3 Aralık 2019 – Cemaatçilik – 3 – Ferhat Kentel

0

Geçen hafta cemaatçiliğin kısır döngüsünü anlatabilmek için, bir yanda kendini korumaya çalışan ve bir gün güçlenmeyi bekleyen ve diğer yanda egemen “makbul vatandaş” söylemine “rıza göstermiş” gibi davranan ortalama bir kimliğinin bir arada var olduklarından bahsetmiştim.

“Makbul vatandaş” projesi, ikna ve inşa edebildiği vatandaşlarla birlikte, karşısında cemaatleşen alternatifin yarattığı tehlikenin farkındadır. Dışarıda kalan cemaatlerin “uysal” gibi görünseler de, “özlerinde” değişmediklerine dair mutlak bir inanç vardır ve bu cemaatler “makbul vatandaşlık” için hep tehlike arz etmektedir. Bu yüzden makbul vatandaşlığın kendisi de bu tehlike karşısında savunmaya geçip, cemaatleşir. Artık herkes cemaattir; herkes cemaatçidir.

Herkes, başkalarının iktidara geldiği zaman, kendilerine hayatı zindan edeceğinden (başörtüsünü, Kuran’ı ya da alkolü, laik eğitimi yasaklayacağından) emindir. Bu yüzden başkaları iktidarı ele geçirmeden şimdiden onlara hayatı zindan etmek gayet normal ve meşru bir hale gelir. Gücünün yettiği yerde, kurtarılmış mahallelerde, kendi normal hayatından başka bir hayata izin vermez; gerekirse şiddete, en iyi ihtimalle sembolik şiddete başvurur.

Cemaatleşen toplumda 10 Kasımlar, 29 Ekimler, 15 Temmuzlar ya da şeyhlerin, devletin mühim şahsiyetleri ve onların koruma araçlarıyla birlikte seyreden konvoylar, kocaman siyah arabalarla mafyatik düğün alayları, bir mahallede on camiden birden desibel rekorları kıran ezanlar, velhasıl tevazu ile alakası kalmamış ve başkalarını umursamayan performansların hepsi cemaatlerin savaş tamtamlarıdır.

Cemaatleşen toplumun metrosunda, kalabalıkla güç bulan insan grupları şalvarlı ve sarıklı adama karşı “İzmir’in dağları” marşını söyler… Buna karşılık, bir başka metroda “selfie” pozisyonunda bir adam bütün vagonları “ilahiler” söyleyerek kat eder ve adeta herkese meydan okur.

Dolayısıyla Kemalizm ile İslamcılık; Kürtçülük ile Türkçülük, Alevilik ile Sünnilik ya da Elazığlılık ile Malatyalılık, Trabzonluluk ile Rizelilik, hangisinin ilk günahkâr olduğundan bağımsız olarak, karşıtlık ilişkisi içinde oluşurlar ve birbirlerini beslerler. Karşıtlık ilişkisi içinde, birbirlerine yabancılaşan kitleler ve gruplar, kendi içlerinde duyguları itibariyle benzeşirler; dışarı kapalı bir duygudaşlık inşa olur. Bu cemaatler, benzer “duygusal pratikler” yaşayarak, başkalarına karşı adeta bir saf oluşturarak “duygusal sermaye” biriktirirler. Bu birikim ise birbirlerinin duygularına tamamen yabancı, ötekilerinin acısını duymak bile istemeyen “duygusal cemaatler”in oluşmasını beraberinde getirir.

Bu yüzden ötekilerinin iktidara gelmesinden ödleri kopar; bütün toplumun kendileri gibi olmasını isterler ve kendileri gibi olmayanların “yok olması” en çok istedikleri şey haline gelir.

Cemaatleşmenin içerdiği en trajikomik sonuçlardan biri de saçmalamak ama bunun cemaat tarafından saçmalama olduğunun farkına bile varmamaktır ya da farkına varılsa bile söz konusu olan şey zaten bizim kendi cemaatimiz olduğu için “saçmalık bu!” dememek ve sesini çıkarmamaktır. 

Cemaat saçmalığı, insanlar intihar ettiği zaman, bunun sebebini “siyanüre kolay erişilmesine” ya da “intihar haberlerinin medyada yer alarak özendirici etki yaratmasına”, ya da gayet “akademik” ünvana sahip birisinin intiharın “nedenini” dini inanç eksikliğine bağlayabilmesidir. Cemaat saçmalığı camilerden “ne kadar acı çekerseniz çekin, yoksul olursanız olun; sakın ola ki, isyan etmeyin” hutbeleri verilmesidir.

Kısaca her türlü cemaatçilik insanın kendisine ve başkalarına karşı yabancılaşmasıdır.

(Bir Yol)

Share.

About Author

Comments are closed.