol şovenizmine kaydı. Sol reformist seçenekler “gerçekçi” olarak görüldükleri için övülmüşlerdi. Şimdi bunların yarattığı hayal kırıklığından devrimci sonuçlar çıkarma zamanı.

Troçki, “İnsanlığın tarihsel krizi, devrimci önderliğin krizine indirgenmiştir” diye yazmıştı. Bu tespiti hâlâ geçerliliğini koruyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın çeşitli yerlerinde çeşitli sol akımlar işçi hareketi içerisinde güç hâline geldiler. Ancak bunların hiçbiri, aşağıdan mücadeleyi kazanımlarla taçlandıran bir önderlik yeteneği gösteremedi. Reformizm, klasik sosyal demokrasi, neoliberal dönemde hızla liberalizmle birleşti ve en basit reform taleplerini dahi geri çekti. Stalinizm, ya SSCB’nin uluslararası ittifaklarının gerektirdiği şeyler nedeniyle veya aşamalı devrim anlayışının bir sonucu olarak, İspanya’dan İran’a, Irak’tan Fransa’ya birçok yerde devrimleri, kitle grevlerini bastırdı ve hareketlerin yenilgisine yol açtı. 

Bir yüzyıl önce Bolşevik Parti ile diğer ülkelerdeki sosyalist partiler arasındaki perspektif, deneyim ve güç farkları, milyonlarca işçinin kaderini belirlemişti. Bugün bundan da dersler çıkarmak, her yerde işçi sınıfının en mücadeleci, öncü aktivistlerini bir araya getiren devrimci partiler inşa etmek zorundayız.

(Marksist org)

Share.

About Author

Comments are closed.