4 Aralık 2019 – PISA’nın söylemedikleri – Şafak Ayhan

0

“Kitlesel okul eğitiminin amacı, vatandaşı ve işçiyi modern sanayi devleti için yetiştirmektir.”

Joel Spring

Milli Eğitim Bakanlığı’nın aslında hiç de açıklanmasını istemediği, açıklanır açıklanmaz gündemi değiştirmek veya pembe tablolar çizmek için kendince hakkında avutucu senaryolar yazdığı PISA 2018 sonuçları açıklandı. 

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) hazırladığı ve açılımı ‘’Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’’ olan PISA, örgün eğitime devam eden 15 yaş grubundaki öğrencilerin topluma tam katılımı için önemli görülen bilgi ve becerileri ne ölçüde edindiği değerlendirmeye alıyor. PISA programı, ilk kez 2000 yılında uygulanmaya başlanmış her üç yılda bir olan bu değerlendirme sürecine Türkiye, ilk kez 2003 yılında katılmıştır.

Bu değerlendirme kapsamında öğrencilerin matematik ve fen bilimleri okuryazarlığı ile okuma becerilerinin yanı sıra, küresel becerileri, okul ortamları, mesleki beklentileri ve ailelerine dair verileri de yer alıyor. Dolayısıyla sadece ezberi ölçmeyen, bilgiyi gerçek hayatta kullanabilmeye dair eğitim sistemini teşvik etmeye yönelik bir değerlendirme söz konusu. Öğrenilenler ile gerçek hayat arasındaki bağın nasıl bir ilişkide olduğunu bizlere gösteriyor.

2018 araştırmasının sonuçları

PISA değerlendirmesine bu sene OECD üye ülkesi olan Türkiye’den 15 yaşındaki 884.971 öğrenciyi temsilen 6890 öğrenci, 186 okul katıldı. Araştırmaya dâhil edilecek okul ve öğrenciler, OECD tarafından rastgele belirleniyor. Öğrencilerin başarısını değerlendirmek üzere, çoktan seçmeli, karmaşık çoktan seçmeli, açık uçlu, kapalı uçlu gibi farklı soru türleri kullanılırken, sonrasında öğrencilere anket uygulanıyor.

2018 yılında uygulanan PISA sonuçları açıklanınca şöyle bir tablo ortaya çıktı: Türkiye, 37 OECD ülkesi arasında okuma becerilerinde 466 puanla 31’inci, matematik okuryazarlığında 454 puanla 33’üncü, fen bilimlerinde ise 468 puanla 30’uncu oldu. Milli Eğitim Bakanlığı hemen 2015 sonuçlarına yönelik 2018’in bir kıyaslamasını yaparak pembe tablolarını, sistemin en büyük savunucuları olan medya kanallarına iletti. “2015 ‘e göre biraz daha iyiyiz, biraz daha üst sıralara çıkmışız bu bir iyileşme, Finlandiya gerilemiş biz ilerlemişiz, demek ki çalışmalarımız meyvesini veriyor” diyerek ‘her şey çok kötü değil bakın eğitimde iyileşme var’ masallarına inandırmaya çalışıyor. Bizler biliyoruz ki okullar toplumsal hayatın bir yansımasıdır. Okullarda öyle pembe tabloların yerini toplumsal gerçeklikler alıyor. Okullar, babası asgari ücrete mahkûm edilen, annesi ev temizliklerine gitmek zorunda kalan, kardeşleriyle günlük 3 lira harçlığı paylaşmak zorunda olan, anadilini konuşamayan -eğitimini alamayan çocuklarla dolu, ülkesini savaştan dolayı terk etmiş okul dışında ‘küçük elleriyle ürüne zarar vermeden daha iyi sebze topluyor’ denen Suriyeli göçmen çocuklar da bu iğrenç sistemin görünürde ‘’eğitim’’ alabilen son mağdurları.

ABİDE’den ne çıkmıştı?

MEB geçen yıllar PISA’ya alternatif bir uygulama başlatmıştı. Yerli PISA olarak bilinen: ABİDE. Sonuçta PISA “dış güçlerin, Türkiye’nin yıllardır gelişmesini ve büyümesini engellemeye çalışanların bir uzantısı olan, kökü dışarda olan bir uygulama” olabilirdi, tedbirli olmakta fayda vardı ve ABİDE adı verilen uygulama hayata geçirildi. Abide’nin ilk sonuçları ise oldukça vahimdi. PISA’yı mumla arar olduk. 8. sınıf öğrencilerinin yüzde 16’sı dört işlem yapamıyor. 4 öğrenciden birinin Türkçe bilgisi, temel ve temel altı seviyedeydi. Türkiye genelinde 4. ve 8 sınıf öğrencilerine yönelik yapılan testlerde detaylı sonuçlar şöyleydi:

*Öğrencilerin yüzde 85.8’si orta ve alt, yüzde 53’ü ise temel ve temel altı düzeyde matematik bilgisine sahip. Yüzde 16,4’ü, dört işlem sorularını çözemiyor, basit hesaplamalar yapamıyor.

*Türkçe ‘de ise öğrencilerin yüzde 66,1’i orta düzey ve altında bu öğrenciler, deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.

*Fen bilimlerinde öğrencilerin yüzde 86’sı, sosyal bilimlerde yüzde 65, 3’ü orta ve alt düzeyde. Yüzde 39, 8’i vücuttaki organların görevini bilmiyor, her 4 öğrenciden biri harita okuyamıyor iki farklı olay arasında bağ kuramıyor.

*İlkokul 4. Sınıfların raporunda da ise Türkçe ‘de öğrencilerin yüzde 27,9’u, matematikte yüzde 39,9’u, fen bilimlerinde yüzde 37,5’i ve sosyal bilgilerde yüzde 29, 7’si temel ve temel altı seviyede.

Her seçim sonrasında eğitim camiasında  ve velilerden  acaba yeni Milli Eğitim Bakanı kim olacak? Eğitimi düzeltecek mi? Her sene müfredat ve sınav sisteminin değişmesi ne zaman bitecek gibi sorular duyarız. Bu sorular problemlere geçici çözüm arayacak cinsten sorulardır. Sorunu ortadan kaldırmaya yönelik sorular değildir. Sorunu sistemin temelinde görmeyen anlayış reformlarla, ufak kandırmacalarla eğitiminin düzlüğe çıkacağına inanmakta. Konuşulması gereken partiler ve gelip giden hükümetler değil kapitalist eğitim anlayışıdır. Kapitalizmin eğitime bakışı ve eğitimini, diğer hizmet kollarında olduğu gibi “emek gücünü satmak zorunda bırakılan çocuklar” yetiştirmek üzerinedir. 

Raporlarda yazılmayanlar

MEB yetkilileri açıklanan PISA sonuçları üzerine bakanlığın diğer birimlerinden onlarca rapor talep edecekler bu sonuçlarına istinaden. Bu sömürücü, rantçı sistemde yukarıya sunulacak olan raporlarda asla şunlar yazmayacak:

*Okulların temel ihtiyaçları karşılanmıyor. Savaşlara, silaha bütçeden milyarlarca lira para ayrılmamalı bu paralar eğitime aktarılmalı. Anaokulu zorunlu eğitime tabi olmalı çocuklarına anaokuluna gönderecek olan ailelerden binlerce lira para talep edilmemeli( ulaşım ve yemek için). İlkokul ve ortaokullara devlet tarafından 1 lira bile ödenek gönderilmiyor. Okul aile birlikleri olarak bilinen kurumlar resmen sermayedarların kirli işlerini aklatan bir yapılar gibi paraya odaklı çalışıyor.

*Açlık sınırının altında yaşayan ailelerin çocukları için; okul aslında bir eğitim alma, hayata hazırlanma yeri değil, erken başlanan çalışma hayatından birkaç saatliğine kurtulma alanları.

*Doğudan gelen binlerce mevsimlik işçi çocuk bir sene içinde 3-4 okul değiştirmek zorunda kalıyor.

*Anadillerinde eğitim alamayan çocuklar tabi ki PISA değerlendirmelerinde ‘’okuduklarını anlamada’’ sıralamada sonlarda yer alacaklar. Batı illerinde ders üniteleri çoktan biterken Kürtlerin yaşadığı yerlerde bölgede birçok çocuk Türkçe öğrenemiyor. Oysa anadilde eğitim ikinci bir dilin öğrenilmesini oldukça kolaylaştırdığı bilimsel olarak ortaya konmuş bir olgu.

*Okullarda yapılan tüm eğitim etkinlikleri sadece kâğıt üzerinde “dostlar pazarda görsün” mantığıyla yapılıyor. Yerel yöneticiler okulları sadece egolarını tatmin edecekleri, sosyal medyada fotoğraf paylaşacakları yeri geldiğinde öğretmeni azarlayabilecekleri bir ortam olarak görüyorlar.

*Büyükşehirlerde merkezi okulların sınıf mevcutları 45-50 civarında.

*Eğitim ideolojilerin arka bahçesi konumunda eleştirel ve sorgulayıcı bir eğitim yerine kanıksanmış, tartışılamaz, eleştiri getirilemez, milliyetçi ve ırkçı söylemler müfredatın temel yapı taşlarını oluşturuyor. 

*Siyasi hegemonya geçmişten bu yana eğitimi bir “toplumsal laboratuvar” olarak görüyor. İşbaşına gelen her iktidarın ilk el attığı iş öğrencileri kendi ideolojik tornasından geçirmek.

*Eğitimcilerin büyük bir kısmı bankalara borçlu bir şekilde yaşamlarını en asgari şartlarda sürdürmeye çalışıyor.

*Gelecek kaygısı öğretmenden öğrenciye kadar eğitimin her alanında oldukça yoğun bir şekilde hissediliyor. Öğrenciler ne kadar başaralı olurlarsa olsunlar “torpil” bulamadıkları sürece bir şeylerin gerçekleşebileceğine asla inanmıyorlar. Eğitimciler ise sendikaya üyeliğin ihraçlarla sonuçlandığı yaratılan korku imparatorluğunda bir şeylerin dile getirilmesini bile sakıncalı olarak görüyor.

*Türkiye’de yaşayan henüz “mutlu olma şerefine erişememiş” olan tüm “ötekilerin”  ve onların çocukları ırkçılığı çok ağır şartlarda okul sıralarında deneyimliyor. Suriyeli çocuklar yeni kurbanlar. Öğretmenden, sıra arkadaşının velisinden, yaşadığı mahallede maruz kaldığı ayrımcılık oldukça üst seviyelerde.

*Çocukların babaları, annenleri yoksulluktan sefaletten dolayı intihar ediyor.

*Eğitim sistemi piyasaya odaklı ve rekabete dayalı olmasından dolayı öğrenciler arasındaki fırsat eşitsizliği en üst düzeye çıkmıştır. Özel okullara yönelik teşviklerin artması, eğitim sermayedarlarının avuçlarını okşamasına sebeptir. Sistem tarafından ataması yapılmayan açlığa terk edilen bir milyon öğretmeni ucuz iş gücü olarak çalıştırmasına fırsat yaratmıştır. Bir özel okul veya dershane öğretmeni asgari ücret karşılığında günde 10 saate yakın çalıştırılmaktadır.

Kapitalizmin yaratmış olduğu rekabete, güce, sermayeye, paraya dayalı bu toplumsal düzen değişmedikçe yukarıda sıraladığımız “eğitim raporunun” yerine gerçeklikten oldukça uzak, her şeyin tozpembe göründüğü, polyannacılık oynanmaya devam ettiği tablolarla karşı karşıya kalmak zorunda olacağız.

PISA raporunda oldukça önemli bir detay var aslında. Tabi ki bu detay gerçeklikleri görmek isteyen, yüzleşmek cesaretine sahip olanlar için önemli. Raporda Türkiye adına katılım gösteren okullar ve bu okulların sosyo-ekonomik durumları bize yoksul ailelerin çocukları ile avantajlarının daha iyi olduğu ailelerin çocukları arasındaki farkı gösteriyor. “Türkiye’de sosyo-ekonomik olarak avantajlı öğrenciler dezavantajlı olanlara göre okuma alanında 76 puan daha fazla almıştır. Türkiye’de avantajlı öğrencilerin yüzde 9’u, dezavantajlı öğrencilerin yüzde 1’i okuma becerilerinde yüksek başarı göstermiştir. Bu durum Türkiye’deki gelir adaletsizliğinin ve sınıfsal eşitsizliğin PISA sonuçlarına somut bir şekilde yansıdığını göstermektedir.” (Eğitim-Sen PISA 2018 değerlendirmesinden) Yoksullarla zenginlerin çocukları aynı müfredattan eğitim görüyorlar ancak PISA ‘ya göre neden ekonomik durumu daha iyi olan ailelerin çocukları okuma alanında daha iyiler. Zekâ genetik bir faktör öğrenmede ama yoksulluk da mı genetik acaba? Eğitim değerlendirmeleri sosyo-ekonomik olmadığı sürece, toplumun sınıflara bölünmüş halinin eğitime sirayeti göz önüne alınmadığı sürece PISA’ da Abide’de de veya başka bir eğitim değerlendirmesi de bu tarz sonuçlar verecektir. Sorun çocuklarda değil sorun sistemin ta kendisindedir. Kapitalist üretim ilişkilerinin belirlediği eğitimin sonuçlarıdır bunlar. 

Nasıl bir eğitim?

Marx’ın “maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır’’ sözü adeta PISA sonuçlarının en kısa değerlendirmesidir.

Hiçbir ideolojiden beslenmeyen, bilimsel eğitimini kendisine rehber edinmiş, putlaşmış değerleri yıkarak olaya başlayan, içselleştirilmiş düzenli inançlar sisteminin tahakkümünde olmayan, içerisinde ekoloji eğitiminden, cinsel eğitime kadar şu an müfredat dışı eğitim olarak görülen bu eğitimleri temel dersler seviyesine çıkartan, evrensel bilgi birikimi sınırsızca öğrencisine kullandırabilecek, anadilinde ve ücretsiz bir eğitim sunan; felsefe, sosyoloji, iletişim becerileri gibi derslere gereken değeri gösterecek bir eğitim modeli PISA sıralamasında üst sıralara tırmanmaktan çok toplumsal hayatı yaşanabilir bir seviyeye getireceği için önemlidir.

Eğitim ve çocuk yetiştirme yöntemlerindeki değişimler, toplumun radikal dönüşümüne katkıda bulunur. Bireyin bilincinin yapısını belirleyen onun toplumsal dünyası ve çevresidir. Şuan ki eğitim dünyamız bir insan kaynakları departmanı gibi işliyor toplumun temel sorunlarına çözüm bulmak yerine yetiştirdiği lumpen ve apolitik bireylerle sorunun kendisi olmaya devam ediyor.

(Marksist org)

Share.

About Author

Comments are closed.