30 Aralık 2017 – Çözüm sürecinde sivil toplum kuruluşları

0

Vahap Coşkun

Savaş tamtamlarının çalındığı ve şiddetin dozunun alabildiğince yükseldiği günlerde, değerli dostum ve meslekdaşım Cuma Çiçek ile birlikte, Barış Vakfı adına bir rapor kaleme aldık. Dolmabahçe’den Günümüze Çözüm Süreci: Başarısızlığı Anlamak ve Yeni Bir Yol Bulmak başlığını taşıyan bu raporda, sürecin mimarisindeki aksaklıkları tartıştık ve barışın önündeki engelleri göstermeye çalıştık. Raporumuza göre; demokratik mekanizmaları ve müzakereleri dışlayan, şiddet ve güvenlik eksenine sıkışmış bir anlayış üzerinden çözüme varılamazdı. Geçmişte defalarca tecrübe edilen bu çıkmaz yoldan bir an önce kurtulmak ve yeni bir yol aramak gerekiyordu. Raporun gayesi de, “barış” ile “çözüm” kavramlarının yeniden kamusal dolaşıma sokulmasına ve bazı öneriler geliştirip barışa giden yolun taşlarının döşenmesine mütevazi bir katkıda bulunmaktı (http://www.barisvakfi.org/tr/nisan.pdf).

Çiçek, bu çalışmanın devamı niteliğinde yeni bir rapor daha hazırladı. 2013-2015 Çözüm Süreci’nde Sivil Toplum Kuruluşları isimli bu rapor, başlığından da anlaşılacağı üzere, STK’larda yoğunlaşıyor. Raporun başlıca iki hedef güttüğü söylenebilir. Birincisi, çözüm sürecinde insiyatif alan ve barışın oluşturulması için çaba harcayan STK’ların pozisyonlarının ve kapasitelerinin tahlil edilmesidir. İkincisi, STK çalışmaları için öneriler geliştirmek; böylece STK’ların yeni barış arayışları ve süreçlerine daha etkin bir şekilde nüfuz etmesine yardımcı olmaktır (http://www.barisvakfi.org/2017_turkce_rapor.pdf).

“Güçlü devlet, zayıf sivil toplum”

Diyarbakır, Van, Ankara ve İstanbul’da toplam 45 STK temsilcisi ve üç uzmanla derinlemesine mülâkatlar yaparak hazırlanan bu çalışma, çatışmaların çözülmesinde sivil toplum kuruluşlarının önemli bir işlevi olduğunun altını çiziyor. Çünkü uzun bir süreye yayılan ve topluma birçok alanda yıkım getiren bir çatışmadan, salt tarafların eliyle çıkmak son derece güçtür. Selâmete çıkabilmek için farklı kesimler arasında diyalogu mümkün kılmak, çözüm fikrini topluma ulaştırmak ve bunun toplumda kabul edilmesini sağlamak, çeşitli düzeylerde müzakere, temsil ve arabuluculuk mekanizmaları kurmak gerekir. Bu meyanda rapor, STK’ların barışın tesisinde oynayabileceği yedi rolün altını çiziyor:

Vatandaşların korunması;
İzleme ve hesap verebilirlik;
Savunuculuk ve kamusal iletişim;
Grup içi sosyalleşme ve barış kültürü;
Çatışmaya duyarlı bir toplumsal birliktelik;
Arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık;
Doğrudan hizmet sağlama/sunma.

Elbette tüm bu alanlarda STK’ların başarı düzeyini etkileyecek (ülkedeki STK kültürü, STK’ların siyaset ile bağlantıları, STK’ların potansiyelleri ve kapasiteleri, ülkedeki özgürlük ve hukuk seviyesi vb) birçok faktör sayılabilir. STK’lar toplumsal yaşama nüfuz ettikleri ve güçlü oldukları nisbette, herhangi bir çatışmanın sulha evrilmesine katkı sunabilirler.

Gelgelelim, Türkiye’de bu bakımdan STK’lar için yürek ferahlatacak bir tablo yok. Sivil toplum alanı sınırlı; STK aktörleri güç sahibi değil. “Güçlü devlet” düşüncesi son derece canlı; kendini her daim yeniden üretebiliyor ve toplumda kabul görüyor. Buna mukabil sivil toplum oldukça zayıf ve STK temsilcileri bu zayıflığı dayandırdıkları çok sayıda nedene değiniyor:

STK’ların siyasi olarak kutuplaşmaları ve gettolaşmaları;
Kurumsal deneyim eksikliği;
Kurum içi demokratik değerlerin ve karar süreçlerinin yeterince gelişmemiş olması;
STK’ların bölgesel yarılmaları.

Siyasetin gölgesindeki STK’lar

Raporda STK’ların sorunları bahsinde altı çizilen bir husus da, STK’lar ile siyaset arasındaki angajman ilişkileridir. Raporda görüşülen STK temsilcilerinin kahir ekseriyeti, Türkiye’deki STK’ların kahir ekseriyetinin siyasi saiklerle hareket ettiğini belirtiyor. Buna göre, siyasetin gölgesi her daim STK’ların üzerinde; STK’lar siyasetin diliyle konuşup yakın oldukları partinin önceliklerine göre hareket ediyor. Siyaset bir nevi “üst merci” gibi düşünülüyor; bu nedenle STK’lar onların kavramlarıyla konuşuyor ve bir özgünlük üretemiyor. Van’daki bir STK temsilcisi, STK’ların siyasete bağlılıklarını şöyle resmediyor:

Türkiye’de ne yazık ki sivil toplum, siyasal oluşumların, ideolojilerin birer uydusu halinde örgütleniyor. Yani herkes kendi sivil toplum alanını yaratı­yor. Dolayısıyla […] halkın karar alma mekanizmalarına doğru, tarafsız, ob­jektif katılımını sağlayacak bir sivil toplum gelişmiyor. Hâlâ da bu sıkıntının olduğunu düşünüyorum açıkçası. … (S)ivil toplum ne yazık ki, güç odakla­rının etrafında dönen birer uydu olmanın ötesine geçemedi ve herkes uy­dusu olduğu dünyanın ya da siyasal görüşün argümanlarıyla hareket eder hale geldi. Bu da onların ortak hareket etme imkânını ortadan kaldırdı. Aynı siyasal partilerin birbirleriyle olan çekişmelerini ve rekabetlerini kendi alanlarında yaşar hale geldiler. Ve nihayetinde öyle bir hale geldi ki, sivil toplum siyasi partilerin rekabetinin bir adım ilerisine geçti. Çok ciddi çatışmalara bile girdiler. (s. 27-28)

STK ile siyaset arasındaki bağlantıyı çözüm sürecinde de görmek mümkün. Sürecin içinde yer alan STK’lar, AK Parti ile PKK-HDP’yi merkeze alan bir lobiciliğe ve savunuculuğa ağırlık verdiler ve bu iki odaktan yakın olduklarını ön plana çıkarmaya gayret ettiler.

STK’ların artısı ve eksisi

2013-2015’de STK’ların sürece sınırlı bir katılımı oldu. “Sınırlılık” iki sebepten kaynaklandı: Bir taraftan sürecin yapısı, STK’ların aktif ve yoğun katılımına elverişli değildi. Süreç, kamusal denetime imkân vermiyordu. Kontrolün tamamen kendi ellerinde olmasını istemelerinden olsa gerek, taraflar STK’ları süreçten uzak tutuyorlardı. STK’ların sürece dâhil edilmeleri, çoğu kez “dostlar alışverişte görsün” kabilindendi.

Diğer tarafta ise STK’ların kendi açmazları vardı. Genel olarak STK’lar aşırı politik ve tarafgir bir kimliğe sahipti. Çatışma çözümü ve toplumsal barışın inşası konusunda STK’ların yeterli bilgi ve hazırlıkları yoktu. Toplumla güçlü bağlarının olmaması, STK’ların tesir gücünü asgariye indiriyordu. CHP’ye yakın STK’lar sürece mesafeli yaklaşıyordu. Ülke genelinde örgütlenmiş bazı büyük STK’lar da topa girmekten imtina ediyordu.

Ancak bu sınırlı katılıma rağmen STK’ların sürece katkıları da oldu. Kürt meselesinin kamusal alana taşınması, birçok kesimin ilk defa Kürt meselesini bu derece yoğun tartışmaya başlaması ve çözümün genel kabul gören fikre dönüşmesinde, STK’lar pozitif bir işlev gördü. Buna mukabil STK temsilcileri raporda; barışı toplumsallaştıramadıklarını, barışı yerelleştiremediklerini, farklı toplumsal grupların birlikteliğine odaklı çalışmalarda siyasal ve bölgesel gettoları aşamadıklarını belirtiyor; bunu STK’ların “eksi” hanesine yazıyorlar.

Barış umudu

STK temsilcileri yeni bir çözüm süreci noktasında ümitvarlar, zira demokratik müzakere ve uzlaşı dışında bir çarenin olmadığını düşünüyorlar. Ancak masanın tekrar kurulmasının şimdilik güç olduğunu söylüyor ve mümkün olan en yakın tarih olarak 2019’a işaret ediyorlar. 2019 Türkiye’de seçim yılı; STK temsilcilerine göre ülkenin içinden geçtiği siyasi türbülans 2019’da seçimlerin yapılmasıyla sona erebilir, diyalog ve müzakere kapısı aralanabilir.

Eğer yeni bir süreç başlarsa burada asıl yük siyasilere düşecek. Bununla birlikte, sivil toplumun da yerine getirebileceği ve aslında getirmesi gereken hayati fonksiyonlar olacak. Çiçek’in çalışması, böyle bir rol üstlenmeyi düşünenlere hem vazifelerini hatırlatıyor, hem de tatbik edebilecekleri bir yol haritası sunuyor.

Bu yazı Kürdistan24 web sitesinde yayınlanmıştır.

Share.

About Author

Comments are closed.