30 Kasım 2019 – Cemaatçilik – 2 – Ferhat Kentel

0

Geçtiğimiz günlerde Ahmet Altan serbest bırakılıp, sonra tekrar cezaevine konunca memleketimizin cemaatçiliği bir kez daha su yüzüne çıktı. Türkiye’de darbeciliğe karşı en güçlü seslerden biri olan Ahmet Altan, içeri atılırken, cemaatçi tepkiler veren birileri de bu işten çok memnun görünüyorlardı. Gerekçeleri de çok hazırdı; “çünkü Ahmet Altan, Balyoz ve Ergenekon gibi davalarda ‘Taraf’ olmuştu”…

Bugün Ahmet Altan’a karşı bütün iktidar koalisyonu birleşmiş durumda; Kemalist, ulusalcı, İslamcı görünümlü devletçiler ve en nihayetinde devleti en derinlerinden temsil edenler, hepsi kendi başına “cemaat” olan bu kesimler, çıkarlarının kesiştiği yerde bir üst cemaat olarak, hep beraber Ahmet Altan’ı ellerinden gelen her yolla linç etmeye çalışıyorlar.

Cemaatçi yapılar, daha üst totaliter yapılara karşı koyabilme ya da onların baskı ve zulmünden korunabilme potansiyeli taşısalar da, gene de içindeki bireyler kendi başlarına olamayıp, ancak cemaatin çimentosu ve onun en tepesindeki “ulu” kişiler ya da örgütler sayesinde var olabiliyorlar. 

Bugün memlekette bu kadar yaygın olan cemaatçiliğin kökenleri Osmanlı’ya gider ve Türkiye Cumhuriyeti’nde devamlılık arz eden bir biçimde, neredeyse hiç eksik olmamış otoriter zihniyet ve onun bazen neredeyse toplumun çok büyük çoğunluğunu ele geçiren totaliter pratikleri karşısında yeniden üreyebilmiştir. Bir bakıma hem otoriter pratikler karşısında içe kapanarak korunmayı sağlayan cemaatçilik, diğer yandan hâkim otoriter paradigmadan da beslenerek, ona benzemiştir. Dolayısıyla, bir kısır döngü içinde iktidarı “ele geçiren” gruplar, devletin de kendisini çok rahat bir şekilde yeniden üretmesi için uygun bir zemin hazırlamışlardır. Başka bir deyişle, cemaatler devlete benzerken, devlet de irice bir “cemaatçi-devlet” olmuştur.

Örneğin, bir sosyal hareketin –oldukça deforme olmuş- bir uzantısı olan AKP, devletin içinde girdikten sonra, devlete benzemiş ve bugünkü eylemlerini, sorgulanamaz bir halde yapabilmek için, ilk önce medyayı ele geçirmeye soyunmuştur. Bu muhtemelen AKP’nin en büyük başarısıdır. Bu sayede, toplumun farklı köşelerinde muhalif sesler çıkaran sayısız insan, hareket, grup ya da partiler olmasına rağmen, medyanın totaliter bir cemaat şeklinde organize olması yüzünden, bütün bu alternatif sesleri duymak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Ya da alternatif sesler, ancak o sesin çıkmasına neden acıların ve mağduriyetlerin düştüğü yerde dile gelebilmekte; merkez cemaatçiliğin uysallaştırılmış müridleri, sorgusuz sualsiz, şeyhlerinin ne kadar çok tapınılacak bir şeyh olduğunu “zikir” etmektedirler.

Ancak cemaatler karşılıklı olarak birbirlerini beslerler. Türkiye’nin kurucu iradesi çağdaş-batılı bir vatandaş profilini dayattığı zaman (bu dünyanın ve de gelmiş geçmiş tüm zamanların en ideal vatandaş tipi olsa bile), kültürel sermayesi farklı olan kitlelerin kendilerini saldırı altında hissetmeleri kadar normal bir şey olamazdı ve sonuçta da çok farklı kesimler, cemaatleşerek kendilerini korumaya aldılar ya da ikili bir sosyal hayata girdiler. Bir yanda, yeraltına inmiş, kendini korumaya çalışan, kendini değişmemeye vakfetmiş, bir gün güçlenmeyi bekleyen bir kimlik; diğer yanda egemen “makbul vatandaş” söylemine “uyum sağlamış”, “rıza göstermiş” gibi yapan totaliter ortalamanın kimliği…

Bu durum aslında toplumumuzda bitmez tükenmez bir kısır döngünün dinamiğine dair de ipucu veriyor.

Buradan sonrasını haftaya devam edelim…

(Bir Yol)

Share.

About Author

Comments are closed.