3 Temmuz 2020 – Misyonerlik ve Hıristofobi – Ohannes Kılıçdağı

0

İktidar sözcüleri ve onların toplumdaki karşılığı olan kesimler sık sık Batı’daki İslamofobiden bahsederler ki ‘Batı’ diye adlandırılan ülkelerde, yerden yere ve zamandan zamana şiddeti, kapsamı, etkisi değişmekle birlikte, bir İslamofobiden bahsetmek gerçekten de mümkündür. Öte yandan, aynı kişiler, Osmanlı-Türk tarihinin, siyasetinin ve toplumunun temel özelliklerinden olan Hıristiyan(lık) fobisinden (Hıristofobi), hatta düşmanlığından hiç bahsetmezler. Halbuki, Hıristiyanlık inancına, onun sembollerine ve nihayet mensuplarına karşı çok çok uzun zamandır bu topraklarda bir nefret olduğu çok açıktır. Üstelik, Anadolu, Hıristiyanlığın doğum yeri değildir ama ilk evidir desek yeridir. Gelin görün ki, bugün genel nüfus içindeki payları binde bir mertebesindedir – üstelik, 20. yüzyıl başında %20-25 arasında iken. İşte, bu topraklardaki Hıristiyanları ‘çok başarılı’ bir şekilde temizlemiş bir ülke olan Türkiye’nin yöneticileri, kendi gözlerindeki merteği görmeden İslamofobi konusunda ferah ferah konuşurlar. 

Kiliselere son zamanlarda artıyor gibi görünen saldırılar bir yana, bu Hıristofobinin son örneklerinden birini geçen hafta Agos’ta okuduk. Protestan Kiliseler Birliği Basın Sözcüsü Soner Tufan’ın aktardığına göre, geçen sene ve bu sene şu âna kadar toplam 60’a yakın Protestan, “millî güvenliğe tehdit” gerekçesiyle sınırdışı edilmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi haklarında herhangi bir mahkeme kararı, yani ispatlanmış bir suçları olmadan bu yola gidilmiş. En büyük suçlama, bu kişilerin misyonerlik yapması. Her Protestan veya Hıristiyan’ın misyoner olmadığı gerçeği bir yana, misyonerlik kendi başına nasıl bir suç olabiliyor? Sonuçta, misyonerlik dediğin X dininin ‘ne kadar güzel, ne kadar doğru’ olduğunu anlatmak. Beğenen seçer, beğenmeyen döner gider. Yok, o dinin yayılmasında cebir, şiddet, tehdit, şantaj gibi yöntemlere başvuruluyorsa, bunlar hangi amaçlarla yapılırsa yapılsın ceza kanununa göre zaten suç. Dolayısıyla, orada da suç misyonerlik değil, bu gibi yöntemler olur. Onu da kimse “Kovuşturmayın” demez. 

Öteden beri, misyonerlik iddiası, Türkiye’deki Hıristofobinin önemli bir bileşeni olmuştur. Üstelik, bu sadece İslamcı çevrelerden gelen bir tavır veya politika olmadı hiçbir zaman. Belki onlardan da fazla, ulusalcı çevreler bunun taşıyıcısı ve yayıcısı oldular. Ecevitler’in misyonerlik karşıtı ifadeleri, ordunun yani Millî Güvenlik Kurulu’nun ‘misyonerlik tehlikesi’ hakkındaki raporları hâlâ hafızalarda. Bunları duyanlar, okuyanlar memleketin %51’inin yarın Hıristiyan/Protestan olmak üzere olduğunu zanneder ama misyonerlik faaliyeti sonucunda Hıristiyan/Protestan olanların sayısı, yalnız şimdi değil, Osmanlı zamanından beri bir avucu geçmemiştir.

Bu arada, misyonerliği başkası yaparsa kötüdür; Müslüman Türkler yaparsa iyidir. Hatta onların yaptıkları iş aynı da olsa, adı misyonerlik olmaz. Üç sene kadar, evvel İslamcı cenahın yazarlarından İsmail Kılıçarslan, beyaz bir erkeğin –ki Türk olduğunu anlıyoruz– muhtemelen Afrika’da bir yerlerde siyah bir kadının kovanın içinde yıkadığı siyah bir çocuğun başına su dökerken çekilmiş fotoğrafına atfen Twitter’da şöyle yazmıştı: “Şeker gibi bir fotoğraf bu yahu. Neydi o cümle: Türk’ten misyoner olmaz, arkadaş olur” (Bu kadar meşhur bir cümle olduğunu bilmiyordum.). Şunu mu anlamalıyız?: Türkler misyonerlik yaparsa sadece iyilik için yaparlar, diğerleri yaparsa ya kendi dinlerini yaymak ya da ‘emperyalist çıkarlara hizmet etmek’ için yaparlar. Gerçi, birkaç hafta evvel de Alev Alatlı, aynı sosyal medya ortamında “Türkiye’nin dünyaya misyoner gönderme zamanıdır” diye yazdı. Türkiye’nin dünyaya göndereceği misyonerler ne yapacaklar, neyi yayacaklar bilmiyorum. Onlara misyoner mi yoksa ‘arkadaş’ mı deneceği konusunda da, artık Kılıçarslan’la Alatlı aralarında anlaşsınlar. Ama Alatlı’ya ve onun gibi düşünenlere şunu sorabiliriz: Madem misyonerlik olabilir, yapılabilir bir iş, neden Türkiye’de misyonerlik yapanlar öldürülüyor, sınırdışı ediliyor? Üstelik, 150 senedir…

Türkiye’de misyonerlik içi en çok boşaltılmış ve en çok şeytanlaştırılmış konulardan biri. Öyle ki, bugünün baskıcı, şoven anlayışını destekleyen bir millî tarih miti hâline gelmiş. Kafalarda şeytanlaştırılmış ve tek tip bir misyoner ve misyonerlik algısı var. Halbuki, Osmanlı’da misyonerler dediğimizde gayet heterojen ve karmaşık bir gruptan, üstelik 100 yılı aşkın bir tarihten ve en az üç kuşak misyonerden bahsediyoruz. Osmanlı’da misyoner dediğimiz kişiler, bir elinde İncil, bir elinde haç gezen insanlar değillerdi sadece. Uzun konu, burada tüketmemiz mümkün değil ama şu kadarını söyleyeyim: Misyonerlerin, özellikle de Amerika kökenli, American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) misyonerlerinin, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’da giriştikleri eğitim, sağlık ve sosyal yardım faaliyetleri Müslüman-Hıristiyan ayırmaksızın birçok kimseye hizmet götürüyordu. Örneğin, Antep’teki ilk modern tıp eğitimi almış doktor, Amerikalı bir misyonerdi: Fred D. Shepard. Hastaneler, okullar, yetimhaneler… Bu kimselerin Anadolu’da kurdukları eğitim ve sağlık kurumları, verdikleri hizmetle, sağladıkları fiziksel altyapıyla, oluşturdukları bilgi birikimiyle büyük bir şans ve fırsattı. Devam edebilselerdi Anadolu’nun başka bir tarihinden bahsediyor olurduk bugün. Ama daha fazla Müslüman, daha fazla Türk olmak uğruna yerle yeksan edildiler, onların temizlenmesi de ‘Hıristiyan temizliği’nin bir parçasıydı. Geriye de ‘%100 Anadolu irfanı’ kaldı.

(Agos)

Share.

About Author

Comments are closed.