3 Aralık 2020 – Adına “dava” denen acımasızlık – Ferhat Kentel

0

Ruhumuzu karartma konusunda bir yanda Covid-19, diğer yanda popülizm, şiddet, mafya, hamaset, faşizm versiyonları adeta birbirleriyle yarışıyorlar…

Arada sırada Umut Vakfı’nın derlediği bilgileri görüyorum, iç karartmak için ne isterseniz var… Sahte alkol yapıp insan öldüren yaratıklar, dükkân açtığı binanın kolonlarını kesip onlarca hayatı söndüren, kendini akıllı zanneden “girişimci vatandaşlar”… Rastgele ateş açan magandalar… Polisler gibi, çakarlarını yakınca sokaklarda, trafikte güçlü adam havasına giren, ambulans şoförlerini darbeden sokak eşkıyaları… Güvenliksiz işlerde çalıştırdıkları ucuz mülteci işçileri kurban eden, “memlekete hizmet eden iş adamları”… Karılarını, eski eşlerini, sevgililerini, tekliflerini kabul etmeyen kadınları öldüren “erkekler”; hâkimin karşısına kravatlı çıktığı için “iyi hal uygulamalarından yararlanan katil erkekler”… Öldürdükleri kadınlar “resmi nikâhlı değil diye cezası indirilenler”… Binlerce çocuğu cinsel istismara maruz bırakan insan müsveddeleri… Newroz’da gazetecilerin gözleri önünde Kemal Kurkut’u öldüren ama beraat eden, Kurkut’un annesine de alay ederek, gülerek bakan polis; öldürme anının fotoğrafını çeken gazeteci hakkında soruşturma açan yargı organları… Cezaevinde döverek insan öldüren gardiyanlar, cezaevinde yatan kanser hastalarının tedavi olmasına izin vermeyip onların ölümlerine neden olan otoriteler…
Nasıl acımasızlar! Nasıl fütursuzlar! Nasıl izansızlar!

Bunlar korkunç olaylar! Her biri bir haneye, yakınlarının kalbine ateş gibi düşüp cayır cayır yakıyor. Mesela iki çocuğun duvarları yıkıp giren panzer tarafından öldürülmesinin insanlar üzerinde yarattığı korkunç bir haksızlık ve adaletsizlik duygusunu düşünelim. Ancak sonrasında da onları öldüren polislere 19 bin lira ceza vermenin, yani canlarını kaybeden, haksızlığa uğrayan insanlarla adeta alay etmenin nasıl ezici bir etki yaratabileceğini de hayal edelim.

Bunun gibi yüzlerce örnekle her gün muhatap olan bir toplumda nasıl bir birikim oluşur? Milyonlarca insanın her gün binlerce haksızlık karşısında yaşadığı adaletsizlik ve haksızlık nasıl bir birikim yaratır? Bu nasıl bir negatif enerji biriktirir? İntihar denerek geçiştirilen Rabia’dan, panzerler tarafından öldürülen çocuklara, gece yarısı yollarda polisler tarafından çevrilip dövülen insanlara, bildiri imzaladıkları için işinden atılan, bir bankaya para yatırdı diye terörist damgası yiyen insanlara, tatbikata gittiğini zanneden ve darbeci sıfatıyla müebbet hapse mahkûm edilen askeri öğrencilerin ve bu çocukların annelerinin babalarının yaşadığı adaletsizlik duygusu nerelerde dolaşıyordur? Nasıl bir hayat yaşıyordur bu duygu? Küllenip, şıp diye bir zaman sonra yok olabilir mi? Yoksa, beynin, kalbin, derinin ve de ruhun derinliklerinde korkunç izler mi bırakır? Bu izler sonra neye yol açar?

Polisin suratındaki gülümseme, nasıl bir duygunun tezahürüdür acaba? “Çok güçlüyüm, her istediğimi yaparım” mı? “Çok suçluyum, ama suçluluk duygumu bastıracak bir yol bulmam lazım” mı? “Ablacım kusura bakma bana denileni yapıyorum, işim bu, işimi kaybedemem” mi? Ya da bunlardan çok daha öte, çok daha kötü bir şey mi? Doğrudan her şeyi ele geçiren bir kötülük mü?

Öyle görünüyor ki, kafamızda üç aşağı beş yukarı şekillendirdiğimiz “düzen” yerine başka bir “düzen”in içindeyiz artık… Peter Drucker’e atfedilen bir sözden ilham alarak söyleyelim; hep beraber iyi yaşayabileceğimiz, güven verebilecek gerçek bir düzen yok artık; bu yüzden, güven verecek bir örgüt, cemaat ya da güçlü bir ideolojiyi düzenimiz olarak kabul ediyoruz. İnanılacak gerçek ve adil bir tanrı ve saygı duyulacak insan kavramı da bulamadığımız için içeriği berbat da olsa, görünümü tanrısallaşmış referanslara inanıyoruz ve bağlanıyoruz. Bu tapma hali, memleketimizde ve dünyanın birçok bölgesinde yaşayan insanların önemli bir bölümünü ele geçirmiş durumda…

Korkunun ve gücün değiştirdiği iyi insanlar
Kötülüğün hüküm sürdüğü, adeta şeytana tapmanın normalleştiği bir zamanda iyi kalmaktan ziyade hayatta kalmak, var olmak daha acil bir mesele haline geliyor. Çok güçlü otoriteler karşısında bağımsız bir akıl ve kalp barındırmak hiç çok kolay değil. Kendi hareketlerinin entelektüelleri iken, totaliter bir aygıtın çarkları haline dönüşen “İslamcılar” akıl ve kalp kaybına örnek gösterilebilir. Özgürlüğün değil, itiraz ettikleri düzenden daha beter bir düzenin çarklarına dönüştüler… Duydukları korkuyu bastırmak için, eski zamanların taşa, puta, lidere, piramide, tapınağa inanan insanlarına dönüştüler.

İşte bir zamanlar, demokratlığın, barışın, bir arada yaşamanın şampiyonluğunu yapmış, “bir zamanların İslamcılarından” biri geçenlerde bir mafya lideri ve ona “dava arkadaşım” diyerek sahip çıkan bir parti lideri ile aynı paketin içine giriverdi. Belli ki kamuoyunda görünürlük yaratmaya çalışan ve siyaset gündeminde kontrol sağlama amacı taşıyan bir zihniyetin adamlarından biri hakkında “… Özü sözü bir, mert, delikanlı bir adam”, “Türk milliyetçisi bir dava liderine yakışan bir cevap…” gibi sözler sarfetmesi, çok belli ki, derin bir çaresizliğin eseri… Belli ki, yanlış bir laf etmekten korkuyor… Bir çok insan gibi…

Çok anlaşılır bir durum; mafyanın en önemli özelliği korkutmak değil mi? Bu korkutucu ve yasadışı özellikleri devlet için çok zengin bir imkân sunuyordu. Devlet, çeşitli işlerinde ellerini kirletmiyor ama gereken de yapılmış oluyordu. Şimdilerde ufak bir değişiklik var… Şimdiki zamanların mafyaları bu korkutucu, sert adam imajlarını cilalamak için vatan-millet söylemlerini de eklediler. Dolayısıyla denklem daha da karmaşıklaştı; korku, yasadışılık, devlet aklı, milliyetçilik, kirli işler, dava… Hepsi bir arada ama “dava” esas sihirli kelime…
Dava: İçine her şeyin doldurulabildiği bir kelime… Kimisi için bir zamanlar, inandığı değerlerle, özgürce yaşamaktı. Biraz daha sofistike olunca başkalarıyla birlikte, barış içinde yaşamak gibi anlamlar katıldı. Ama hayat başka yerlerde cereyan etmeye başladıkça, geçmişin davasından geriye sadece içi boş bir kutsallık kaldı. Daha çok cemaati hatırlatan, “biz şuyuz, unutmayalım” diyen, hizaya sokan, ihaneti falan “tespit eden” bir dava… İktidarda sıkışınca, fethedilmemiş bir yer bırakmamak farz olunca, savaşın süsünün kelimesi oldu “dava”…

İslamcılıktan gelip, kendi varlığını temsil ettiği cemaatin varlığıyla özdeşleştiren, her yeri fethetmeye soyunan, total bir iktidarın parçası olan aparatçikler için “dava” metamorfoza uğradı. Geçmişte neler dediklerini unutunca, davayı yuvarlak laflarla “İslam adına savaşmak”, “İslamcı bir devlet kurmak”, “herkesi Müslüman yapmak” gibi içinde insan, adalet, özgürlük gibi değerlerden söz edilmeyen donmuş kalıplara, iktidar ve güç söylemlerine indirgediler. Bir ezbere dönüşen bu “dava” tabii ki başkalarının davasıyla birleşti.

Eşitsiz bir toplumun içinden çıkan, tam da seçkinlik eşliğinde eşitsizlik yaratan bir toplumda fokurdayan hıncın ürettiği tepkinin davasıyla buluştular… Düşünceye değil, sıradanlığın içinde hep var olan erkekliğe ve güce dayalı bir varoluşun davası bu. En muhteşem örneklerini otoriter bir zihniyetin, şiddetle, ölümle, hamasetle hemhal olduğu Hitler, Mussolini gibi adamlarda gördüğümüz davalar.

Evet, davaysa dava… Ama içinde mafya, şiddet olan bir dava…
Bütün ezilmişliklerini cemaatleşerek aşmaya çalışan, “ben de isterim!” diyen, mafyalaşan bir dava… Bu garabetin kaynağını, tabii ki, kurtuluşu şiddette arama halini, devletten gelen, güçlü sınıflarla titreşimle, sarmal olan bir taklit döngüsünde aramak lazım. Ezilen, aşağılanan adamın somut olarak en çok gördüğü şey, şiddet. Mafyanın hammaddesinde de gördüğü şiddeti tekrar etmek var. Ama en geleneksel halleriyle; zaten bildiği akrabalık, babalık, dayılık, yeğenlik, aile gibi tutamaçlarla harman ederek… Modernliğin, ulus-devletin sofistike, ideolojik ikna teknikleri, eğitim falan yok, “görgü kuralları”, “incelik”, medenileşme teknikleri yok… En kaba haliyle, kültürel bagajında en çok olan zora dayalı usullerle kazanabildiği güçle hiyerarşinin tepesine çıktığında, İslamcılarınkine benzer bir metamorfozu o da yaşıyor. Kendi usulleri ve onu kullananların usullerinin birleşmesiyle kazanabildiği güçle televizyon ya da başka kamuoyu oluşturma mekanizmalarını ele geçirdiğinde, o alanlara –Holywood apartması- “mafya estetiği” giriyor. Ağır çekimde kanlar saçılarak Amerikan usulü duygulanımlar yaşıyoruz bu yeni medya ortamında… Modern vatandaşın yarattığı özenme duygusuna benzer bir duyguya siyah paltolu ağır abilerin yarattığı özenme duygusu karışıyor. En aşağıdayken, en yukarı çıkanların kontrol ettiği bu yeni âlem, kutsal abilerle, reislerle falan “dava” oluyor.

İnsan ürünü hınç dinleri
Acımasızlığın davası sadece bizim buralara özgü değil… Neredeyse birbirinin tıpatıp aynısı davalar var. Komplocu düşünceler insanın aklına gelmiyor değil; bu davalar tek merkezden yönetiliyor olmasın? ABD’nin başındaki adamın performansı ne kadar tanıdık mesela… Oyların sayımında hile yapıldığını iddia etmek, onun adına sokağa çıkan, çıkmakla tehdit eden silahlı adamlar, korkuyu ve bölünmeyi siyasi çıkarlara alet etmeyi bizzat siyaset haline getirmek, prompter’dan okunan konuşmalarda yapılan, “dört parmak” vesilesiyle sembolleşen “tek vatan, tek devlet, tek millet, tek bayrak” ya da onun farklı versiyonları “tek hareket, tek halk, tek aile, tek tanrı” vurguları; “yeniden büyük devlet yapacağız” ya da “imparatorluk hayalleri”, “Büyük Almanya”, “Turan”, “Büyük İsrail”…

Trumpçılar, Erdoğancılar ya da diğerleri aynı dine inanıyorlar ve çok benzer sosyolojik bir vakayı gösteriyorlar bize… Zamanın hâkim ideolojileriyle hemhal olan bir inanma biçimi bu; hırsızlıklara, yolsuzluklara, adaletsizliklere göz yuman bir inanma biçimi…

Bu inanma biçiminin tepesindeki liderler, dini siyasete alet etmiyorlar. Zaten din dediğimiz şey bu; sekülerleşmiş bir din ya da dinselleşmiş bir sekülerlik… Ya da bir insana inanır gibi tanrıya inanıyor insanlar; ya da bir tanrıya inanır gibi insana inanıyorlar. İçinde siyaset de var, ekonomi de, kapitalizm de… Esas olarak, modern zamanlarda, paraya tapan kapitalist zamanlarda, gücü korumaya çalışan milliyetçilikten beslenen seküler dinlerin kavgasının ortasındayız. Bütün bu seküler dinler, yeni kurucu mitler kurma çabası içindeler. Şehidiyle, düşmanıyla, anıtıyla, dinselliğiyle mitler… Bazı unsurları çok havada kalsa da, korkan ve bağlanmaya hazır cemaat toplumları için yeteri kadar çekicilik yaratıyor bu operasyonlar.
Bütün benzer siyasal ortamlarda benzer bir takım birikimler, benzer kültürel bir hafıza söz konusu… Daha önceki devlet pratiklerinin yarattığı travmaların inşa ettiği, tatmin olmamışlık, daha önce var olan avantajların kaybedilmesiyle ortaya çıkan yoksunluk duygularıyla oluşmuş “duygusal sermayeler” söz konusu… Bu duygusal sermayeler sadece kişisel ya da grupsal bir düzlemde, sadece kendi içine kapalı cemaatlerden oluşmuyor. Bu cemaatleri birbirine bağlayan, birbirlerinden kopuk olmalarına rağmen, birbirlerine benzeten bir ortak zemin de var.

Devlet eliyle doğru diye öğrendiğimiz her şey bir tekrardan ibaret. Bize öğretilen düşünceler, akıl yürütmeler, duygular ancak tekrarlandıkları ölçüde yaşayabiliyorlar. Farklı okumalar, farklı yorumlamalar yapsak da, hep beraber, milliyetçiliğin, gücün, paranın, şiddetin, cemaatçiliğin, “biz ve onlar” tasniflerinin rahlesinden geçiyoruz… Bütün bunlara çok inanıyoruz; derinliklerden gelen bir “davaya” kendi yorumumuzla bağlanıyoruz. Milliyetçiliğin adı var ama ne olduğu belli değil; kutsal bir referans sadece… Bilinçaltına itilmiş… Erkeklik gibi… Dinselleşmiş her şey gibi…

Bugünlerde çok paylaşılan, Hannah Arendt’ten bir alıntı, bu popülist-totaliter ortam için oldukça anlam taşıyor: “Totaliter örgütlerde herkes şefin yalan söylediğini bilir. Ama şef kaybederse hepsi kaybedeceğinden susarlar. İlke, şefin ‘yanılmazlığı’ değil ‘yenilmezliğidir’; buna olan inanç biterse totalitarizmin hayal dünyası bir anda çökecek ve gerçek kazanacaktır.”

Bu yüzden, yukarıda sözünü ettiğim, korkanların, güce tapanların, şiddetle davayı özdeşleştirenlerin “paketine” girmeyen insanlar tam da saltanat için büyük tehlike arz ediyorlar. Mesela, İslamcı hareketin içinden gelip, AKP’nin kuruluşundan beri siyasetin içinde olan İhsan Arslan gibi konuşan insanlar da var:

“Biz ülkede sistemin kendisi olduk. İlkeleri doğrusu bir kenara attık. Bizi gelecek seçimlerde hangi kesimler iktidara taşıyacak ve iktidarda kalmamızı sağlayacaksa, onlarla iş tutmayı tercih ettik.”

Yani, bizzat içeriden gelip kral çıplak diyorlar…

Çok fazla adaletsizlik var ve bu acımasızlığın altında nasıl yaşanabildiğini hayal etmek mümkün değil ama bizim tek tek akıllarımızın hayal edemediği şey, bizzat toplumun derinliklerinden dışarıya taşıyor…

(Jineps)

Share.

About Author

Comments are closed.